Filozof.net

Mevlevilik Tarikatı Nedir Hakkında Bilgi Kısa Bilgi

Mevlevilik

Mevlâna Celâleddin-i Rumî'nin vefatından sonra (1273), onun adına kurulmuş bulunan tarikat.

Mevleviliğe başlangıçta Celâlî tarikatı da denildiği kaynaklarda zikredilir. Mevlevîliğin esası Melâmetîliğe dayanır, Celâleddin-i Rumi önce, babası Bahaeddin Veled ve onun halifesi Seyyid Burhaneddin vasıtasıyla Muhakkik-i Tirmizi'den melâmet neş'esini öğrenmiş, daha sonra hayatında büyük bir değişiklik yapacak olan Şems-i Tebrizi sayesinde de melâmetîliği iyi tecrübe edecek hale gelmiştir. Hz. Mevlânâ'nın hayatı tetkik edildiğindiğinde, bu yolun doğrudan doğruya ilâhı aşk ve cezbe yolundan başka bir şey olmadığı görülür.

Mevlevîliğe girmek isteyen kimsenin önce ailesi, ecdadı araştırılır, temiz olduğu ve çoluk-çocuk sahibi olmadığı, kalıcı bir hastalığı bulunmadığı anlaşıldıktan sonra kabul edilirdi. Tâlip, önce üç gün mutfakta saka postunda oturtulur, on sekiz gün de üstündeki elbise ile tekkeye hizmet ettirilirdi. Daha sonra yine üç gün tarikat ve çilenin zorluğu kendisine anlatılır ve caydırılmağa çalışılırdı. Bu üç gün içinde tâlibin tavır ve hareketleri dikkatle incelenir, sonra hizmet verilir, ilerledikçe başka hizmetlere gönderilirdi. Daha sonra bin bir gün sürecek asıl hizmet dönemi, yani "çile" başlardı. Can adı verilen dervişin bu çile müddeti içinde verilen bütün hizmetleri yapması; ayrıca hücresinde yalnız kaldığı zaman ibadet etmesi, zikir, evrâd-ı şerife ve Kur'ân okuması ve riyazetle meşgul olması gerekirdi. Çileyi dolduran Çan'a hücre sahibi derviş veya dede denirdi. Bundan sonra şeyhilk makamı gelirdi. Şeyhler pîr makamını işgal ederler ve Mevlevîliği temsil yetkisine sahihtirler. Dedelerden, şeyhlerden, hatta muhiblerden ileri gelenlere bir Mevlevî halifesi tarafından hilâfet verilir ve boş bulunan bir tekkeye şeyh tayin edilirdi. Mevlevîlikte hilâfet mânevî bir makamdır.

13. asrın son yarısı ile bütün 14. asır boyunca Anadolu'da büyük bir önem kazanan Mevlevîlik, Hz. Mevlânâ'nın Farsça olarak kaleme aldığı Mesnevi (bk. Mesnevi)'si sayesinde bütün Osmanlı sınırları içinde yayıldığı gibi, Farsça konuşulan bütün İslâm ülkelerinde de yayılmıştır. Daha fazla büyük şehirler ve münevver zümre arasında yayılan Mevlevîlik sayesinde Farsça da bir nevi aydın dili olarak kabul edilmiştir. Osmanlı sarayınca da benimsenen Mevlevîlik, bilhassa padişah III.Selim'in tarikata bizzat intasabından ve semâ âyinlerine katılmasından sonra, daha büyük bir itibar kazanmıştır.