Dîvân-ı Hümâyun. Osmanlı devlet yönetiminde XV. yüzyıl ortasından XVII. yüzyılın ilk yansına kadar en önemli karar organı.

"Padişah divanı" anlamına gelmekte­dir. Divan kelimesi Türkçe'ye Farsça ve Arapça yoluyla geçmiştir. Kelimenin men­şe itibariyle Ârâmîçe'den geldiği ve Fars­ça'ya da bu dilden geçip yerleştiği ka­bul edilir. İslâm medeniyetinin İlk devir­lerinde Arapça'ya da geçen ve bütün İs­lâm devletlerinin siyasî diline giren keli­menin bu sebeple Arapça olduğu sanıl­mıştır.

Divan eski İran'da malî kayıtların ya­zıldığı defterlere ve bu defterleri tutan resmî dairelere verilen isimdi. İslâm'ın ilk devirlerinde de kelime bu şekilde an­laşılmıştı. Daha sonraları divan başka kelimelerle birlikte "Dîvânü'l-berîd". "Dî-vânü'l-cünd", "Dîvânü'l-hâtem" gibi çe­şitli devlet dairelerinin adı oldu. Bugün­kü modern Arapça'da da divan ilk plan­da "hükümet dairesi, yönetim bürosu memurluk yeri ve sekreterlik" anlamla­rına gelmektedir. Divanın Farsça'da ilk, Arapça'da ikinci anlamı "kurul" veya "toplantı"dır. Osmanlılar'da ise divan Farsça anlamından da ileri derecede "toplantı, kurul, kurul-organ" karşılığında kullanıl­dı. Ayrıca hem toplantının kendisi, hem toplantının yapıldığı yer de bu kelime ile karşılanıyordu. Bugünkü Türkçe'de de divanın ilk anlamı budur. Bununla birlik­te divan bazan Dîvân-ı Ahkâm-ı Adliyye. Dîvân-ı Deâvî Nezâreti'nde olduğu gi­bi devlet dairesi anlamında da kullanılı­yordu. Divanın ayrıca "bir şairin şiir kül­liyatı", "oturulan yer, kanepe" gibi baş­ka anlamlan da vardır.

Sıkı bir merkeziyetçilikle yönetilen Os­manlı Devleti'nde Dîvân-ı Hümâyun mer­kezdeki en önemli işleri gören makam sahiplerinden oluşur ve padişah adına karar verirdi. Bundan dolayı Yeniçağ başlarındaki pek çok gelişmiş devlette görülen bu tür kurul-organların en gü­zellerinden biridir.

Osmanlı Devleti'nde birer karar orga­nı olarak çalışan çeşitli divanlar vardı. Bunların en önemlisi, padişahın bulun­duğu yerde onun adına toplanan Dîvân-ı Hümâyun idi. Hiçbir İslâm devletinde bu­nun ayannda bir kurul-organ yoktu. Bu­nun sebebi. Türkler'in daha İslâmiyet'i kabul etmeden önce devlet işlerini gö­rüştükleri kurullara sahip olmalarıydı. Moğolcadaki karşılığı olan kurultay ke­limesiyle ifade edilen bu toplantılarda zaman zaman belli devlet işleri görüşü­lürdü. Bu sağlam gelenek Türk-İslâm devletlerinde de devam etti. Özellikle Abbasîler"deki Dîvânü's-sır, Dîvânü'd-dâ-ri'1-kebîr gibi saray divanlarını, Dîvân-ı Mezâlim gibi her türlü şikâyete açık di­vanları gören Türkler, bunları eski gele­nekleriyle birleştirerek yepyeni bir di­van kavramı oluşturdular. Dîvân-ı Hümâ-yun'a benzeyen ilk gelişmiş İslâm-Türk divanını Büyük Selçuklular kurmuşlardı. Dîvân-ı A'lâ adlı bu divanla Dîvân-ı Hü-mâyun'a geçiş süreci başladı. Bu gele­nek Anadolu Selçuklularfnda da devam etti. Daha sonra bu devletin parçalan­masıyla oluşan beyliklerde de divan ge­leneği sürdü. Aynı türden sade ve basit bir divan Osmanlı beyliğinde de vardı. Beylik giderek tam ve düzenli bir devlet halini aldıkça divan kavramında da ge­lişmeler oldu. Ancak XV. yüzyıl ortaları­na kadar Osmanlı devlet kurumlarının doğup gelişmeleri hakkında sağlıklı kay­naklar bulunmadığından bu kavramda­ki gelişmeleri takip etmek güçtür. Bili­nen husus, özellikle II. Murad dönemin­de divanın Dîvân-ı Hümâyun vasfını ka­zanmaya başlamasıdır. Edirne'de kuru­lan bu divana bazan padişah başkanlık eder ve belirli teşkilât kuralları uygula­nırdı.

