Filozof.net

Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Kimdir, Hayatı, Eserleri, Hakkında Bilgi

Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır (1878-1942) Hak Dini Kur'an Dili adlı tefsiriyle tanınan son devir din âlimlerinden.

Antalya'nın Elmalı ilçesinde doğdu. As­len Burdur'un Gölhisar ilçesine bağlı Yazır köyünden olan babası Nûman Efen­di Elmalı Şer'iyye Mahkemesi'nde baş­kâtipti. Dedeleri Mehmed, Bekir, Hasan ve Bedreddin efendiler ilmiye sınıfına mensuptu. Annesi Fatma Hanım Sarlar-lı Mehmed Efendi'nin kızıdır. İlk ve orta öğreniminin yanı sıra hafızlığını Elmalı'­da tamamlayan Muhammed Hamdi, tah­siline devam etmek üzere dayısı Mus­tafa Efendi ile birlikte İstanbul'a gitti ve Küçük Ayasofya Medresesi'ne yerleşti (1895). Beyazıt Camii'ndeki derslerine devam ettiği Kayserili Mahmud Hamdi Efendi'den icazet aldı. Bundan sonra ho­cası Büyük Hamdi, kendisi de Küçük Hamdi diye anılmaya başlandı; yazıla­rında da bu imzayı kullandı. Soyadı ka­nunu çıkınca babasının köyünün ismini (Yazır) soyadı olarak aldıysa da daha çok doğum yerine nisbetle Elmalılı diye meş­hur oldu. Tahsili esnasında Bakkal Arif Efendi ile Sami Efendi'nin hat dersleri­ne devam ederek onlardan da icazet al­dı. 1904 yılında girdiği ruûs imtihanını kazandı. Bu sırada devam ettiği Mekteb-i Nüvvâb'ı birincilikle bitirdi. Bir ta­raftan da kendi gayretiyle edebiyat, fel­sefe ve mûsiki öğrendi. Ülkeyi çağdaş ilim ve medeniyet seviyesine ulaştırma­ya vesile olabileceği ümidiyle meşruti­yet idaresini hararetle savunmaya baş­ladı ve bu görüşü temsil eden İttihat ve Terakkî Cemiyeti'nin ilmiye şubesine üye oldu. Avrupaî tarzda bir meşrutiyet ye­rine şeriata uygun bir meşrutiyet mo­deli geliştirmek için çalışmalar yaptı. Be­yazıt Medresesi'nde iki yıl süren dersiâmlık görevinde^sonra II. Meşrutiyetin ilk meclisine Antalya-.mebusu olarak gir­di. İl. Abdülhamid'in tatman indirilmesine rızâ göstermeyen fem^emini Nuri Efendi'yi ikna edip fetva müsveddesini yazmak suretiyle bu konuda etto bir rol oynadı. Daha sonra Seyhülislâmlık Mektûbî Kalemi'nde görev aldı. Mekteb-î Nüvvâb ve Mekteb-i Kudâfta fıkıh, Med-resetü'l-mütehassısîn'de usûl-i fıkıh, Sü-leymaniye Medresesi'nde mantık, Mül­kiye Mektebi'nde vakıf hukuku dersleri okuttu. 1915-1917 yıllarında huzur ders­lerine muhatap olarak katıldı. 1918'de şeyhülislâmlık bünyesinde kurulan Dârü'l - hikmeti'l- İslâmiyye âzalığına, bir müddet sonra da bu müessesenin reis­liğine tayin edildi. İsrarlı teklifler üzeri­ne Damad Ferid Paşa'nın birinci ve ikin­ci hükümetlerinde Evkaf nâzın olarak görev yaptı. Bu görevde iken ikinci rüt­beden Osmanlı nişanı ile ödüllendirildi. 15 Eylül 1919'da ayan heyeti üyeliğine tayin edildi; ilmî rütbesi de Süleymani-ye Medresesi müderrisliğine yükseltildi. Cumhuriyet'in ilânı üzerine memuriyet yaptığı kurumlar lağvedilince açıkta kal­dı. Millî Mücadele sırasında İstanbul hükümetlerinde görev yaptığı için İstiklâl Mahkemesi'nce gıyabında idama mah­kûm edilmesi üzerine Fatih'teki evinden alınarak Ankara'ya götürüldü ve kırk gün tutuklu kaldı. Mahkeme sonunda muh­temelen İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne üye olması sebebiyle suçsuz bulunarak serbest bırakılınca İstanbul'a döndü. Bundan sonra camiye gitme dışında evin­den hiç çıkmadı. Bir geliri olmadığından maddî sıkıntı çektiği bu dönemde Metâ-iib ve Mezâhib adlı tercüme eserini ta­mamladı. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde Türkçe bir tefsir hazırlatılması kararı alınınca Diyanet İşleri Reisliği bu işi kendisine teklif etti. Elmalılı teklifi ka­bul ederek tefsiri yazmaya başladı; Hak Dini Kur'an Dili adını verdiği eserini ve­fatından önce bitirmeye muvaffak oldu. 27 Mayıs 1942'de, uzun müddet müp­telâ olduğu kalp yetmezliğinden Eren­köy'de damadının evinde vefat etti ve Sahrayıcedid Mezarlığı'na defnedildi.

