12 Mart Muhtırası Nedir, Nedenleri, Metni, Maddeleri, Hakkında Bilgi

12 MART MUHTIRASI

12 Mart Muhtırası, Türkiye'de 12 Mart 1971 tarihinde Türk Silahlı Kuvvetleri'nin bazı üst düzey subayları tarafından hazırlanıp kamuoyuna duyurulan bir bildiridir. Bu muhtıra, ülkedeki siyasi belirsizlik, toplumsal huzursuzluk ve artan terör olayları karşısında hükümete karşı bir uyarı niteliği taşımaktaydı.

Muhtıra, Türkiye'nin anayasal düzeninin korunması, siyasi istikrarın sağlanması ve toplumsal huzurun yeniden tesis edilmesi amacıyla belirli reformların yapılması gerektiğini belirtiyordu. Aynı zamanda, siyasi partilerin ve hükümetin ülkeyi iç karışıklık ve anarşiye sürüklediğü ifade ediliyordu.

12 Mart Muhtırası'nın ardından, hükümet istifa etmiş ve ülkede askeri müdahale sonucunda yeni bir siyasi dönem başlamıştır. Bu dönemde askeri yönetim, ülke genelinde sıkıyönetim ilan etmiş ve bir dizi politika değişikliği gerçekleştirmiştir. Bu olaylar, Türkiye'nin siyasi tarihinde önemli bir dönüm noktası olarak kabul edilir.

Genelkurmay Başkanı ile üç silahlı kuvvet komutanının siyasi alana müdahale ederek hükümeti devirmesi ve partilerüstü bir hükümetin iktidara gelmesini sağlamaları, yaklaşık üç yıllık bir süre zarfında meydana gelen karmaşık sosyal, ekonomik ve siyasi sebeplere dayanmaktadır. 12 Mart Muhtırası'nı imzalayan komutanlar, kendilerine bağlı güçlerde hissedilen darbe girişimlerini önlemek ve aynı zamanda darbe girişimlerine gerekçe olarak gösterilen siyasi ortamı değiştirmek istemişlerdir.

1965 seçimlerinden sonra Türkiye'de Anayasa'nın öngördüğü reformların gerçekleştirilmesi konusundaki tartışmalar giderek artmış ve 1968'de bazı üniversitelerde öğrenci boykotlarına dönüşmüştür. Başlangıçta, öğrenci boykotlarının amacı sadece üniversite yönetmeliklerinde değişiklikler yapılmasıydı, ancak kısa sürede bu amaçlar genişledi ve siyasi bir nitelik kazandı.




1968'in Şubat ayında, Parlamento'da iktidardaki Adalet Partisi (A.P.) milletvekilleri ile tek sol kanat partisi olan Türkiye İşçi Partisi (T.İ.P.) milletvekilleri arasında bir kavga yaşandı ve bu olay dışarıya yansıdı. Ankara Üniversitesi'nde sağ ve sol eğilimli öğrenciler arasında çatışmalar yaşandı. Sol eğilimli gençlerin çoğunluğunu o dönemde T.İ.P. taraftarları ve CHP'nin gençlik kollarına bağlı veya bunlara yakın bazı gruplar oluşturuyordu. Sağda ise, MHP'nin (Milliyetçi Hareket Partisi) yeni örgütlenen genç militanları, daha sonra "komandolar" olarak adlandırılacak olan grupları oluşturuyordu.

Öğrenci hareketleri o yılın Mayıs ayına kadar geniş bir şekilde yayılmamış olsa da, Fransa'dan gelen haberlerin etkisiyle Ankara, İstanbul, Erzurum, Eskişehir ve İzmir'deki üniversitelerde hızla işgallere dönüştü. Bu sefer amaçlar, sadece sınav yönetmeliklerinde değişiklik yapmak değil, aynı zamanda öğrencilerin yönetimde yer alması, yükseköğrenim olanaklarının demokratik bir şekilde genişletilmesi ve yükseköğrenim düzeninde köklü değişiklikler yapılması gibi daha geniş hedeflere odaklanmıştı. Boykot ve işgallerin yayılması, bunların Parlamento'da tartışılması ve bazı üyelerin işgalleri ve boykotları haklı bulması üzerine Milli Eğitim Bakanlığı tarafından konunun ele alınacağı bir komisyonun kurulmasıyla durum biraz sakinleşti. Ancak, 1968 Temmuz'unda öğrenci hareketlerinin gösteri şeklinde sokaklara taşması, gösteriler sırasında ABD, NATO ve CENTO'nun ana hedefleri olarak seçilmesi ve İstanbul'u ziyaret eden Akdeniz'deki Amerikan 6. Filosu'na bağlı denizcilerin gençler tarafından saldırıya uğraması, olayların sadece hedefler açısından değil, aynı zamanda stratejik yönden de önemli ölçüde değiştiğini gösteriyordu. Bu dönemde ABD'nin Ankara büyükelçiliğine, Vietnam'da CIA adına önemli görevler üstlenmiş olan Robert Komer'in atanması, protestoculara ABD aleyhinde yeni bir argüman sağladı.

