Şeyhülislam Dürrizade'nin Fetvası ve Ankara'nın Karşı Fetvası

Şeyhülislâm Dürrizâde Abdullah Efendi’nin Fetvâsı


1. Fetvânın Veriliş Nedeni

İstanbul Hükümetleri özellikle Damat Ferit Paşa Hükümeti, Anadolu’daki milli harekatın gelişmesini önlemek için çeşitli yolları denemekten kaçınmamıştır Nitekim Damat Ferit Paşa Hükümeti, daha Sivas Kongresi’nden önce böyle bir mücadeleye girişmişti. O, Haziran 1919’da vali ve mutasarrıflara gönderdiği telgrafta, milli ordu teşkilinin yasaklandığını bildirerek buna uymayanlara pek insafsız davranılmasını, gerekirse İstanbul Divan-ı Örfi’ye gönderilmesini emretti (1).

Öte yandan Damat Ferit Paşa Hükümeti, her ne surette olursa olsun Sivas Kongresi’nin toplanmasına engel olmak istemişti. Bunun için Ali Galip adında birisi Harput Valiliği’ne tayin edilerek Sivas Kongresi’ni basmaya ve üyelerini tevkif etmeye memur edilmişti (2).

Ayrıca Anadolu’da Mustafa Kemal Paşa önderliğinde gelişen milli harekat sebebiyle çaresizliğe düşen İstanbul Hükümeti, bazı Şehzadeler başkanlığında (3) taşraya “Heyet-i Nasihalar” göndermişti (4). Hükümet Başkanı Damat Ferit’e göre bu heyetler, halka Padişah’ın selamlarını ve onun kendilerini düşünmekte olduğunu bildireceklerdi (5). Böylece İstanbul Hükümeti, kendi otoritesini Anadolu’da artırmak istiyordu. Başka bir ifadeyle, Anadolu’da hükümet aleyhine doğabilecek milli cereyanları köreltmek niyetinde idi. Halkın hükümetten ziyade Padişah otoritesine olan saygısından dolayı, nasihat heyetlerinin başına özellikle şehzadeler verilmişti (6).

Bunlardan başka Damat Ferit’in, Mustafa Kemal Paşa’dan hoşlanmadığı açıktır. Onu asilikle ve hayalcilikle suçlar. Bu kadar güçlü Avrupa devletlerine karşı ordusu terhis edilmiş bir ülkenin hiç bir şey yapamayacağını, durum böyle iken Mustafa Kemal’in İtilâf devletlerini kızdırarak “Dostluk ve yumuşaklık” politikasıyla elde edebileceklerimizden de Türkleri mahrum bırakacağına inanmaktadır. Bu inancı o kadar kesindir ki, iki bin kişilik bir ordu ile Mustafa Kemal’in üzerine gitmeyi tasarlarsa da (7) İngilizler, buna iç savaş çıkar veya askerler Kuva-yı Milliye’ye katılır endişesi ile izin vermezler (8).

Bu arada Damat Ferit Paşa’nın Mustafa Kemal Paşa’ya karşı olan düşmanlığı had safhaya ulaşır. Öyle ki, Padişah Vahdettin’i Anadolu harekatından başka bir ifadeyle Milli Mücadele’de bulunanların başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere yaptıklarından habersiz bırakır (9).

2 Nisan 1920’de Salih Paşa’nın istifası (10) üzerine, Anadolu harekatı ve özellikle bu harekatın önderine düşman olan Damat Ferit Paşa, 5 Nisan 1920’de dördüncü defa Sadrazamlığa getirildi (11).

 

kuvvacilara-idam-fermani.jpg 28 296

Yeni Sadrazam, İngilizlerin Türklerin çoğunlukta oturduğu yerleri Türklere bırakacağına inanıyordu. Yeter ki, elimizi İngilizlere karşı kaldırmayalım. Damat Ferit Paşa, bu inançla bütün faaliyetlerini Kuva-yı Milliye’yi zayıflatmaya yöneltti (12). Bu cümleden olarak, Damat Ferit Paşa, 8 Nisan 1920’de İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiseri’ni ziyaret etti. O, bu ziyareti esnasında, Anadolu’ya karşı Padişah’ın nüfuzundan başka silah da kullanılacağını, İzmit, Bolu, Trabzon, Kayseri ve Harput bölgelerinde de bir takım ayaklanmalar meydana getirilebileceğini ifade etti. Bu arada Bandırma bölgesinde Kuva-yı Milliye’ye karşı savaşan Anzavur’un adamlarına depolardaki üniformaları dağıtmayı düşündüğünü açıklamış ve bu adamların İngilizlerce silahlandırılmasını istemişti. Ayrıca bazı kişilerin tutuklanmasını istemiş ve bunların isimlerini de İngilizlere vermişti (13).