Çağdaşları arasında benzerine az rast­lanan geniş kültürlü mütefekkir bir din âlimi olan Elmalılı Muhammed Hamdi aynı zamanda sanatçı bir kişiliğe sahip­ti. Türkçe, Arapça ve Farsça şiirler yaz­masına rağmen edebî yönüyle pek ta­nınmamıştır. Eserlerinde kullandığı dil üzerinde yapılan incelemelerden anlaşıl­dığına göre Elmalılı yazılarında genellik­le sade Türkçe kelimeleri tercih etmiş, ancak Türk dilinin öz malı haline gelen Arapça, Farsça ve Batı kaynaklı kelime­leri de ihmal etmemiştir. İlmî ve dinî ko­nulara ilişkin yazılarında ise oldukça ağır ve ağdalı bir üslûp kullanmış, yer yer se­çili cümleler kurmuş, mantık örgüsü sağ­lam uzun cümleler kullanmakta başarılı olmuştur.

Mûsikiye de âşinâ olan Elmalılı'nın sa­natçı kişiliği daha çok hattatlığında or­taya çıkar. Sülüs, nesih, talik ve celî tü­ründe çeşitli levhalar yazmıştır. Çoğu to­runlarına ait koleksiyonlarda  bulunan hatlarında arayış psikolojisinin hâkim karakter haline geldiği kabul edilir. Mu­hammed Hamdi rik'a ve icazet hattında da başarılı görülmüş, böylece son dev­rin seçkin hattatları arasında sayılmış­tır.

İlmî Şahsiyeti. Elmalılı, İslâm ümmeti­nin içtimaî vicdanını kaybetmesinin bü­yük felâketlere sebep olacağını, müslü-manları Avrupalılaştırmanın bir hata ol­duğunu ve kurtuluşun Avrupa'yı içimiz­de eritip kendi değerlerimizi korumakla mümkün olabileceğini yazılarında ısrar­la belirtmiştir. Ona göre Batı'nın değer­lerinden değil İlminden faydalanmak ge­rekir. Çünkü insanlar ancak İslâmî esas­lara bağlı kalmakla mutlu olabilirler. Esa­sen insanlık kendi türünü devam etti­rebilmek için bir gün mutlaka İslâmiyet'i benimsemeye mecbur kalacak ve gele­cekte İslâm dini daha iyi anlaşılıp uygu­lanacaktır. Muhammed Hamdi, İslâmî ilimlerdeki derin vukufunun yanı sıra fel­sefî düşünce ve pozitif ilimler alanında da sağlam bir anlayışa sahipti. Nitekim dinî endişelerle pozitif ilimlerin önüne engel konulmaması gerektiğini kuvvetle savunmuştur. Dini, kendi arzularıyla iyilik yapacak ve kemale erecek insanlar yetiştiren bir eği­tim müessesesi veya insanları kendi is­tekleriyle tabiatta gözlenen zorunluluk ve baskıların üstüne yükseltecek olan bir hürriyet yolu olarak görür.