Kanlı dönem başlıyor

O yılın sonlarında, yükseköğrenim gençlerinin tatil nedeniyle bulunmadığı üniversite şehirlerinin dışına da olaylar yayılmıştı. Örneğin, Amerikan 6. Filosu'nu protesto eylemleri Konya, Adana, Samsun gibi yerlere de sıçramıştı. Her protesto eylemi başladığında, hemen karşı grupların ortaya çıkışı da dikkatlerden kaçmıyordu.


1969 yılının başlarında, Ankara'da Komandoların Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne yönelik düzenledikleri bir baskın, sol grupların karşısına güçlü bir sağcı örgütün çıkmak üzere olduğunun işaretiydi. Nitekim, nisan ayının başlarında Ankara Ortadoğu Teknik Üniversitesi'nde solcu ve sağcı gençler arasında üniversite reformu konusunda çıkan çatışma, iki tarafın da kan dökmesine neden oldu. Haziran ayında aynı üniversitede ABD büyükelçisi Komer'e ait otomobilin solcular tarafından yakılması, ardından Ankara ve İstanbul'daki üniversitelerde boykot ve işgallerin yayılmasıyla birlikte, siyasetçilerin 1970'de yapılacak seçimlerde eski Demokrat Parti'lilerin siyasi haklardan yararlanıp yararlanmayacakları konusunda tartışmaları da arttı.


O dönemde artık olaylar sadece öğrenci hareketlerinden değil, bu grupları bir araya getiren ve harekete geçiren örgütlerden kaynaklanıyordu. Fikir Kulüpleri Federasyonu (F.K.F.) bu örgütlerin başında geliyordu ve daha sonra Devrimci Gençlik Federasyonu (Dev-Genç) adını aldı. Karşı cephe ise, milliyetçi olarak nitelendirilen küçük kuruluşlarda toplanmıştı.


1969'un sonlarında olaylar şiddetlenirken, suçlusu bulunamayacak kadar çok öğrenci ölümü de başladı. 1970'e gelindiğinde, bu ölümler daha da artacak ve tedhiş önlenene kadar ölen gençlerin sayısı 15'e yaklaşacaktı. Bu süreçte, kolluk kuvvetleri de solcu gruplar tarafından işlenen cinayetlere göz yummakla suçlanacaktı.


Gösterilerden terör eylemlerine 1970'te Türkiye'de yaşanan olayları 1963'e bağlamak artık mümkün değildi. Kitle çatışmalarının yerini silahlı ve bombalı grupların düzenlediği baskınlar almıştı. Örgüt isimleri ikinci plana itilmiş ve liderler olarak Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Sinan Cemgil, Hüseyin İnan, Cihan Alptekin, Ömer Ayna, Nahit Töre gibi isimler gündeme gelmeye başlamıştı. Üniversitelerde ve hedef olarak seçilen yerlerde şaşırtıcı derecede çok patlayıcı madde ve silah kullanılıyor, öğrenci-polis çatışmaları küçük bir savaşa dönüşüyordu. Bu arada polis raporlarında, bombalı baskın düzenleyen grupların Suriye'deki El-Fetih gerilla kamplarında eğitildikleri ve kullandıkları silah ve mühimmatın gizli örgütler tarafından yurt dışından getirildiği belirtiliyordu. Üniversitelerde eğitim neredeyse durmuş gibiydi.


Sosyal ortamın bu karmaşık haline geldiği günlerde siyasi liderler arasında sessiz bir mücadele de yaşanıyordu. 1969 seçimleri yeni seçim kanunu uyarınca gerçekleşmişti. Millî Bakiye sisteminden vazgeçilmesi özellikle T.İ.P.'yi etkilemiş ve bu parti liderlerini Parlamento dışında daha etkili olma yolları aramaya itmişti. Öte yandan, iktidardaki Adalet Partisi (A.P.) içinde liderlik mücadelesi, partinin sağ kanadında bir bölünmeye yol açmıştı. Bu bölünme sonunda Demokratik Parti'nin kurulmasına veya A.P.'den ayrılanların Demokratik Parti'yi kurmasına neden oldu, bu da Başbakan Demirel'in Parlamento'daki oy desteğinin zayıflamasına ve muhaliflerinin güçlenmesine yol açtı.