Dîvân-ı Hümâyun tam gelişmiş şekli­ni Fâtih Sultan Mehmed zamanında al­maya başladı. Fâtih'e atfedilen ünlü ka­nunnâme bir çeşit anayasa düzeni kur­muş, devletin belli başlı makamlarını, bu arada Dîvân-ı Hümâyun'u da düzen­lemişti. Fâtih'in getirdiği en büyük ye­nilik ise divanda padişahın başkanlığı­nın kesinlikle kaldırılması ve bu işin ve-zîriâzama bırakılmasıdır.

XVI. yüzyıl başlarından itibaren Dîvân-ı Hümâyun devlet içinde padişahtan son­ra en önemli yeri aldı. bu durum XVII. yüzyıl sonlarına kadar sürdü. O dönem­lerden başlayarak Dîvân-ı Hümâyun'un yetkileri yavaş yavaş veziriazamın diva­nına (ikindi divanı) geçmeye başladı. Dî-vân-i Hümâyun arada bir canlanmasına rağmen XVIII. yüzyıl ortalarında Bâb-ı Âsafî, yani veziriazam dairesinin her ba­kımdan gelişmesi sebebiyle bir merasim ve gösteriş yeri durumuna düşmeye baş­ladı. II. Mahmud'un merkez teşkilatın­daki büyük reformu, hem bir sembol durumuna düşmüş Dfvân-ı Hümâyun'un hem de veziriazam divanının sonu oldu ve kabine sistemine geçildi. Ancak Dî­vân-ı Hümâyun bir gösteriş ve teşrifat aracı olarak hiçbir hukukî ve siyasî fonk­siyonu bulunmadan devletin sonuna ka­dar korundu.

Fonksiyonunu kaybetmediği devirler­de Dîvân-ı Hümâyun'un aslî üyeleri vezîriâzam. sayılan genellikle üçle yedi ara­sında değişen Kubbealtı vezirleri, Ru­meli ve Anadolu kazaskerleri, nişancı, Rumeli ve Anadolu defterdarlarından te­şekkül ediyordu. Ayrıca İstanbul'da bu­lunduğu sırada Rumeli beylerbeyi de di­van üyeleri arasında yer alırdı. Vezirlik rütbesine yükseldikten sonra yeniçeri ağası ile kaptan-ı derya da aslî üye olur­lardı. Üye olmamakla birlikte toplantıla­rı yönlendiren önemli yardımcı ise rei-sülküttâbdı. Ayrıca tezkireciler. çavuşbaşı ve daha alt düzeyde görevliler de vardı. Üye veya yardımcı olmamakla bir­likte hükümet merkezinde bir iş için bu­lunan vezir rütbesindeki yöneticilerle mâ-zul beylerbeyileri de toplantılara katıl­mak zorunda idiler. Sadece divan üye­si olarak çalışan, belli görevleri olma­yıp gerektiği vakit bazı işlerle uğraşan Kubbealtı vezirleriyle özellikle örfî hu­kuku çok iyi bilen nişancı bu yapıyı ta­mamlamaktaydı. Merkez teşkilâtının en önemli birimlerinin âmirleri üye olduk­ları halde belli bir idarî veya adlî görevi bulunmayan şeyhülislâm Dîvân-ı Hümâ­yun üyesi değildi. Bu şekilde oluşan güç­lü kurul-organın kararlarını yazmak, gön­dermek, saklamak gibi Önemli işleri gö­ren ayn bir bürokratik teşkilât mevcut­tu. Dîvân-ı Hümâyun kalemleri denilen bu birimler beylik, tahvil ve rüûs kalem­lerinden ibaretti ve şeflerine reîsülküt-tâb deniyordu.

Dİvân-ı Hümâyun çok sıkı teşrifat ku­rallarına uyularak toplanır, toplantılar padişahın bulunduğu yerde yapılırdı. Hükümdarlar genellikle İstanbul'da otur­duklarından Topkapı Sarayı'nın ikinci av­lusunda bulunan ve Harem Dairesi'ne bitişik olan ünlü Kubbealtı klasikleşmiş toplantı yeriydi. Ancak Edirne'de veya başka bir yerde bulunan padişah diledi­ği zaman divanın toplanmasını emrede-bilirdi. Bazı padişahların uzun süre otur­dukları Edirne Sarayı'nda da bir kubbe­altı vardı.

Dîvân-ı Hümâyun XVI. yüzyılda hafta­da bazan dört, bazan beş gün toplanır­dı. XVII. yüzyıl başlarında toplantı sayısı haftada ikiye inmiş, XVIII. yüzyıl başın­dan sonra ise iyice azalmıştı. Toplantı sabah namazından sonra başlardı. Aslî üyeler büyük bir titizlikle belli yerlerine otururlar, yardımcılar ise oturmaz, ayak­ta hizmet ederlerdi. Toplantı normal şartlarda öğle ezanına kadar sürerdi.