Elmalılı'ya asıl ününü kazandıran ese­ri Hak Dini Kur'an Dili adlı meşhur tef­siridir. Ona göre Kur'ân-ı Kerîm hiçbir dile hakkıyla tercüme edilemez. İhtiva ettiği mânaları keşfetmek çok zor olmak­la birlikte Kur'an'ı tefsir edebilmek için kelimelerin gerçek anlamını belirlemek, lafız ve mâna bakımından ilişkili olan ke­limeler arasında bağlantı kurmak, lafız­ların yer aldığı metnin genel kompozis­yonunu dikkate almak ve neticede kas­tedilen asıl mâna ile tâli mânaları ayırt etmek gerekir. Eski ve yeni ilmî teorilerin hepsi doğru veya yanlış addedilmemeli, Kur'an tefsirini, bir za­man için geçerli görülen belli ilmî ve fel­sefî görüşlerin sınırlarına çekerek fikir­leri ve vicdanları daraltmamalıdır. Tef­sirde hem rivayet hem dirayet metodu­nu kullanan Elmalılı İbn Cerîr et-Taberî, Zemahşerî, Râgıb el-İsfahânî, Fahred-din er-Râzî, Ebû Hayyân el-Endelüsî. Şe-hâbeddin Mahmûd el-Âlûsî gibi belli baş­lı müfessirlerin eserlerinden geniş öl­çüde faydalanmış, tasavvufî konularda Muhyiddin İbnü'l-Arabî'nin kitaplarından alıntılar yaparak fikirlerini bazan tasvip etmiş bazan eleştirmiş, fıkhı ko­nularda genellikle Hanefî kaynakları ile yetinmiştir. Kur'an'ı tefsir ederken dö­neminin tartışma konularına da yer ve­rip bunlardan Kur'an'a uygun olan gö­rüşleri belirlemeye çalışmıştır. Aklî bir zaruret olmadıkça âyetleri mutlaka za­hirî mânada anlamayı gerekli görmüş, Muhammed Abduh'un, Fîl sûresini tef­sir ederken ebabil kuşlarının Ebrehe or­dusuna attığı taşların kızamık veya çi­çek mikrobu taşımış olabileceğini ileri sürmesi örneğinde olduğu gibi zorlama te'villeri Kur'an'ı tahrif olarak kabul et­miştir. Elma­lılı ilmî tefsir tarzına da önem vererek çiçeklerin rüzgâr vasıtasıyla aşılanma­sından söz eden âyetin çiçeklerin de erkek ve dişilerinin bulunduğuna işaret ettiğini belirtmiş, bu tür bilgileri Kur'an'ın ilâhî menşeli bir kitap olduğunu kanıtlayan mucizeler saymıştır. Hak Dini Kur'an Dili'nin umumiyetle geleneksel tefsir çizgisinde yer aldığı kabul edilmekle birlikte Hz. îsâ'nın babasız olarak dünyaya gelişini, monomer (bir analı) bir hücre­den teşekkül etmiş olabileceği şeklinde açıklayan yorumunda olduğu gibi çağdaş İlmî verilerden hareket­le Kur'an'a yeni yorumlar getiren Mu­hammed Hamdi'nin önceki âlimlerin ba­zı âyetlere verdiği mânaları isabetsiz bu­larak onlara yeni anlamlar vermesi onun orijinal tefsir yapabilen bir âlim olduğu­nu kanıtlar mahiyettedir, fıkıh ve usûl-İ fıkıh sahasında derin vukuf sahibi idi. Ona göre delillerini ve illetlerini anlamadan hükümleri ezberleyip nakletmek fıkıh bilmek demek değildir. Fıkıh bilmenin en aşağı mertebesi "mansûs bir illetin tatbikinden ibaret bir tahkik'tir. Müs­lümanlar meselelerini çözmek için mu­cize beklememeli, bunları yetiştirecekle­ri âlimlerin yapacakları ictihadlarla hal­letmelidirler. Müslümanların İslâmî esas­lara dayanmayan kanunlara boyun eğ­mesi zor olduğundan ihtiyaç duyulan ka­nunî düzenlemeler mutlaka İslâm hu­kuk felsefesine göre hazırlanmalı, bu­nun için uzmanlardan oluşan bir ilim he­yeti oluşturulmalı, bu heyet öncelikle Ha­nefî fıkhından başlayıp cem" ve te'lîf yap­malı, kanun haline dönüştürülmeye uy­gun hükümler hangi mezhebe ait olursa olsun alınmalı, hiçbir mezhepte hük­mü bulunmayan meselelerde ise Avru­pa kanunlarından aktarmalar yapmak yerine usûl-i fıkıh esasları çerçevesinde ictihadlar yapılmalıdır. Bu şekilde bütün medeniyetlerin takdir edeceği kanunla­rın hazırlanması mümkündür. Bu ame­liye mezheplerin telfîki olarak da anla­şılmamalıdır. Zira burada bir meselede İki mezhebe göre amel etmek söz ko­nusu değildir. Hanefî usûl-i fıkıh ekolüne bağlı olan Elmalılı'ya göre icmaa dayalı meselelerin esasını teşkil eden şûra müzakereleri ashap devrinden sonra Kur'an'ın konu­ya atfettiği öneme uygun şekilde geliş­tirilmemiştir. Her ne kadar bir kişinin şâz görüşlerle amel etmesi caizse de icmâl hususlarda ittifak noktaları araş­tırılmadan şâz görüşlerin dikkate alın­ması tevhid şiarına aykırıdır. Naslardaki hükümlerin değişme­si mümkün değildir. Zira bu nevi hüküm­ler insanların değişmeyen özellikleriyle ilgilidir. İçtihada dayanan hükümler ise zamana ve fertlere göre değişebilir. Hüküm koymakta kıyasın kullanılmasını Kur'an'ın bir emri olarak gören Elmalılı'nın seferle ilgili görüşleri dikkat çeki­cidir. Ona göre yolculuk sırasında namaz­ların kısaltılmasından maksat rek'at sa­yısını azaltmak değildir. Çünkü İlgili âye­te bu şekilde verilecek bir mâna akşam ve sabah namazları için geçerli olmaz. Şu halde namazları kısaltmaktan mak­sat, "kıyam" yerine "kuûd" veya "rükûb" (binekli). rükû ve sücûd yerine de ima ile iktifa ederek namazın keyfiyetinde kı­saltma yapılması olmalıdır. Tren gibi vasıtalarla üç günden az bir sûre yolculuk yapanlara seferî ruhsatı verilemez. Çünkü yolculuk için kullanı­lan nakil vasıtası kendi yolu ve kendi hı­zıyla nazarı itibara alınır. Yolculuk süre­si ise asgari üç gündür. İki gün yaya yolculuk yapan kimseye sefer ruhsatı veri­lemezken bir gün, hatta yarım gün yolculuk yapan tren yolcusuna sefer ruh­satı tanımak şeriata aykırıdır ve dolayı­sıyla günahtır. Bu görüşünden dolayı dö­nemin Diyanet İşleri Reisi Ahmed Hamdi Akseki tarafından tenkit edilen Elmalılı fikrinde ısrar ederek karşı görüşleri eleş­tirmiştir.

Muhammed Hamdi tasavvufla da ilgi­lenmiştir. Tefsirini hazırlarken vahdet-i vücûd konusunda yer yer tenkit ettiği İbnü'l-ArabFden bol miktarda iktibaslar yapması ve zaman zaman sûff meşrepli bir üslûp kullanması tasavvuf! temayü­lünün işaretleri sayılmalıdır. Ayrıca onun Şâbâniyye tarikatına mensup olduğu da söylenir. Elmalılı'ya göre insanın ferdî ve içtimaî hayatına ait hazlarını ve fıtrî ihtiyaçlarını akamete uğratacak bir ha­yat tarzı, başka bir ifadeyle insanı be­şerî ve cismanî bütün özelliklerinden ayı­rıp onu sırf ruhanî bir varlık gibi yaşat­ma eğilimi İslâm'da makbul sayılmamış­tır. Zühd ve takvanın mânası nefse ezi­yet etmek değil onu itidal çizgisine çek­mektir. "Her mevcut Allah'tır" demek şirktir. Bunun­la birlikte, "Allah'tan başka mevcut yok­tur" tarzında özetlenen vahdet-i vücûd nazariyesini Allah'ı yegâne vâcibü' I -vü­cûd, mâsivâyı da ona bağlı olan mümkin ve izafî varlıklar şeklinde anlamakta sa­kınca yoktur. Keşfe mazhar olan havas mârifetullah konusunda ileri merhalele­re ulaşabilir. Ancak bunların görüşleri vahiy gibi telakki edilmemeli, zahir ule­mâsının her söylediği de mutlaka doğ­ru görülmemelidir. "Hakîkat-i Muham-mediyye"nin zuhuru bütün hilkatin ga­yesidir.

