Freudçuluk Nedir? Tanımı, Tarihi (Psikoloji)

Freudçuluk<img src="images/stories/food/freudculuk.png 54 216

Sigmund Freud (1856-1939) çalışmalarıyla psikolojik psikopatolojive psikoterapi üzerinde derinlemesine etkiler yapmış; ruh sağlığı hizmetlerinin yaygınlaşması ve etkinliğinin artması, psikolojinin yaygınlık kazanması için çaba göstermiş bir düşünür ve tıp doktorudur. Çalışması bir kişilik ve tedavi teorisini ve bir tedavi uygulamasını ihtiva eder ve bir bütün olarak “psikanaliz” adını alır. Freudculuk, psi­kolojik yaklaşım olarak psikanalizi benimse­yenlere verilen addır.

S.Freud’un hayatını ve eserlerini izleyerek psikanalizin gelişimini ve kapsamını özetle şöyle ifade edebiliriz:

Freud, 6 Mayıs 1856’da Moravyalı Yahudi bir tüccarın ikinci karısından, Freiburg’da dünyaya geldi. 1860’da ailesinin Viyana’ya yerleşmesi üzerine Freud, 1938’de Nazilerden Londra’ya kaçana kadar, bu şehirde olurdu. Başarılı bir orta öğrenim hayatından sonra 1881’de tıp doktoru oldu. Okul sırasında ve mezuniyetinden sonraki iki yıl temel tıp bilimlerinde bilimsel çalışmalara katılmıştı. Fakat maddî İmkansızlıklar nedeniyle psikiyatri ve dahiliye kliniklerinde çalışmaya başladı. 1885’te “Beynin medüller yolları” çalışmasıyla yardımcı doçent oldu; dört aylığına o sırada histerinin hipnozla tedavisî konusunda araştırmalar yapan Fransız hekim Charcot’nun yanına eğitime gitmeye hak kazandı. Bu kısa süre onun için tam bir dönüm noktası oldu. Sonra­dan bütün dikkatini histeri üzerine yöneltti ve böylece psikanalizin yolu açılmış oldu.

1886’da özel muayenehanesini açtı. Burada daha çok, ‘sinirli’ hastalarını hipnozla tedavi ediyordu. Fransa’da aynı alanda çalışan Charcot ve Bernheim’ı ziyaret etmesinin yanı sıra onların ikişer kitabını da Almanca’ya çevirdi. Okulda Heimholtzcu görüşlere dayalı mekanik materyalist bir eğitim gören ve bilginin organik temellerine inanan Freud, o günlerde Bernheim’ın hipnozu telkinle açıklamasına karşı fizyolojik bir açıklama yapan Charcot’nun yanında yer alıyordu. Hayatı boyunca bu yanı hiç değişmeden kaldı, her zaman fizikalist ve indirgemeci terimlerle düşünmeyi sürdürdü.

Bir yandan önceki bilimsel çalışmalarını sürdüren ve ilk kitabını Dr.Rie ile birlikte Çocuklardaki Tek ‘taraflı Felçler (1891) üzerine yazan Freud, artık 1890’lı yıllarda bilime önemli katkılar yapmış, tanınmış bir nörolog idi. Histeri konusundaki çalışmalarını nörolog arkadaşı Breuer’le sürdürmeye başladı. 1895’te Breuer’le birlikfe Hisleri Üzerine Çalışmalar kitabını yayınladı. Bu kitap psikanalizin ilk habercisiydi, çünkü histerik belirtilerin geçmişteki sarsıcı yaşantıların sembolü olduğunu ve hipnoz sırasında bu yaşantının hatırlanmasının, duygusal boşalımı ve tedaviyi sağladığına inanılıyordu.