Öte yandan Mart 1920 sonları ile Nisan 1920 başlarında, yeni bir yönetim merkezi olarak beliren Ankara’ya büyük bir göç başlamıştı. Öyle ki, Malta’ya sürgün edilmemiş mebusların yanısıra, pek çok asker ve bürokrat İstanbul’dan kaçarak Ankara’ya geliyorlardı. Böylece milli harekat her geçen gün daha da güçlenerek gelişiyordu (14).

Milli Mücadele lehindeki bu gelişme, işgal kuvvetleri yetkililerini rahatsız ediyordu. Şimdiye değin alınan önlemlerden de beklenilen netice alınamamıştı. Ancak geçen süre içinde Anadolu’nun müslüman halkının dinlerine son derece bağlı oldukları ve her meselenin dine göre izah edilmedikçe kabul etmeyecek bir hissiyat içinde bulundukları anlaşıldı. Bu nedenle Anadolu’nun saf halkını kandırmak için dini akideleri bir silah olarak kullanılmak istenildi (15). Neticede Kuva-yı Milliye’nin devlete ve Padişah’a asi olduğuna dair Şeyhülislâm Dürrizade Abdullah Efendi Fetva verdi. Ve “Fetva-yı Şerife” adıyla 11 Nisan 1920 tarihinde Devlet’in resmi organı olan Takvim-i Vekayi ile o tarihlerde İstanbul’da çıkan Peyam-ı Sabah gazetelerinde yayınlandı (16).

2. Fetvâ ve İçeriği

Tamamı beş fetvadan oluşan Şeyhülislam Dürrizâde Abdullah Efendi’nin Fetva-yı Şerife’si bugünkü dille şöyledir:

“Dünya düzeninin sebebi olan ve kıyamet gününe kadar Ulu Tanrı’nın daim eyleyeceği İslâm Halifesi Hazretleri’nin veliliği altında bulunan İslam memleketlerinde bazı kötü kimseler anlaşarak ve birleşerek ve kendilerine elebaşılar seçerek Padişah’ın sadık uyruklarını hile ve yalanlarla aldatmakta, yoldan çıkartmaktadırlar. Padişahın yüksek buyrukları olmaksızın asker toplamaktadırlar. Görünüşte askeri beslemek ve donatmak bahaneleriyle, gerçekte ise mal toplamak sevdasıyla, şeriata uymayan ve yüksek emirlere aykırı bir takım haksız ödemeler ve vergiler koymakta ve çeşitli baskı ve işkencelerle halkın mal ve eşyalarını zorla almakta ve yağmalamaktadırlar. Böylece insanlara zulmetmekte, suçlamakta ve Padişahın ülkesinin bazı köy ve şehirlerine saldırmak suretiyle tahrip ve yerle bir etmektedirler. Padişahın sadık tebaasından nice suçsuz insanları öldürmekte ve kan döktürmektedirler. Padişah tarafından atanmış bazı dini, askeri ve sivil memurları istedikleri gibi memuriyetten çıkarmakta ve kendi yardakçılarını atamaktadırlar. Hilâfet merkezi ile Padişah ülkesi arasındaki ulaştırmayı ve haberleşmeyi kesmekte ve devletin emirlerinin yapılmasına engel olmaktadırlar.

Böylece, hükümet merkezini tek başına bırakmak, Halifenin yüceliğini zedelemek ve zayıflatmak suretiyle yüksek Hilafet katına ihanet etmektedirler. Ayrıca Padişah’a itaatsizlik suretiyle devletin düzenini ve asayişini bozmak için düzme yayımlar ve yalan söylentiler yayarak halkı azdırmaya çalıştıkları da açık bir gerçektir. Bu işleri yapan yukarıda söylenmiş elebaşılar ve yardımcıları ile bunların peşlerine takılanların dağılmaları için çıkarılan yüksek emirlerden sonra bunlar, hala kötülüklerine inatla devam ettikleri takdirde işledikleri kötülüklerden memleketi temizlemek ve kulları fenalıklardan kurtarmak dince yapılması gerekli olup, Allah’ın “öldürünüz” emri gereğince öldürülmeleri şeriata uygun ve farz mıdır” Beyan buyrula?

Cevap: Allah bilir ki olur.

