Açıklık ve Seçiklik

Modem Çağ’ın başlangıcında bilginin yepyeni ölçütlerle yeniden kurulması, felsefenin başlıca konusu olmak durumundaydı. Gelişen bilimin Orta Çağ felsefesinin yan dinsel öğretilerini yıkması bu sonucu doğurmuştu. Aynı bağlamda Pyrrhoncu kuşkuculuk da etkili olmaktaydı. Orta Çağ dogmasına uygulandığında ayakta sav bırakmayan kuşkucu uslamlamaların yıkamayacakları yepyeni bir bilgi dizgesi kurmak gerekiyordu. Bilginin ilk koşulu, bilgi olduğu söylenen inancın doğruluğudur. Kuşku ise, bir inancın doğruluk ya da yanlışlığının kesinlik kazanmamasıdır. Bu nedenle kuşku bulunduğu yerde bilgiden söz edilemez. Dolayısıyla Modem Çağ’ın başındaki filozofların bilgiyi sağlam temeller üzerine yeniden kurmak amaçlarının başarısı, bilgi olduğu söylenecek inançlar için bir kesinlik ölçütü bulabilmelerine bağlıydı.

17.yy’da modem felsefenin ilk büyük bilgi kuramını ortaya atan Descartes, kesinlik, dolayısıyla doğruluk ve bilgi için “açık ve seçik ” olmak ölçütünü kullanmıştır. Ona göre usun bilgiye ulaşması için uyması gereken ilk kural “kuşkuya olanak bırakmayacak ölçüde açık ve seçik olmayan hiçbir inancın kabul edilmemesi”dir.

Descartes açıklık ve seçiklikten, her şeyden önce, usa uygun ve kabul edilir olmayı anlıyordu. Bu anlamda usa uygun gelmek ya yanlışlığı çelişkiye düşürecek durumda “apaçık doğru ” olmak ya da böyle doğrulardan, tümdengelimle çıkarsa-nan kesin bir önerme niteliği taşımaktır. Örneğin Descartes için bütün bildiklerinden kuşku duyan birinin kuşku duyuyor olduğu açık ve seçik, yani kesin, dolayısıyla da doğru bir önermedir. Kuşku duyan biri kuşku duyduğundan da kuşkulunsa bile, yine kuşku duyuyor olacak, bunu yadsımak ise çelişki doğuracaktır. Şimdi, kuşku duyanın kuşku duyuyor olduğu nasıl açık seçik ise, kuşku duyanın düşünen bir varlık olarak varolduğu da açık ve seçiktir. Çünkü kuşku duyanın düşünüyor olması zorunludur, düşünmeden kuşku duyulamaz. Düşünebilmek ise, düşünen bir varlık olarak varolmayı gerektirir. Descartes için ünlü “cogito ergo sum-düşünüyorum, öyleyse varım” usavurması-nın sonucu olan “varım”, açık seçik bir önerme ya da inanca örnektir. Doğruluğu kesin olan bu önerme bir bilgidir ve bütün öbür bilgileri üzerine kuracağımız ilk temeldir. Descartes’m Tann’nın varlığını kanıtlama çabası da yine apaçık doğrulan öncül alan bir uslamlamanın sonucu olarak açık ve seçik bir inanç elde etmeye dayanır.

Rasyonalistlerin apaçık doğru olduğunu düşündükleri kimi inançlann gerçekte, değillemesi çelişki doğuran önermeler olmak yerine düpedüz dogmalar olduklan da görülmüştür. Örneğin, Spinoza için “birbiriyle hiçbir ilişkisi olmayan iki şeyden biri öbürüne neden olamaz” önermesi açık ve seçik bir doğru idi. Bunda hemen bütün 17.yy filozofları da kendisine katılıyordu. Oysa, yukandaki önermenin açık ve seçik olmak bir yana, doğru da olmadığı,

18.yy’da Hume tarafından ortaya konmuştur. Tümdengelimsel bir usavurmamn sonucu, eğer geçerli ise, öncüllerin doğru olması koşuluna bağlı olarak zorunlu biçimde doğrudur. Açık ve seçik doğruluk bu anlamda bilgiye temel sağlayabilir. Ancak uslamlamanın öncüllerinin doğruluğunun temellendirilmesi buradaki asıl önemli noktadır ve “usa açık ve seçik görünmek” ya da “doğruluğu apaçık durmak ”, öznel ölçütler olarak bugün için artık doğruluğa güvenilir temel sayılmamaktadır. Doğruluğu bu anlamda gerçekten kesin olan önermeler, değillemeleri çelişki doğuranlardır. 20.yy felsefesindeki yaygın kanı böyle önermelerin analitik olduğu, yani bilgi vermedikleridir. Eğer bu kam doğru ise, Descartes ve rasyonalistlerin amaçladıkları açık ve seçik önermeler, analitik olmak nedeniyle bilgiye kaynak olamazlar. Bir başka deyişle, bilginin kaynağı, gene rasyonalistlerin hiç güvenmedikleri algı önermelerinden başkası değildir. Bu nedenle de bilginin temel sorunu, algı önermelerinin kesinliklerini saptayan ölçütler aramaktır.

Türk ve Dünya Ünlüleri Ansiklopedisi

Özel Arama Motoru
- Design by Filozof.net