Daha sonraki çalışmaları sırasında Freud, hipnotik tedavinin etkisinin ancak telkin süresince olduğunu ve hekim-hasta ilişkisiyle bağlantısı bulunduğunu farketti. Hipnozu terk ederek hastanın aklına gelenleri söylemesi esasına dayalı serbest çağrışım yöntemini uygulamaya başladı. Bu uygulamalar sırasında
hatırlanan materyallerin çoğunun çocukluk anılarıyla ilgili ve cinsel muhtevada olduğunu gördüğünü söyledi ve hastalığa neden olan yaşantıların kökeninde bastırılmış cinsel duyguların bulunduğuna inandı. Bu arada başta Brcuer olmak üzere bütün arkadaşları tarafından şiddetle eleştiriliyor ve bilim çevrelerince aforoz ediliyordu (Freud’un cinselliğin önemini ‘keşfinde’ sonraki bibliyografya çalışmaları, onun tutucu bir Yahudi çevrede yaşayıp, Viyana’nın müsamahakâr ve duygusal ortamından da etkilenmesinin rolü üzerinde duracaklardır).

Psikanalizin gelişimi, Freud’un kliniklerde bir çok analiz pratiği yapması, yeni yöntemler bulması ve çeşitli dönemlerde teorisini gözden geçirmesiyle sürüp gitti.
//
1894’ten beri rüyalar üzerinde çalışıyordu. 1895’te sistematik olarak kendi rüyalarını inceledi. Rüyaların bilinç-dışı isteklerin kılık değiştirmiş veya sembolik biçimleri oldukları sonucuna ulaştı. Histeri belirtileri gibi rüyalar da benlik tarafından başka bir muhtevaya dönüştürülmüşlerdi. Kendi rüya analizi sırasında 1897’de ünlü ‘Ocdipus Kompleksi’ni (Çocuğun karşı cinsten ebeveynine karşı cinsel duygular hissetmesini) keşfettiğini ileri sürdü. Ona göre ödİpal duygular evrenseldi. Bu görüşleri 190ü yılında Rüyaların Yorumu adlı kitabında yayınlandı. Bu kitabın ünlü yedinci bölümünde bir çok kez değişmiş olmakla birlikte, onun sonraki çalışmalarının temelleri bulunmaktaydı. Freud, burada birincil ve ikincil olmak üzere iki ruhsal süreçten ve ruhsal aygıtın topografik modelinden söz etmekteydi. Birincil süreç arzuların kaynağıdır, ikincil süreç ise zihinsel işlevlerin uyumlu ve bilinçli görünümünü oluşturur. Düşüncelerimizin İkincil süerçle ilgili olanı çok az bir kısmıdır; buzdağının temeli birincil süreçtir.

Bunu İki önemli kitap izledi: Gündelik Hayatın Psikopatolojisi’nde (1904) bütün insan faaliyetlerinin bir determinizm kontrol edildiğini belirtti. Determinizmce, Freud’un fizîkalist oluşunun çok önemli göstergelerinden biridir. O, fiziksel dünya gibi ruhsal dünyadaki her olayın da mutlak bir belirleyeni olduğuna inaılıyordu. Unutmalar, hatalar, dil ve kalem sürçmeleri, rastgele ve ihmâl gibi görünen bütün davranışların altında bir takım dürtüler yatıyordu ve onları serbest çağrışım yoluyla açığa (yüzeye) çıkarmak mümkündü. Şakalar ve Bunların Bilinçdışıyla İlişkileri’nde (1905) şakaların arkasındaki dürtüleri ve şaka sonucu meydana gelen psikolojik hoşnutluğu gösterdiğini savundu. Bunlar Freud’un bireysel psikoterapide geliştirdiği teorilerin İlk sosyal uygulamalarını kapsıyordu.

Etrafında kısa sürede bîr İzleyici grubu toplanmıştı ve Freud onlarla 1902’den beri düzenli toplantılar yapıyordu. Psikanalitik Hareket, daha sonra başta İsviçre, Almanya ve A.B.D. olmak üzere hızla her yana yayıldı. Psikanalizi tıptan ve öteki kurumlardan ayrı, yeni bir alan olarak gören Freud, 1909’da A.B.D.de Clarck Üniversitesi’nde ve Viyana Üniversitesi’nde bir dizi konferanslar vermesine rağmen kendisini üniversitelerden uzak tuttu. Psikanalizin teorisi, tekniği ve uygulaması üzerine yazdığı yazılarla, hareketin gelişimini sürdürdü.