Aynı yıl, sendika, grev ve lokavt yasalarında değişiklik yapılması girişimi de huzursuzluğu artırdı. 1967'de kurulan ve sendikaların siyasetten uzak durmayı reddeden, çoğu T.İ.P.'den olan 70.000 üyeden oluşan DİSK (Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu), birçok yerde büyük işçi kitlelerini kendi tarafına çekmeye çalışıyor ve işverenlere karşı daha sert bir tutum takınıyordu. Bu durum karşısında, Türk-İş'in DİSK karşısında güçlendirilmesi yoluna gidildi. Ancak, bu girişim DİSK taraftarı işçiler arasında büyük tepkilere neden oldu ve 15 Haziran'da İstanbul ve çevresinde, Türkiye'de daha önce görülmemiş bir protesto gösterisi düzenlendi. Gösteri sırasında birçok olay meydana geldi ve birçok kişi yaralandı. Bunun üzerine ordunun müdahalesine gerek duyuldu. Sonunda durum normale döndü ve yasal değişiklikler gerçekleştirildi, ancak bu, sosyal ortamdaki gerilime yeni unsurlar ekledi.

Bir bitiş ve bir başlangıç

Yeni yıla girerken Türkiye, çekingen bir bekleyiş dönemindeydi. Huzursuzluğun artık Silahlı Kuvvetleri de tedirgin ettiği görülüyordu. Genelkurmay Başkanlığı ve üst düzey komutanlar arasında sık sık toplantılar yapılıyordu. Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, yeni yıl mesajında siyasi parti liderleriyle yapacağı toplantılarla kargaşaya son verme çarelerini araştıracağını açıkladı. Başbakan Süleyman Demirel ve Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç da şartların son derece ciddi olduğuna dikkat çekmişlerdi. Ancak, yöneticilerin endişelerine ve durumu düzeltme çabalarına rağmen, 1971 yılı, niteliği değişen yeni şiddet olaylarıyla başladı. Ocak ayında işçilerin bazı grev girişimleri yaşandı, ardından gençlik örgütlerine bağlı küçük grupların banka soygunları ve adam kaçırarak fidye istemeleri geldi. Milli Güvenlik Kurulu 22 Ocak'ta uzun bir toplantı yaparak demokratik rejimin korunması amacıyla gerekli yasal tedbirlerin alınması çağrısında bulundu. Ancak, bu çağrının yerine getirilmesine zaman kalmadan olaylar hızla gelişmeye başladı ve kamuoyunda kuşkular ve endişeler arttı. Ankara ve İstanbul'daki üniversitelerde işgalcilerle güvenlik güçleri arasındaki çatışmalar gün boyu devam etti ve şehirlerin çeşitli yerlerinde sık sık patlamalar duyuldu. 15 Şubat'ta bir Amerikalı çavuşun kaçırılması, 4 Mart'ta da dört Amerikalı teknisyenin rehine olarak alınması, terör olaylarının yabancılara da sıçradığını gösteriyordu. Artık olayların örgütsel boyutları oldukça netleşmiş gibiydi. Görünüşteki Dev-Genç'in yanı sıra Türk Halk Kurtuluş Ordusu, Türk Halk Kurtuluş Cephesi ve Türk Halk Kurtuluş Partisi gibi örgütlerden bahsediliyordu. Ayrıca, Federal Almanya ve Fransa gibi Türk işçi ve öğrencilerin yoğun olduğu ülkelerde de benzer kuruluşların oluştuğu iddia ediliyordu.


Genelkurmay'daki Gelişmeler


Olayların sokaklara taşındığı Mart ayının başlarında, Genelkurmay Başkanlığı'nda, Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanları ile birlikte ordu ve kolordu komutanlarının katılımıyla toplantılar yapılmaya başlandı. Kamuoyu her an yeni gelişmeler beklerken, 12 Mart 1971'de radyo, Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç, Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler, Deniz Kuvvetleri Komutanı Celâl Eyiceoğlu ve Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur'un imzalarını taşıyan bir muhtıra yayımladı. Senato ve Meclis başkanlarıyla Cumhurbaşkanı'na gönderilen muhtıra, Başbakan Demirel'e gönderilmemişti.


Bu müdahalenin etkisiyle kamuoyunda bir hükümet darbesi havası oluştu ve Demirel Hükümeti aynı gün istifa etti. Cumhurbaşkanı'nın bir hafta süren görüşmelerinin ardından, CHP Kocaeli milletvekili Nihat Erim, partisinden istifa ederek tarafsızlaşması koşuluyla partilerüstü bir hükümet kurmakla görevlendirildi.

Reform kabinesi

Nihat Erim, basında "reform kabinesi" olarak nitelendirilen hükümetini kurarken, destek istediği partilerden belirli sayıda bakan almış ve kilit noktalara Parlamento dışından çağırdığı kişileri getirmişti. İki başbakan yardımcılığından biri CHP'li Sadi Koçaş'a, diğeri ise eski Devlet Planlama Teşkilatı daire başkanlarından ve o sırada Dünya Bankası'nda danışman olarak çalışan Attilâ Karaosmanoğlu'na verilmişti.