Üç dört yıl aralıksız felsefe ile meşgul olan Muhammed Hamdi, Batılı bazı ya­zarların mantık ve felsefe kitaplarını ter­cüme etmek, pozitivizm, materyalizm ve tekâmül nazariyesi başta olmak üzere çeşitli felsefî sistemleri eleştirmek su­retiyle felsefede de söz sahibi bir âlim olduğunu göstermiştir. Bilgiler arasın­daki ilişkileri düzenleyerek mutlak sen­teze varmayı önemli gören Elmalılı, di­ğer mütefekkir ve âlimlerden bağımsız olarak düşünebilmesi ve onları yer yer eleştirerek farklı görüşler ortaya koyma­sı açısından müslümanların tefekkür ha­yatının canlanmasına katkıda bulunmuş­tur. Elmalılı varlık şuurundan insanın açık seçik bilgisine, oradan da Allah'ın varlığına ve idealist bir âlem anlayışına ulaşabilmiş, nübüvvet konusunu felsefî problemler arasına alarak felsefe - din kavgasına köklü bir çözüm getirmeye ça­lışmıştır. Ona göre mutlak olarak dinle çatışan filozoflar gerçeğe ulaştıkların­dan değil gerçeği kavrayamadıklarından bu tavır içine girmişlerdir. Gözlem ve deneycilikte bir taassup olan pozitivizm gerçekte fikrî taassuba kapılmış ve du­yu ötesini İnkâr etmek suretiyle aklın il­kelerine, hatta tecrübî verilere aykırı düş­müştür. Zira hiçbir aklî ilkeye veya de­neye göre "tecrübe sınırlarının ötesi yok­tur" denemez; aksine bütün deneylerin verileri bize gözlemle deneyin ötesinde bilemediğimiz bazı gerçeklerin bulun­duğunu öğretir. Mukaddesatı ortadan kaldırmak isteyen ve sonunda kendi vic­danında mahkûm olarak putperestliğe yakın bir inanca sığınma ihtiyacını du­yan Auguste Comte, "üç hal kanunu" te­orisini ileri sürerek önce Allah'ın varlığı­na ilişkin bilginin kendi fıtratında bulun­duğunu itiraf etmişse de daha sonra bu selim yaratılışının sürekli olarak bozul­duğunu ilân etmiş oldu. Ancak Comte kendisindeki değişikliğin bütün insan­larda da mevcut olduğu vehmine kapıl­mıştır. Elmalılı'ya göre gerçeği kavramak için akıl tek başına yeterli değildir, onun da öte­sinde iman alanı vardır. Akıl bu alanın gerçekliğini kavrayıp doğrulayabilir. Ger­çekliğin bütününü felsefî tefekkürüne konu edinen Elmalılı tekâmül nazariye­sinin tutarlı olmadığını söyler. Zira canlı varlıkların meydana geliş biçimlerini or­taya koyarken spekülasyon yerine göz­lem ve deneye dayanmak gerekir. Ancak hiçbir gözlem ve deney, tekâmül naza­riyesinde iddia edildiği gibi bir canlı tü­rünün başka bir canlı türünden meydana geldiğini göstermemiş, aksine her can­lının kendi türünden bir canlıdan doğ­duğunu kanıtlamıştır. Bundan dolayı in­sanların maymunlardan türediği iddia­sının kesinlikle ilmî değeri yoktur. Esa­sen insanla maymun arasındaki gerçek fark kıl ve kuyruk farkı değil akıl, man­tık ve ahlâk farkıdır. Bütün hüneri tak­lit içgüdüsünden ibaret olan maymun, önünde günlerce ateş yakılsa ve kendi­sine ateş karşısında ısınma eğitimi ve­rilse bile tek başına terkedildiği soğuk bir ortamda önündeki kibritle ateş ya­kıp ısınmayı düşünme mantığını yaka­layamaz, aklın ürünü olan ahlâkî davra­nışları ise hiçbir zaman gösteremez. Ontolojik delile yönelttiği ten­kitlerden ötürü Kant'ı da eleştiren El­malılı,  onun vâcibü'l-vücûd  kavramını tahlil ederken hataya düştüğünü söyler. Elmalılı, gerçeği veya doğru olanı değil sadece faydalı olanı bulmayı amaçlayan pragmatizme de ciddi eleş­tiriler yöneltmiştir.

