İstimâlet. Osmanlıların uyguladığı meylettirici ve uzlaştırıcı fetih siyaseti için kullanılan tabir.

Sözlük anlamı "meylettirme, cezbetme, gönül alma" olan istimâlet, Osman­lı kroniklerinde "halkı ve özellikle gayri müslim tebaayı gözetme, onlara karşı hoşgörülü davranma, raiyyetperverlik" mânasında kullanılmıştır. Fethedilen yer­lerin halkına iyi davranma, onları himaye etme, dış düşmanlara karşı can ve mal güvenliğini sağlama, dinî konularda ser­bestiyet verme, vergi hususunda kolay­lık gösterme Osmanlı istimâletinin başlıca unsurlarıdır. Aslında Kur'an'da [Tevbe 9/60] müellefe-i kulûb" şeklinde ifade edilen istimâlet siyaseti Osmanlı fetihle­rini kolaylaştıran önemli bir ilke olarak be­nimsenmiştir. Osmanlı Beyliği'nin Selçuklular'dan devraldığı bu siyaset Bitinya bölgesindeki Bizans tekfurlanyla iyi ge­çinme, yerli halkın kalbini kazanma şek­linde daha kuruluş yıllarında uygulanmış ve Mihaloğulları gibi, Osmanlı askerî ta­rihinde önemli rol oynayan bir akıncı aile­sinin kazanılması örneğinde görüldüğü üzere olumlu sonuçlar vermiştir.

Osmanlı istimâlet siyasetinin asıl dikkat çekici neticeleri Trakya ve Balkan fetihle­rinde ortaya çıkar. Edirne'nin alınmasın­dan sonra gelişen Balkan fütuhatının sa­dece kılıçla değil yerli hıristiyan halkın himayesi, haklarının iadesi, kendilerine dinî serbestiyet verilmesi, vergi muafiyeti ta­nınması gibi ısındırıcı bir politika sonu­cunda gerçekleştiği bilinmektedir. Bu yu­muşak siyaset istimâlet hükmü, istimâletnâme veya isti­mâlet kâğıdı gibi resmî yazılarla da bel­gelenir, böylece devletin tebaasına taah­hüdü resmiyet kazanmış olurdu. Bu taah­hüdün başında hıristiyan reayayı düşman saldırılarına, din ve mezhep farklılıkların­dan doğan türlü baskılara karşı korumak gelirdi. Eskisine oranla daha güvenli bir hayata ve koruma altına alınmış haklara sahip olan gayri müslim tebaa ile uzun yıllar boyunca çok büyük problemler or­taya çıkmamış, Osmanlıların asırlarca Balkanlar'da ve Orta Avrupa'da tutunabilme sebeplerinden biri de bu uygulama­dır. Özellikle eski feodal rejimin-baskısından ve ağır yüklerinden kurtulan Balkan köylülerinin Osmanlılar'ı kurtarıcı gibi gördükleri. Balkanlar'da İslâmiyet'in ya­yılmasında da bu siyasetin nisbî bir rolü olduğu ifade edilir. Ayrıca öteden beri hıristiyan gençlerin Osmanlı ordusunda is­tihdamı, timarlı sipahiler veya voynukların Osmanlı askerî düzeni içinde yer alma­sı, gayri müslim tebaanın Osmanlı idare­sine katılmasına ve onun bir parçası ol­masına yol açtığı hususu üzerinde de du­rulur.

Kalıcı Osmanlı fetihleri muayyen safha­lardan geçerek gerçekleşmekteydi. Halil İnalcik'a göre önce haraçgüzârlık devri başlar, bunu alışma dönemi takip eder, daha sonra halkın memnun olmadığı yerli hanedanın barışçı yollarla bertaraf edil­mesine sıra gelirdi. Ancak eski idarî uy­gulamalar bütünüyle ve âni bir şekilde kaldırılmayıp Osmanlı sistemiyle intibak ettirilir, angarya niteliğindeki ağır mü­kellefiyetler kaldırılırdı. Dinî kurumlar ve hiyerarşiler, sınıfların statüleri, İdarî tak­simat ve gelenekler korunur, timar reji­mine pek yabancı olmayan askerî züm­reler Osmanlı timar sistemine dahil edi­lirdi. Böylece öteden beri Katolik baskısın­dan, yerli beylerin ve voyvodaların tahak­kümünden bıkan halk bu uygulamalar sayesinde Osmanlı tebaasıyla uyum sağ­lar ve Osmanlılık kavramı etrafında bir­leşirdi.