Bu kabine, kuruluşunda acele reformlardan yana olanlar ve olmayanlar olmak üzere iki gruba ayrıldı. Reformcu kanadı Attilâ Karaosmanoğlu, Sadi Koçaş, İhsan Topaloğlu, Özer Derbil, Attilâ Sav, Ayhan Çilingiroğlu, Şinasi Oral ve Selâhattin Babüroğlu temsil ediyordu. Mehmet Özgüneş, Hamdi Ömeroğlu ve Osman Olcay da bu gruba dahil sayılıyordu. Erim'in bu ilk kabinesi, programda yer alan bazı reform konuları, özellikle toprak reformunun temel ilkeleri bakımından Parlamento'daki çoğunluğa aykırı düşse de hükümet, 321 oy alarak güvenoyu kazandı. Hükümetin ilk işi, Ankara, İstanbul, İzmir, Eskişehir, Kocaeli, Sakarya, Zonguldak, Diyarbakır, Siirt, Adana ve Hatay illerinde sıkıyönetim ilan etmek (26 Nisan 1971) ve Anayasa'da bazı değişiklikler yapmaktı. Ancak, Erim Hükümeti, kabine içindeki görüş ayrılıkları, tedhiş olaylarının durdurulamaması, sıkıyönetim uygulamaları ve bazı üyelerinin Parlamento'ya aykırı davranması nedeniyle yıl sonunda istifa etmek zorunda kaldı.


Nisan 1972'nin başlarında Cumhurbaşkanı, Anayasa'da ikinci kez bazı değişiklikler yapılmasını ve hükümete daha geniş yetkiler verilmesini önerdi. Ancak bu öneri siyasi partiler tarafından reddedilince, Erim, yerini kabinesinin Milli Savunma Bakanı Ferit Melen'e bırakarak Başbakanlık'tan ayrıldı. Ferit Melen Hükümeti'ni de Naim Talu Hükümeti takip etti ve bu sonuncu hükümet, görevini 1973 seçimlerinin ardından CHP-MSP Koalisyon Hükümeti'ne devretti.


Bu hükümet değişiklikleri sırasında, Erim Hükümeti'nin programında gerçekleştirilmesi öngörülen ve 12 Mart Muhtırası'nın amaçlarına uygun düştüğü kabul edilen başlıca reformlar her hükümet değişikliğinde biraz daha yumuşatıldı ve seçim öncesindeki son hükümet, 12 Mart Muhtırası'na dayalı gibi görünmekle birlikte aslında sadece bir seçim hükümeti gibi hareket etti. Ayrıca, 12 Mart Muhtırası'nı imzalayan komutanlar da 1972'den itibaren emekliye ayrılmıştı, dolayısıyla muhtıra geçici bir dönem için tedbir tavsiyelerini içeren bir belge olarak kalmıştı. Uygulamada bıraktığı etki ise 1961 Anayasası'nda yapılan değişikliklerle sıkıyönetim mahkemelerinin kararlarından ibaretti.


Muhtıra Metni:


Parlamento ve Hükümet, süregelen tutum, görüş ve icraatıyla ülkemizi anarşi, iç karışıklık, sosyal ve ekonomik huzursuzluklar içine sürüklemiş, Atatürk'ün bize ulaşmayı hedeflediği çağdaş uygarlık seviyesine ulaşma umudunu kamuoyunda kaybettirmiş ve Anayasa'nın öngördüğü reformları gerçekleştirememiş, Türkiye Cumhuriyeti'nin geleceğini ciddi şekilde tehdit altına sokmuştur.


Türk milleti ve Silahlı Kuvvetlerimiz, bu endişe ve umutsuzlukla dolu ortamı gidermek için, üst düzey bir anlayışla Parlamentolarımız tarafından değerlendirilip, mevcut anarşik durumu ortadan kaldıracak ve Atatürk'ün izinde reformları gerçekleştirecek güçlü ve inandırıcı bir hükümetin, demokratik kurallar içinde kurulmasının zaruri olduğunu düşünmektedir.


Bu durum hızla çözülemezse, Türk Silahlı Kuvvetleri, Türkiye Cumhuriyeti'ni korumak ve kollamak görevini yerine getirerek doğrudan idareyi ele alma konusunda kararlıdır.

Org. Memduh TAĞMAC          Org. Faruk GÜRLER
(Genelkurmay başkanı)         (Kara Kuvvetleri komutanı)

Org. Celâl EYİCEOĞLU            Org. Muhsin BATUR
(Deniz Kuvvetleri komutanı)    (Hava Kuvvetleri komutanı)

Daha yeni Daha eski