19Ü6’da Cinsellik Üzerine Uç Deneme’yi yazdı. Freud’un içgüdü teorisi ilk kez bu kitapta anlatıldı. Bilinç dışı, belirli enerji yükleriyle (Cathexis) temsil edilen içgüdülerle doludur. Bunlar cinsel içgüdü ve korunma içgüdüsü olmak üzere ikiye ayrılırlar. Nevrozların kökeninde cinsel içgüdü bulunur (Bu ayrım sonradan bir çok kere değişecektir). İçgüdüler haz ilkesine göre çalışırlar. Belirli bir nesneye bağlı olup hemen doyurulmak isterler. Nesne birey için ne kadar fazla önem taşıyorsa İçgüdünün enerji yükü de o kadar fazladır. Dolayısıyla duyurulmadığında yapacağı gerilim de o kadar fazla olacaktır. Burada önemli olan bir durum, cinsel içgüdünün asla cinsel arzu anlamına gelmemesidir. Cinsel içgüdü kaynağını “erojen” denilen beden bölümlerinden alır ve bu bölümlerin taşıdığı önem çocukluğun gelişim aşamasına göre değişir. Bir başka deyişle cinsel içgüdünün nesnesi çocuğun gelişim aşaması tarafından belirlenir. Örneğin yenidoğan bebekte ağız, başlıca erojen bölgedir. Çocukluk döneminde dağınık ve çocuğun kendi bedenine yönelik olan cinsel içgüdüler, ergenlikte bir araya gclİrve karşı cinse yönelerek üreme amacına hizmet ederler. Bütün bu söyledikleriyle Freud, alışılmış olanın tersine çocuğun ‘cinsel bir varlık’ olduğunu iddia etmiş oluyordu. Cinselliğe verdiği önemden sonra, şimşekleri en çok üzerine çeken sözü bu kitapta yazılıydı: Ona göre çocuk sanıldığı gibi masum değil, ‘çok yönlü bir sapık’tı.

Bu yayınlarla Freud. en üretken dönemini tamamlamıştı. Bundan sonraki bir kaç yılını tedavi pratikleri yaparak ve psikanalitik organizasyonlar kurarak geçirdi. 1908’de yazdığı “Karakter ve Anal Erotizm” makalesinde geliştirdiği yeni psikolojinin karakter incelemelerine de uygulanabileceğini gösterdi. 1909’daki “Beş Yaşındaki Bir Oğlanın Fobisinin Analizinde çocuğun ruhsal aygıtıyla ilgili daha önceki tezlerini bir vaka dolayısıyla destekledi. 1910’da “Vahşi Analiz” kitabıyla psikanalizi yanlış biçimde uygulayanları uyarmak için teknik üzerine eğildi. Bu kitap artık psikanalizin kurulmuş olduğunu gösteriyordu.

1911 ve 1915 yılları arasında Freud, yeniden bir teorik patlama yaptı. Narsisizm, metapsikoloji ve içgüdüler üzerine bir çok makale yazdı ve bunları Psikanalize Genel Giriş adlı kitabında topladı (1916). Savaş yıllarının da etkisiyle ilk kez içgüdüleri cinsel ve benlik içgüdüleri olmak üzere ikiye ayırdı ve saldırganlığın (agression) benlik içgüdüsü olduğunu iddia etti.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki yıllar, Freud’un yeniden canlandığı yıllar oldu. Haz ilkesinin Ötesinde (1920) kitabında İlk olarak ölüm içgüdüsü thanatos ile hayat içgüdüsü eros arasındaki dinamik dengeden söz açtı: Hayat içgüdüsü açlık, susuzluk, korunma ve cinsellik gibi İçgüdüleri kapsar ve bu içgüdüleri çalıştıran enerji türüne libido denir. Ölüm içgüdüsü insanın kendine yönelik yıkıcı yanlarıdır; enerjisine ‘destrudo’ denir, başkalarına çevrildiğinde saldırganlık adını alır. Hayat ve ölüm içgüdüleri birbirlerini etkisiz kılabilirler veya birbirlerinin yerine geçebrlirler. Yeme faaliyetinde açlık ve yıkıcılık birbirine geçişmiştir. Sevginin nefrete dönmesi de bunun bir başka şeklidir.