Kelâmî Görüşleri

İtikadî konuları des­teklemek maksadıyla felsefeye yönelen Elmalılı aynı zamanda yeni devrin önemli bir kelâm âlimidir. Her ne kadar kelâm ilmine dair müstakil bir eseri yoksa da tefsirinde kelâmı problemlere büyük bir yer ayırmış ve hemen hemen hepsine çö­zümler getirmeye çalışmıştır. Ona göre bir din felsefesi sayılması gereken ke­lâm İlmi İslâm felsefesinin asıl temsilci­sidir ve varlık problemiyle mârifetullah bahsinde büsbütün ayrıldığı Stoacılar'a benzer bir yaklaşım içindedir. Bilgi prob­leminde İse kelâm ekollerini îkânî (dog­matik) ve tedrîbî (tecrübeci) olmak üze­re iki gruba ayırır. Ehl-i sünnete bağlı olan Elmalılı, İslâm akaidine aykırı bütün akımları ta­kip ederek bunlar karşısında yeni delil­ler geliştirmiş, Vehhâbîlik gibi yeni or­taya çıkan bazı mezhepleri de tenkit et­miştir.

1- Bilgi Problemi. Cevheri ruhta bulu­nan, ışığı ise beyinde zuhur eden bir nur yani ruhî bir meleke olan akıl bilginin mucidi olmayıp onu keşf ve idrak eden bir alettir. Akıl soyut tefekkürle değil realiteden aldığı malzemeye dayanarak düşünür ve duyuların ötesinde bulunan bazı gerçekleri algılar. Aklın gerçeği bul­masına engel olan yegâne unsur duygu­dur. En büyük aklî imkânsızlık alâmeti de çelişkidir. Sebepten sonuca veya sonuçtan sebebe giderek varlığı açıklığa kavuşturma imkânına sahip olmakla bir­likte akıl mutlak gerçeğin bütün sınırla­rını çizemez, bundan dolayı da verdiği her hükümde gerçeği yakaladığı söyle­nemez. Nitekim aklın, asırlarca benim­semeye yanaşmadığı bir gerçeği kendi­siyle ilgili bir olayın müşahedesiyle he­men doğrulaması bu görüşü kanıtlayıcı mahiyettedir. Dinin haber verdiği husus­lardaki durumu aklın İlmî keşifler kar­şısındaki durumuna benzer. Bu sebeple dinin kesinlik derecesinde haber verdiği hususlar aklî imkânsızlık sahasına gir­mez. Bilginin meydana gelmesi zihnin haricî varlık ve olayları idrak etmesiyle gerçekleşmekte, ancak akıl bu olayın ma­hiyetini kavrayamama kta ve filozoflar-ca konuya getirilen açıklamalar da ye­terli görünmemektedir. Bu durumda zih­nin harici idrak etmesini Allah'ın varlığı­na bağlamak, sadece süjenin kendini ve objeyi idrak etmesini değil bütün ilmî keşiflere ilişkin bilgileri de insan kalbine şimşek gibi çakan ilâhî telkinlerin sonu­cu olarak kabul etmek gerekir. Geçmiş ve gelecek konusunda en önem­li kaynak nakildir. Duyular ise sadece şu anı tanıtmaya yarar. Nakilde genel tec­rübeye aykırı bilgiler bulunsa bile imkân­sızlığa götürmedikçe aklın bunları tas­dik etmekten başka çaresi yoktur. Zira naklen sabit olan bilgilerin doğruluğu­nu bilmek asırların geçmesine bağlı ola­bilir. Akıl Allah'ın varlığını ve birliğini bil­se de iman ve diğer hususlara dair yü­kümlülükler nakille yani vahiy ile vacip olur. İlham ve rüya yoluyla mutlak gayba dair bazı bilgiler sezilebilirse de bunların hiçbiri zan ve vehimden arınmış kesin bilgiler niteliğinde değildir.

2- Ulûhiyyet. Allah'ın varlığını kabul etmeden âlemin mevcudiyetine rasyo­nel bir açıklama getirmek imkânsızdır. Materyalizmin âleme bakışı bütünüyle irrasyonel bir yaklaşımdır ve tamamen felsefî bir çıkmazdır. Allah'ın varlığına ilişkin bilgi her insanda doğuştan var­dır. Bu bilgi benlik şuuruyla insanda ger­çekleşen, fakat açıkça hissedilmesi dik­kat etmeye veya uyarılmaya bağlı olan gizli bir bilgidir[439]. Allah'ın varlığını kanıtlamaya ilişkin istidlallerin insana kazandırdığı bilgiler bu fıtrî bil­ginin korunmasına yöneliktir. Çünkü in­sanın, "Ben benim, ben varım, benim dı-şımdaki varlıklar da vardır" deyip ken­disiyle kendi dışındaki varlıkların mevcudiyetini idrak edişini, yani süje ile obje­nin yekdiğerine intibak edip gerçek bir bilginin ortaya çıkışını sağlayan fail illet ancak Allah olabilir. Zihinle dış dünya arasındaki birleşmeyi ve ikisi arasında­ki isabetli ilişkiyi gerçekleştirip sonun­da "bu böyledir" diye gerçek bir hüküm verdiren fail illet "zihin" İle "hariç" ola­maz. Çünkü her ikisi de gerçeğin kendi­si olmadığı gibi aynı zamanda gerçeğe ait kemale sahip bulunmayan eksik var­lıklardır. Hangi açıdan bakılırsa bakılsın Hakk'ın dışındaki varlıkların hakka kıla­vuzluk edebileceklerini düşünmek çeliş­ki doğuracağından süje ile objenin ilişki kurmasını ve neticede inkâr edilemeye­cek şekilde gerçek bir bilginin meydana gelmesini sağlayan bir fail illet vardır, o da Allah'tır.