Dürrizâde El-Seyid Abdullah

Böylece Padişahın ülkesinde savaşma kabiliyeti bulunan müslümanların adil Hâlifemiz Sultan Mehmet Vâhdettin Han Hazretlerinin etrafında toplanarak savaşmak için yapacağı davet ve vereceği emre uymak suretiyle adı geçen asilerle çarpışmaları dince gerekir mi? Beyan Buyrula.

Cevap: Allah bilir ki gerekir.

Dürrizâde El-Seyid Abdullah

Bu takdirde, Halife Hazretleri tarafından sözü edilen asilerle savaşmak üzere görevlendirilen askerler, çarpışmazlar ve kaçarlarsa büyük kötülük yapmış ve suç işlemiş olacaklarından dünyada şiddetle cezayı, ahirette de çok acı azâbı hakk ederler mi? Beyan Buyrula.

Cevap: Allah bilir, ederler,

Dürrizâde El-Seyid Abdullah

Bu takdirde, Halife askerlerinden asileri öldürenler gazi, asilerin öldürdükleri şehit sayılırlar mı? Beyan buyrula.

Cevap: Allah bilir ki, sayılırlar.

Dürrizâde El-Seyid Abdullah

Bu takdirde, Padişah’ın asilerle savaşmak için verdiği emre itaat etmeyen müslümanlar, günahkar ve suçlu sayılıp şeriât yargılarına göre cezalandırılmayı hak ederler mi? Beyan buyrula.

Cevap: Allah bilir ki, ederler.

Dürrizâde El-Seyid Abdullah” (17).

Görüldüğü üzere, bu fetvâlarda; Milli Mücadeleyi başlatanların ve bu milli harekatı yönetenlerin hak-hukuk tanımayan hain, cani, bâğî, şâki, Hilafet ve Saltanatı yıkmaya teşebbüs eden kişiler oldukları, kişisel çıkarları için zorla halktan vergi aldıkları ve asker topladıkları, Padişahın gönderdiği memurları görevlerinden alarak yerlerine kendi adamlarını işbaşına getirdikleri, bu arada İstanbul ile bütün bağlantıları kestikleri, huzur ve sükunu bozmak için de yalan haberler uydurarak karışıklıklara sebep oldukları ifade edilmektedir.

3. Hangi Şartlar Altında Verildi?

Hoş görülecek bir yanı olmayan söz konusu fetvânın, bizzat Padişah Sultan Vahdettin’in istek, arzu ve iradesiyle çıktığını iddia edenler olduğu gibi (18), İngilizlerin baskısı ve zorlamasıyla verilmiş olduğunu ileri sürenler vardır (19).

Bu iki görüşten hangisi doğrudur? Meselenin aslı nedir? Bu sorulara cevap bulmak için henüz elimizde başka belge olmadığından görgü tanıklarının düşünceleriyle başlayalım.

Konuyla ilgili olarak Ahmet Reşit Bey (o tarihteki Damat Ferit Paşa hükümetinde Dahiliye Nazırı (İçişleri Bakanı) ve Şurâ-yı Devlet Reisi Vekili (Danıştay Başkan Vekili) şunları anlatmaktadır:

“Vaktiyle kendisinin umumi müfettişliğe bâ-ferman-ı âli, Anadolu’ya gönderdiği Mustafa Kemal Paşa’ya fetva ile zabt etmeği kurarak hadbehad (kendi kendine) Hareket-i Milliye aleyhinde sipariş etmiş olduğu fetvayı, Şeyhülislâm, kendisine (Sadrazam Damat Ferit Paşa’ya) tevdi’ etti. Öteden beri anlatışa göre, verildiği darbımesel hükmüne gelmiş olan fetvanın bilhassa Harb-i Umûmi (I. Dünya Savaşı) esnasındaki tantanalı iflasından sonra silâh gibi isti’malı kullananın hiffet-i muhakemesi (hafif düşünmesi)ni göstermekten başka bir şeye dayanmazsa da Anadolu’da Sû-i telakki edilerek (fena anlaşılacağından) aramızda husulini isteğimiz vilfâkı (aynı düşünceyi) işkal edebilir endişesiyle istimaline itiraz ettik. Damat Ferit, bu mesele üzerinde İngilizlerin musırr (ısrarlı) olduklarını ve bu ısrar karşısında fetva ilanını, Hariciye Nazırı (Dışişleri Bakanı) sıfatıyla kabul ve teahhüd ettiğini, binaenaleyh meclisce reddi, Düvel-i Mü’telefenin (İtilaf Devletlerinin) kabineye gösterdiği ehemmiyeti selbedeceğini tekrar etti. Fetvanın ecnebi ısrarı değil, garaz ve hakaret eseri olduğu malum bulunmakla beraber, bunun devletlerce duyulması, hatta duyulmamış olması mümkün değildi. Binaenaleyh Hey’et-i Vükelâce reddedilmesi bir maksad-ı hafi işrâb ederek (gizli emeli kapalı anlatarak) müttefiklerin kabine hakkındaki emniyetini haleldar edebilirdi. Bu emniyetin zevali ise aradığımız hidmet-i vataniyenin ifasına mani idi. Bu sebeple ileri gidemedik?” (20)