Osmanlılar'ın bu uygulamalarını hoşgö­rü kavramı ile açıklayan bazı yabancı ta­rihçiler, Balkanlar'daki Türk fetihleri so­nucunda Arnavutlar'ın Bizans ve Sırp bas­kısından kurtulduğuna, asimilasyonun engellendiğine, Sırp kilisesinin üstünlüğünün kırıldığına işaret etmişlerdir. Bu konudaki çarpıcı örneklerden birine, Selânik'in 833 (1430) yılındaki fethine şahit olan rahip Johannis Anagnostis'in eserin­de rastlanmaktadır. Burada, Venedik iş­gali altındaki Selanik halkının Latin bas­kısından dolayı çektiği ıstırap anlatıldık­tan sonra halkın Türkler'i bir kurtarıcı gibi karşıladığı belirtilmektedir. Anagnostis ayrıca, Selânik'in fethinin ardından II. Murad'ın şehrin ileri gelenlerinden esir dü­şenlerin fidyelerini bizzat ödediğini, insa­nî düşüncelerle şehrin iman için teşeb­büse geçtiğini, halka din konusunda tam bir serbestiyet tanıdığını, evlerin sahiple­rine iadesi için emir verdiğini, daha önce Latin zulmünden kaçanları Selânik'e ça­ğırdığını da ilâve etmektedir.

Osmanlılar, istimâlet siyasetini sadece fetihler sırasında değil yeni idarî yapı ku­rulduktan sonra da devam ettirmişlerdir. Macar tarihçisi Lajos Fekete, Türk idare­sindeki Macaristan'da iktisadî hayatı an­latırken Osmanlı idarecilerinin herkese iş ve kazanç serbestliği tanıdığını, din ve dil farkı gözetmeden halkın iyi muamele ve himaye gördüğünü belirtmiştir. Türkler'in Macaristan'a gelmesiyle çarşı ve pa­zarlarda mal bolluğunun başladığına da işaret eden Fekete, gıda maddesi üreten­lerle giyim ve ev eşyası hazırlayan zana­atkarların arttığını bildirmektedir. Ayrıca domuz eti satan hiristiyan kasapla koyun ve sığır eti satan Türk kasabının, meyha­ne ile boza ve şıra satılan dükkânların yan yana olduğuna dikkat çekmektedir. Türkler'in yerli halkı müslüman olmaya zorla­madıklarını, o devirde başka hiçbir dev­lette görülemeyecek derecede yüksek bir anlayış ile başka dinden olanları araların­da görmeye ses çıkarmadıklarını, birlik­te yaşamayı hoş gördüklerini de ilâve et­mektedir.

Bu hususta resmî uygulamayı gösteren birçok belgenin bulunduğu bilinmekte­dir. Zaman zaman tüccardan fazla güm­rük vergisi alındığına dair şikâyetler veya cizye tahsili hakkındaki arzlar üzerine çı­kan fermanlar bu konuda dikkat çekici birer örnektir. Devlet bu şikâyetler üzeri­ne müfettişler tayin ederek takibat baş­latır, varsa zulmü önlerdi. XIX. yüzyılda Doğu Anadolu'dan Rusya'ya göç ettirilen Ermeniler'le Bulgaristan'dan zorla Rus­ya'ya göçürülen Bulgarlar'ın perişan du­rumları üzerine II. Mahmud'un istimâletnâme yayımlaması son dönemlere ait dikkat çekici bir örnektir.

TDV İslâm Ansiklopedisi

Filozof
Özel Arama Motoru
- Design by Filozof.net