İnsan aklı, bütün ilimlerin esasını teş­kil eden illiyet kanununu uygun şekilde idrak edip mevcudata uygulamak suretiyle Allah'ın varlığına ulaşır. "Yoktan bir şey olmaz, mevcudun illeti ma'dûm ola­maz, hiçbir hadis muhdissiz meydana gelemez, yok olanı var eden fail illet yok­luktan ibaret bir 'lâşey' olamaz" tarzın­da ifade edilen illiyet ilkesi, hem ontolojik hem de epistemolojik açıdan Allah'ın varlığını kanıtlayan en önemli delildir. Duyulur âlemdeki varlıkların tedricî bir surette meydana gelmesi duyular öte­sinde kalanların da aynı sisteme bağlı olduğunu gösterir. Bu gerçekten hare­ketle âlemin kendi kendine değil mut­laka kendi dışında mevcut bir illetin te­siriyle yaratıldığını kabul etmek illiyet il­kesinin vazgeçilmez bir sonucudur. Zira bu ilkeye göre sebebin sonuçtan önce müstakillen var olması gerekir. Kuvve halinde bulunsun veya bulunmasın bir şeyin bilfiil var olabilmesi için onu fiilen icat edecek bir illete mutlaka ihtiyaç var­dır.

Kâinatta herkesi hayrete düşüren yük­sek bir sanatın yanı sıra değişik nitelikli canlı ve cansız varlıkların bulunuşu da ilim ve İrade sahibi olan bir yaratıcının mevcudiyetini gösterir. Âlemde tedrîcî olarak gerçekleşen mükemmel düzeni görüp de bunu sağlayan yüce mürebbi-nin varlığını sezmemek mümkün değil­dir. Nizam delili sadece ilim sıfatını de­ğil tabiatçılığı kökünden yıkan ilâhî ira­deyi de ispat etmektedir. Çünkü tabiat teorisinde hâkim olan unsur ittırattır, yani tek bir düzende ol­mak ve hiç değişikliğe uğramamaktır. Bu ise âlemde hiçbir çeşitlilik ve farklı­lığın bulunmamasını gerektirir. Halbuki evrende gerek âni gerekse tedricî bir tekâmül neticesinde çok zengin bir çe­şitlilik ve değişikliğin meydana geldiği bilinmektedir. Bunları tabiata isnat et­mek onun bizzat kendisini değiştirmesi anlamına gelir ki bu tabiat farzedilen şeyin aslında tabiat olmadığını itiraf et­mektir.

Âlem Allah'ın mâsivâsı, Allah da onun maverası olduğundan Allah âlemin için­de değil ondan aşkındır. Arşı zaman, akıl, ruhlar âlemi; kürsiyi de mülk ve salta­nat mânasında anlamak mümkünse de her ikisinin reel bir varlığı bulunmadığı­nı kabul etmek âyetlerin zahirine aykı­rı düşer. Bu sebeple mahiyetlerinin bili­nemeyeceğine inanmak daha isabetlidir. Zâtının haki­kati akıl tarafından kuşatılamayan Al­lah'ın birliği kâinat üzerindeki hüküm­ranlığı ile sabittir. Allah'tan başka tapacak gizli veya açık mâbud ve hükmüne uyulacak hakem tanımak şirktir. Her mü­min Allah'ın hükmünden başka hükme uyulmayacağına inanmakla yükümlüdür. Bir müslüman bu inancını hayatında uygulayamazsa itikadî açıdan mümin sa­yılsa da amelî bakımdan şirke düşmek­ten kurtulamaz. Büyükle­rini Allah'ı sever gibi sevmek ve onların ilâhî buyruklara aykırı olan emirlerine uymak suretiyle Allah'a isyan edenler şir­ke düşerler ki putperestliğin esası da bundan ibarettir, Allah'ın zâ­tı sıfatlarından meydana gelen bir ma­hiyet değildir, yani zâtı sıfatlarının ge­reği değil sıfatları zâtının gereğidir; bu sebeple fiillerinin çokluğu gibi sıfatları­nın çokluğu da zâtında bir tecezzi veya taaddüdü ifade etmez Naslarda Allah'a atfedilen "yed, vech, istiva" gibi sıfatlan mecazi bir mâ­na ile te'vil etmek teşbihin nefyi bakı­mından gerekli olmakla birlikte bunları beşer idrakinin üstünde kabul ederek tevakkuf etmek daha isabetli bir tutumdur.