Öte yandan o tarihlerde İstanbul’da Sebilürreşad Mecmuası’nı çıkartan Eşref Edip Bey de; “O sıralarda İngilizlerin tazyiki artmıştı. Anadolu’da gelişmeye başlayan milli kıyama (milli harekata) karşı türlü türlü manialar ihdas etmeye uğraşılıyordu. Bu arada Anadolu’daki harekatın gayri meşruiyeti (meşru olmadığı) hakkında bir de fetva neşri için çok şiddetli tazyikte bulunuluyordu. Şeyhülislâm, Haydarızâde İbrahim Efendi idi. Anadolu’daki harekata taraftar idi. İngilizler, Hükümeti tazyik ederek (baskı yaparak) fetva istiyorlardı. Şeyhülislâm bu fetvayı vermeyerek görevinden ayrıldı. Yerine Dürrizâde Abdullah Efendi geçti. Her arzuya boyun eğebilecek bir insan olan Şeyhülislâm, istenen bu fetvaları, işgal kuvvetlerinin haddi aşmış zulüm ve baskıları altında verdi” diyordu (21).

İstanbul’un işgalinden (16 Mart 1920) sonra Ankara’ya kaçan (22) ve 27 Nisan 1920 günü TBMM’de bir konuşma yapan Fevzi (Çakmak) Paşa da İngiliz baskısını doğrulayarak şunları söylemektedir:

“Ancak tâbii malumatınız var, bu kabinenin (Damat Ferit Paşa Hükümeti) teşekkülü ile beraber temasa geldiğim gerek o kabine erkanından olan zevattan, gerekse Harbiye Nezaretinde bulunan bazı arkadaşlardan aldığım malumata nazaran o kabineye tazyik icra ettiler. Fetvayı veriniz diye. Nihayet o fetvayı aldılar. Malumunuz vechile o fetva İngiliz süngüsü ile alınmış, İslamı sinesinde birbirine düşürmek için ilk defa yazılmış acı bir vesikadır. Milletin hissi hakikat beyni (milletin gerçeği kavrayan hissi), ümit ederim ki, bundaki feceati görecek ve bunun ehemmiyeti sıfıra inecektir (Şüphesiz Sedaları)” (23).

Fevzi Çakmak’ın bu açıklamaları ve verilen diğer bilgiler fetvanın İngiliz baskısıyla alındığı yönündedir. Bu arada Damat Ferit de fetvanın İngiliz istek ve baskısıyla hazırlandığını belirtmektedir (24).

Bu açıklamalardan başka şu dört delil de İngiliz baskısını doğrular mahiyettedir:

“1- Damat Ferit, 2000 kişilik bir kuvvetle Kuva-yı Milliye üzerine gitmek istemişti. Ancak İngilizler, askerler Kuva-yı Milliye’ye katılır endişesi ile buna izin vermemişlerdi. Fetvaya bakıldığında bu İngiliz kaygısı ve bu kaygının doğuracağı sonuçların yok edilmek istendiği görülür. Özellikle Kuva-yı Milliye’ye katılmanın ve bunlarla savaşmanın günah olduğunun belirtilmesi bunun delilidir. Askerlerin Kuva-yı Milliye’ye katılmasından korkan İngilizler fetvayı bu şekilde çıkartmışlardır.

2- Damat Ferit Paşa Hükümeti’ne İngiliz baskısıyla yazdırılan bu fetva, yine İngiliz ve Yunan uçaklarıyla Anadolu’ya dağıtılmıştır.