Kansere yakalandığı yıl, son büyük teorik çalışması olan Ego ve İd’i (1923) yazdı. Bu kitapta id, ego ve süperego olmak üzere ruhsal aygıtı üç ayrı yapıya bölüyordu. Böylece Rüyaların Yorumunda ileri sürmüş olduğu topografik model, yerini yapısal modele bırakıyordu. 1926’da yeni modelin ışığında Ketlenmelet; Belirtiler ve Kaygı başlığını taşıyan kitabını yazdı.

S.Freud bilimsel çalışmalarının yanı sıra özellikle başta din ve sanat olmak üzere başka alanlarda da kitaplar yayınlamıştı. Freud’un çalışması 191O’dan sonra entellektüel çevrelerde de tanınmaya başlamış, bazı popüler kitapları genel okuyucuya ulaşmıştı. Leonardo da Vinci, Michelangelo ve Dostoyevski’nin eserleri hakkında yazdıkları yazılarda onların bilinçdjşı dürtülerinin spekülatif analiziyle süre-gidecek bir tartışmayı başlatmış oluyordu. 1913-1914 yılları arasında sosyal psikolojik ve antropolojik konulan açıklamak için etnolojik materyal kullanarak Totem ve Tabu adlı ünlü eserini yazdı. Aile içi cinsel ilişki yasağının (ensest), dinin, ahlakın, sosyal hayatın ve sanatın köklerinin Oedipus Kompleksi’ne bağlandığı; çocukluk, nevrotik rahatsızlık, ilkellik ve dindarlığın benzer özellikleri olduğunun iddia edildiği bu kitap bîr çok eleştiriye neden oldu. Uygarlık ve Getirdiği Rahatsızlıklar’da (1930) toplumun akılcüaştırmalarını, baskı ve kısıtlamalarını ele aldı. Bir Yansılamanın Geleceği (1927) ve Musa ve Tektanncılık’ta (1939) din konusundaki şüpheciliğini açıkça ortaya koydu; Yahudilik’teki suçluluk duygusunun nesiller boyunca sürdüğünü ifade etti. Hayatı boyunca bilimsel çalışmaları nedeniyle akademik unvanlar dışında bir ödül almamıştı, ama bu popüler çalışmaları ona 1930’da Goethe Edebiyat Ödülü’nü kazandırdı.

Modern psikoloji ve psikiyatrinin temellerinden birini meydana getiren Freud’un düşünceleri bugün dünya çapında bir yaygınlık ve uygulama alam bulmuştur. Fakat daha teorinin başlangıç aşamalarında en yakın arkadaşları çeşitli zamanlarda onu terketmişlerdir. Freud, düşüncelerinin bütünlüğünün bozulması­na tahammül edemez, muhaliflerle kesinlikle uzlaşamazdı. Viyana Psikunalitik Topluluğu’ndan ilk kez 1911’de A.Adler ayrıldı. Onu 1912’de Stekel’in, 1913’te de Jung’un ayrılıkları izledi. Daha sonra O.Rank ve W.Reich gibi başkaları da psikanalizi temel alan, fakat farklı biçimlere sahip teoriler geliştirdiler, ama bunların hiç biri Freud’u ilk ayrılıklar kadar yıpratmadı.

Freud, psikanalizi kurumlaştırmaya ve onu kendisi olmadan da sürebilecek bir hale getirmeye çalışmıştı. 1908’de ilk uluslararası yıllık toplantı yapıldı. İlk periyodik psikanalitik yayın 1909’da yayınlandı; yayınevi ise 1918’de kuruldu. Freud, varlığın sürekli olup olmayacağı konusundaki belirsizlik hakkında gerçekçiydi. 1912’de hareketin sonrasıyla ilgilenmek üzere altı sadık müridine gayrıresmi ve gizli bir komite kurdurdu.

1923’de çene kanserine yakalandı, çenesine konulan protez nedeniyle konuşması güçleşti, kendisine uygulanan ağrılı tedaviler enerjisinin büyük bölümünü almaya başladı. Fakat yine de ölümünden birkaç hafta öncesine kadar yazmayı ve hasta görmeyi ısrarla sürdürdü. 23 Eylül 1939’da Londra’da öldü.

Erol GÖKA – SBA

Sitede Ara