3- Nübüvvet. "İnsanın bütün benliğini kuşatıp irade gücünü yok eden ve ken­di arzusu dışında salt ruhun kabiliyeti üzerinde ilâhî bir hitap olduğunu zorun­lu olarak telkin eden kesin bilgilere (va­hiy) mazhar olmak" şeklinde ifade edi­lebilen nübüvveti aklî temellere dayan­dırmak mümkündür. Her şeyden önce nübüvvet yüksek derecede gerçekleşen ruhî bir hadisedir. Farklı ruhî özelliklere sahip olmaları bakımından hayvanlar­dan ayrılan insanların zekâ ve akıl yü­rütme gücü gibi noktalarda farklı ye­tenekleri bulunduğu bir gerçektir. Bu husus, ruhî melekeleri üstün olan bazı insanların aynı tür içinde ayrı bir grup oluşturabildiklerini gösterir. Böylece pey­gamberlerin ilk yaratılışta, beşer türü içinde madde ötesi âlemle ilişki kuracak yüksek ruhî melekelere mazhar kılınmış bir grup teşkil etmeleri aklen mümkün­dür. Bundan dolayı onlar insanlarda bu­lunan normal ilim ve idrakin üstünde bir ilim ve tasarruf gücü ile temayüz etmiş olabilirler. Peygamberlerin ilâhî bir "ıstı-fâ" ile mazhar oldukları bu üstün yara­tılışa her insanın sahip olmaması veya onların yaşadığı ruhî tecrübelerin her­keste gerçekleşmemesi sebebiyle nü­büvveti gayri mâkul görüp İnkâr etmek mantıklı değildir. Kaldı ki peygamberler mucize göstermek suretiyle de nübüvvetlerinin delilini ortaya koymuşlardır. Bizzat müşahede etmeyenlerce de bu nevi olayların tasdik edilmesi gerekir. Zira bunların hiçbiri aklen imkânsız de­ğildir. Mucizeler nadiren vuku bulduğu veya düzenli tabiat olaylarına aykırı ol­duğu gerekçesiyle akıl tarafından in­kâr edilemez. Çünkü akıl mucizeyi ta­biat olaylarına kıyas ederek değil imkâ­nını inceleyerek değerlendirmelidir. Var­lık ve olaylar hakkındaki bilgimizin cüzi, eksik ve izafî olduğu da dikkate alınırsa her şeye gücü yeten Allah'ın kudretiyle meydana gelen mucizelerin mümkün ol­duğunu kabul etmek gerekir.

4- Ahiret. Kıyamet alâmetlerinden ka­bul edilen Ye'cûc ve Me'cûc aslı nesebi belirsiz, din ve millet tanımaz bir top­luluk demektir. Deccâl ise Hıristiyanlık taklidi altında ulûhiyyet iddiasıyla orta­ya çıkacak bir yalancı olmalıdır. Nitekim Hz. îsâ'nın nüzûlüyle Öldürüleceğine iliş­kin rivayetler bunu teyit etmektedir. Hz. îsâ ile ilgili âyette geçen "teveffî" keli­mesine "ruhu kabzetmek'ten başka bir mâna vermek caiz değilse de îsâ'nın öl­mediği ve kıyametten önce döneceğini haber veren hadisler karşısında söz ko­nusu kelime zahirine aykırı bir mâna İle te'vil edilmelidir. Buna göre îsâ'nın refi şöyle yorumlanabilir: Mesîh îsâ'nın ru­hu henüz kabzedilmemiş, Ketime (îsâ) henüz Allah'a dönmemiştir, onun dünya­da göreceği işler vardır. Cismi Allah'a, ruhu manevî göğe yükseltilmiştir. Her peygamberin ruhanî eceli ümmetinin ece­lidir; onun ümmetinin eceli ise henüz gelmemiş olup rûh-ı Muhammedî'nin maiyetine girmiştir. İslâm ümmetinin sı­kıntıya düştüğü bir zamanda Hz. isa'nın ruhu ortaya çıkıp onlara hizmet edecek ve daha sonra vefat edecektir.

Âhirete ait inançlar tarihî olaylar gibi nakille bilinir. Bunlar akıl dışı değil akıl üstü olmakla birlikte imkân dahilinde­dir. Allah'ın uyuyan insanları her sabah diriltmesi, yıpranıp ölen hücreleri ve her gece kesintiye uğrayan idrakleri "iâde-i emsal" sistemi içinde yenileyerek aynı hayatı devam ettirmesi ölümden sonra dirilişi fiilen gösterdiği gibi ruhun sürekliliğini de is­pat eder.

İnsanın varlıkla olan alâkası ölümle birlikte kesilmemekte, başka bir âleme intikal etmektedir. Ölüm anında bedeni terkeden ruh berzah âlemine geçer ve duyularla idrak edilememekle beraber gerçek anlamda hayatını sürdürür. İn­sanların Allah'a döneceklerini belirten âyetle(Bakara 2/156), bedenden ay­rıldıktan sonra nice müddet varlığını sür­dürecek olan ruhun da kıyamet koptuğu gün fena bulacağını ve Allah'tan başka her şeyin helak olacağını bildiren âyette(Kasas 28/88) insanların zatî (ruhî) yok oluşunun gerçekleşeceğine ve sadece Al­lah nezdinde bilinen hakikatlerinin yok olmayacağına işaret vardır. Buna göre in­sanların ruhları, kıyamet koptuktan son­ra dirilişe kadar geçen süre içinde yalnız Allah'ın ilminde mevcut kalır, daha son­ra da yeni dirilişlere mazhar olur.

Kâfirlerin Allah'ı inkâr edip emirlerine itaatsizlik göstermeleri ebedî bir kötü­lük olduğundan onların ilâhî rahmetten ebedî olarak uzak kalmaları gerekir. Al­lah'ın rahmetinin gazabını geçtiği dü­şüncesine dayanarak kalplerinde zerre kadar iman bulunmayan ve kötülükleri kendilerini kuşatmış olan kâfirlerin ce­hennemde ebedî azapta kalmayacakla­rını söylemek ilâhî adaleti inkâr etmek­tir. Ayrıca affı gördükçe şımaran ve kö­tülüğü bir karakter haline getirenleri af­fetmek de bir serdir. Bu ise bütün ha­yırların kaynağı olan Allah hakkında muhaldir.