3- Bu konuda önemli bir delil de Mustafa Kemal Paşa’nın kurdurttuğu Anadolu Ajansı’nın yayınladığı haberdir. Kazım Karabekir Paşa’nın belgelediği bu haber şöyledir:

“İngilizlerin İstanbul’da ve emirleri altında bulunan hükümet marifetiyle teşkilatı milliye aleyhine bazı fetvalar çıkartmak üzere istimal-i cebir ettikleri istihbar olunuyor. İşgali vuku bulan Millet Meclisi bir takım tevkifat ile mefluç bir hale getirilmeden Zat-ı Şahane’nin ve Millet Meclisi’nin müzahiri itimad olan bir heyet-i vukela iş başında iken böyle fetvalar elde etmeye muvaffak olamayan İngilizlerin işgal ile Zât-ı Şahane’yi esir ve Salih Paşa kabinesinin cebren iskat ettikleri ve Millet Meclisi’ni keenlemyeküm (yok) hükmüne koyup ve Ferit Paşa gibi sırf kendilerinin emrine tabi bir adamı sedarete çıkardıktan sonra efkar-ı umumiye’yi (kamuoyunu) iğfal maksadıyla bu gibi teşebbüslerde bulunmaları ve sırasıyla bir takım fetva ısdar etmeleri (yayınlatmaları) ihtimalden baidi (uzak) görülmez”. (Kazım Karabekir, İstiklâl Harbimiz, İstanbul, 1988, s. 595).

4- Amerikan gizli belgeleri, yayınlanan fetvanın İtilaf devletlerince dikte ettirildiği ve akıllıca olmadığını belirtiyor (Orhan Duru, Amerikan Gizli Belgeleriyle Türkiye’nin Kurtuluş Yılları, İstanbul, 1978, s. 88)” (25).

Görüldüğü üzere, fetvanın İngiliz baskısıyla Şeyhülislâm’dan alındığı aşikardır. Başka aşikar olan bir husus da, Damat Ferit Paşa’nın birinci derecede rol oynadığıdır. İngilizlerin destek ve baskısıyla dördüncü defa Sadrazamlık koltuğuna oturan Damat Ferit Paşa (26), “Anadolu birliğini içten yıkmak için her türlü tezvire” başvurdu. Buna “Emir-i Sultani’ye itaat etmeyen Müslümanlar”a ceza tehdidinde bulunan fetvalar da dahildir (27). Son zamanlarda akademisyenlerce yazılan kitaplarda da fetva konusunda Damat Ferit Paşa suçlanırken, Sultan Vahdeddin’in bu fetva ile ilişkisi bulunduğuna dair ifadelere yer verilmemektedir (28).

Netice olarak, Lütfi Simavi Bey’in (o tarihlerde Sarayda mabeyn başkatibi) ifadesiyle “Ferit Paşa (Anadolu’daki hareket-i vatanperveraneyi Düvel-i Mü’telifeye (İtilaf Devletleri’ne) karşı müessir bir silah gibi isti’mal edeceğine (kullanacağına), Kuvâ-yı Milliye’yi İttihatçılar tarafından teslih edilmiş (silahlandırılmış) eşkiya şeklinde göstermeye cehd ve güya te’dibi için fetvalar çıkartarak fırkalar ve hatta çeteler teşkil etti. Zeki zannettiğimiz Mehmed-i Sâdis (Padişah VI. Mehmet Vahideddin) de maateessüf eniştesinin elinde bir alet-i şer oldu. Ferit Paşa kendisine serfürü etmeyenleri (baş eğmeyenleri) İttihatçılıkla itham ve her tarafta İttihat Ocağı keşfetmek hastalığına uğradığından La-yuâdd (sayısız) hatalarda bulundu” (29).

Lütfi Semavi Bey’in bu görüşü, o tarihlerde Türkiye’de bulunmuş, Fransız bayan gazeteci Berthe Georges Gaulis tarafından da teyit edilmektedir (30).

II. Ankara Fetvası

1. Hazırlanış Nedeni

Yukarıda da söz edildiği üzere, Şeyhülislâm Dürrizâde Abdullah Efendi’nin fetvası, Hatt-ı Hümayûn ve Hükümet’in bildirisi ile birlikte 11 Nisan 1920’de resmen yayınlanmıştı. İstanbul matbuatından başka fetva ayrıca bin şekil ve kıyafette milyonlarca nüsha bastırılarak İngiliz ve Yunan uçaklarıyla Anadolu’nun el erişebilen her tarafına atılmıştı. Ayrıca hususi vasıtalarla her tarafa gönderilmesine çalışılmıştı. 26 Nisan 1920 günü İstanbul’dan Trabzon’a gelen bir yolcunun üzerinde Dürrizâde’nin fetvasıyla birlikte Hatt-ı Hümayûn ve Hükümet bildirisi çıkmıştır. Yine 27 Nisan 1920 tarihinde Trabzon’a torbalar içinde İstanbul fetvaları getirilmiştir (31). Hatta elden getirilen özel mektuplarla da, masum insanlar zehirleniyor ve bir takım tereddüde düşürülüyordu (32). Bu arada fetvaların Anadolu’ya ulaştırılmasına, İngiliz konsolos ve ajanları, Rum ve Ermeni teşkilatları da yardımcı oluyordu (33). Bu arada Karadeniz sahillerinden geçen İtilaf gemileriyle de fetvalar halka ulaştırılıyordu (34).