Toplantı gündemini reîsülküttâb ha­zırlar, ilk önce siyasî ve idarî konular gö­rüşülürdü. Bir yüksek mahkeme şeklin­de çalışan divanda padişahın onayına sunulması gerekmeyen işler hakkında hemen karar verilir ve hazırlanan karar müsveddeleri temize çekilmek üzere ni­şancıya teslim edilirdi. Nişancı da padi­şah tuğrası çekili fermanı hazırlar veya hazırlatırdı. Böylece idarî, siyasî veya ad­lî bir konuda padişah adına karar veril­miş olurdu. Ancak divan üyeleri bazı ko­nulan padişaha arzetmeden kesinleştir-mezlerdi. Bu işleme "arza çıkmak" de­nirdi. Toplantı bitince üyeler sıra ile pa­dişah huzuruna çıkıp görüşülen işler hak­kında bilgi verirlerdi. Padişah bu görüş­leri onaylarsa kararlar kesinleşmiş sayı­lırdı.

Devletin bütün büyük makam sahip­lerinin katıldığı, padişah adına karar ve­ren Dîvân-ı Hümâyun'un, gelişmiş döne­minde veziriazamın da üstünde bulun­duğu söylenebilir. Zira veziriazam tek başına padişahı temsil ederse de divan­da bir kurul içinde diğer yetkililerle bir­likte çalıştığından ve kararlar ilgili kişi­lerin katılmasıyla verildiğinden Dîvân-ı Hümâyun'un padişahtan sonra en yet­kili makam olduğu kabul edilmelidir. Öte yandan veziriazamın şer'î konularda da­va görmesi mümkün değildi. Halbuki Dî­vân-ı Hümâyun kazaskerler dolayısıyla bu konuda da yetkiliydi.

Dîvân-ı Hümâyun'un idarî ve siyasî yet­kileri yanında Batili gözlemcilerde hay­ranlık uyandıran tarafı adlî işlerde ken­dini göstermektedir. Buraya sosyal mev­ki, yaş. din, dil. cinsiyet farkı kesinlikle gözetilmeksizin herkes yazı ile veya biz­zat başvurabilirdi. Üyeler bütün şikâyet­leri dinlemek zorundaydılar İslâm hu­kukunda temyiz kavramı olmadığı, ka­dının verdiği hüküm kesin sayıldığı hal­de burada kadıların hükümleri de ince­lenir, haksız görülenler bozulur ve yeni­den hüküm vermesi için kadıya gönde­rilirdi. Şeriat dışı örfî konularda ise ni­şancı ile veziriazam ve diğer vezirler ka­rar verirlerdi.

Divan toplantıları padişahın sarayında yapılırdı. Padişah toplantı salonuna açı­lan kafesli bir pencere ardından istedi­ği zaman görüşmeleri dinleyebilirdi. Bu da üyelerin son derece adaletli, temkin­li karar vermelerini sağlardı. Çünkü en küçük bir haksızlığın cezasının siyaseten katle kadar gidebileceği bilinmekteydi. Bu sebeple Dîvân-ı Hümâyun herkesin rahatlıkla başvurduğu örnek bir kurul-organdır. Padişahın vekili olan veziria­zamlar hareket serbestliklerini sınırla­yan bu kuruma sempati göstermemiş­lerdir. Bundan dolayı çok daha rahat ve tam hâkim bir şekilde çalıştıktan ken­di İkindi divanlarının yetkilerinin arttı-nlmasına çalışmışlar ve bunu da bilhas­sa XVIII. yüzyılda tamamıyla başarmış­lardır.

XVI-XVII. yüzyıllar arasında ne Batı'da ne de Doğu'da emsaline rastlanan bu büyük kurul-organın gelişemeyip yozlaş­masının en önemli sebebi, burada basit de olsa bir "temsil" niteliğinin bulunma­masıdır. Padişahın mutlak otoritesine bağlı olarak çalışan üyelerden başka bel­li sosyal kesimlerin temsilcilerinin diva­na alınması düşünülemezdi. Halbuki Ba­tı'da çok daha ilkel bazı kurullara çeşitli ekonomik ve sosyal etkilerle bürokrasi dışı temsilciler de girince bu organlar gelişti. Dîvân-ı Hümâyun'da ise böyle bir özellik yoktu. Kurumlaşmamış, belli ku­rallara bağlanmamış ve ancak zaman za­man toplanan "meşveretler" de bu ek­sikliği giderememiştir.

Osmanlı Devletinde Dîvân-ı Hümâyun'-dan başka divanlar da vardı. Veziriazam divanı yanında cuma günleri yine onun konağında toplanan ve şer'î davalarla uğraşan, bundan dolayı sadece kazas­kerlerin katıldığı cuma divanı, yine bu­na benzer nitelikte çarşamba divanı en önemli diğer kurul-organlardandır. Her makam sahibi de ayrıca kendi dairesin­de divan kurardı. Eyaletlerde de valinin başkanlığında toplanan, merkezdeki ikin­di divanının küçük bir kopyası olan eya­let divanlan çalışırdı.

Diyanet İslam Ansiklopedisi

Yorum ekle veya Makaleye katkı yap

Uyarı!
Hakaret içeren yorumların yasal takip gereği ip adresleri sistem tarafından kayda alınmaktadır.


Güvenlik kodu
Yenile

Filozof
Özel Arama Motoru
- Design by Filozof.net