5- İman-Küfür Meselesi. İman kalbin ve dilin fiillerinden ibaret iki unsurdan te­şekkül etmekle birlikte her ikisi aynı se­viyede birer aslî unsur değildir. Kalbin fiili olan tasdik yükümlülüğü hiçbir ma­zeretle insanın sorumluluk alanından çık­mazken dilin ikrarı, basKı altında kalın­dığı takdirde imanın gerçekleşmesi için aranan bir şart olmaktan çıkar. Allah'a gerçekten iman etmek zâtına ve sıfat­larına, gönderdiği vahiylere ve koyduğu hükümlere O'nun muradına uygun ola­rak inanmakla mümkün olur. Kur'ân-ı Kerîm'de Ehl-i kitaba, kendi vahiylerini de tasdik edici olan son vahye inanma­ları emredildiğinden kurtuluşa ermeleri için onların da iman etmesi gerekir. Allah'ın haram kıldığını helâl, helâl kıldığını haram telakki edenler ve kim­den gelirse gelsin ilâhî emirlere aykırılı­ğı apaçık olan ilkelere itaat etmeyi caiz görenler tekfir edilir. Kur'an'da icmâlî olarak geçen bir âyeti ilmî esaslara uy­gun bir tarzda te'vil edenler ise tekfir edilmez.

Osmanlı Devleti'nin son devrinde yeti­şip Cumhuriyet'İn ilk yıllarını idrak eden Elmalılı felsefî, itikadı, fıkhı, tasavvufî ve içtimaî meseleler üzerinde derinliği­ne düşünen bir din âlimidir. Dinî prob­lemleri yeni İlmî verilerle teyit etmesi, özellikle Allah'ın varlığına ilişkin delilleri materyalist, pozitivist ve evrimci fikirle­ri reddeden bir yaklaşımla ele alması, nübüvvete felsefî temeller bulmaya ça­lışması ve bu hususu tartışma ortamı­na çekmesi, Hz. îsâ'nın nüzulüne ilişkin meselede olduğu gibi itikadı konulara yeni yorumlar getirmesi onun mütefek­kir bir âlim olduğunun delilleridir. Haberî sıfatları te'vil etmekle birlikte on­ları beşer idrakinin üstünde görmesi bu noktada Selefi bir temayül içinde oldu­ğunun, tekvini müstakil bir sıfat kabul etmesi, peygamberlik için erkekliği şart koşması, insanı fiile sevkeden kararın Allah tarafından yaratılmadığı görüşü­nü benimsemesi gibi hususlar da genel­de Mâtürîdî bir çizgide yer aldığının işa­retleridir.

Elmalılı'nın nüzûl-i îsâ meselesinde olduğu gibi âhâd hadisleri Kur'an'ın önü­ne geçirmesi isabetli görünmemektedir. Çağdaşlarından Mustafa Sabri Efendi, inkarcı akımlara karşı verdiği fikrî mü-cedeleyi takdir etmekle birlikte onu Eş'ariyye ve Mâtürîdiyye'yi epistemoloji bah­sinde septisizme dahil etmesinden do­layı haklı olarak eleştirmiştir. 4-6 Ey­lül 1991 tarihinde Elmalı'da düzenle­nen sempozyumda sunulan tebliğlerde Muhammed Hamdİ bütün yönleriyle ta­nıtılmış ve bunlar Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır adıyla yayımlanmıştır. Tefsiri ve tefsirciüği üzerinde İsmet Ersöz ve Fahri Gökcan tarafından doktora tezleri yapılmıştır.

Eserleri

1- Hak Dini Kur'an Dili'. Kırk sekiz yaşında iken başlayıp altmış yaşın­da tamamladığı tefsiri olup en meşhur eseridir. İlk defa Diyanet İşleri Reisliği tarafından yayımlanan eserin daha sonra birçok baskısı ya­pılmıştır.

2- İrşâdü'i-ahlâf fî ahkâmi'l-evkâf. Mülkiye Mektebi'nde okutmak üzere hazırladığı bir ders kitabıdır.

3- Hz. Muhammed'in Dini İslâm. Anglikan Kilisesi'nin sorula­rına şeyhülislâmlık adına verdiği cevap­lardan oluşan bir risaledir. Tefsirinin son­raki baskılarının baş tarafına eklenerek yayımlanmıştır.

4- Metâ-lib ve Mezâhib. Fransız felsefe tarihçisi Paul Janet ve Gabriel Sealles tarafından yazılan Histoire de la philosophie adlı eserin tercümesidir. Tahlilî Târih-i Felsefe başlığını da ta­şıyan esere yazdığı mukaddime ile tah­lil ve tenkit mahiyetindeki geniş dipnot­ları felsefî bakımdan büyük değer taşı­maktadır.

5- İstintacı ve İstikrâî Man­tık. İngiliz müellifi Alexander Bain'e ait eserin Fransızca'ya yapılan tercümesin­den Türkçe'ye çevirdiği bu kitabı Süleymaniye Medresesi'nde öğrencilere ders notu olarak vermiştir.

Bunların dışında ilhâdın temelsizliği, inkâr ve şirkin insan ruhunda uyandır­dığı ıstırap, İslâmiyet'in ilerlemeye en­gel olmadığı, orduya yapılan yardımla­rın zekât yerine geçebileceği gibi deği­şik konularda Beyânülhak ve Sebîlür-reşâd dergilerinde Küçük Hamdi veya Elmalılı Küçük Hamdi İmzaları ile yayım­lanmış yirmiyi aşkın makalesi vardır.

Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi

Konu Hakkında Bilgini Paylaş & Yorum Ekle


Güvenlik kodu
Yenile