Fetva’nın Anadolu’da yayılmasını ve zararlarını önlemek için sıkı tedbirler alınmış ise de (35), bunda pek başarılı olunduğu söylenemez. 1920 Nisanı’nın ilk günleri, ülkenin işgalden kurtulabilmiş köşeleri, ayrı görüşlerin kavga sahnesi haline gelmişti. Bu yıkıcı fetvalar ve Bab-ı Âli’nin beyannameleri ile aldatılan halk, yer yer vatan kurtarıcılarının önüne dikilmişti. Anadolu’nun muhtelif yerlerinde ayaklanmalar başgöstermişti (36). Bu tehlikeli isyan hareketleri Ankara’nın yakınlarına kadar sirayet etmişti. Mustafa Kemal Paşa, bu durumu Nutku’nda şöyle anlatır:

“Bandırma, Gönen, Susurluk, Kirmasti (Mustafa Kemal Paşa), Karacabey, Biga dolaylarında, İzmit, Adapazarı, Düzce, Hendek, Bolu, Gerede, Nallıhan, Beypazarı dolaylarında, Bozkırda, Konya, Ilgın, Kadınhanı, Karaman, Çivril, Seydişehir, Beyşehir, Koçhisar dolaylarında, Yozgat, Yenihan, Boğazlıyan, Zile, Erbaa, Çorum dolaylarında, İmranlı, Refahiye, Zara, Hafik ve Viranşehir dolaylarında alevlenen karışıklık ateşleri, bütün memleketi yakıyor, hainlik, cehalet, kin ve bağnazlık dumanları bütün vatan göklerini yoğun karanlık içinde bırakıyordu. İsyan dalgaları, Ankara’da karargahımızın duvarlarına kadar çarptı. Karargahımızla şehir arasındaki telefon ve telgraf hatlarını kesmeye kadar varan kudurmuşcasına kasıtlar karşısında kaldık. Batı Anadolumuzun İzmir’den sonra, yeniden önemli bölgeleri de, Yunan ordusunun taarruzlarıyla çiğnenmeye başlandı” (37).

Türk Milli Mücadelesi için zor günler yaşanıyordu. İç ve dış ihanet, el ele vererek Anadolu’da bir kardeş kavgası çıkartmak suretiyle Türk’ü Türk’e kırdırtmak istiyorlardı. Durum her geçen gün daha da tehlikeli bir hal aldı. Milli harekatın başarısızlığı dahi söz konusu olabilirdi. Öyle ki, eldeki Kuva-yı Milliye ve Milli Mücadele taraftarı askeri birliklerden de firarların başladığı görülmektedir. 56. Fırka Kumandanı Bekir Sami Bey’in Ankara’ya ilettiği şu sözleri, meselenin vehametini göstermesi bakımından ilginçtir. “Eğer bu gece alelacele, Ankara vesaire baş müftüleri ve ulema-i meşhure-i İslâmiye (den) mukabil fetvalar alınmazsa Bursa vilayetinde pek ziyade kesb-i vehamet etmesi muhtemeldir” (38) diyordu. Bu üzücü gelişmeler, İstanbul’un fetvasına karşı en önemli tedbirin, mukabil fetvaların yayınlanması ile alınacağı gerçeğini ortaya koymuştu.

2. Fetvanın Hazırlanışı

Başta M. Kemal olmak üzere milli hareketin ileri gelenleri; “Padişah ve halife dahi esirdir. Makam-ı hilafet ve saltanatın tahlisi (kurtarılması) lâzımdır” (39), düşüncesinden hareketle; düşman elinde esir olan halifenin zor ve baskı kullanılarak böyle bir fetvanın yayınlattırıldığı, haliyle de bu fetvadaki hükümlerin geçersiz olduğu hususu üzerinde durdular. Ankara’da, bu ana fikirden hareketle bir fetva yayınlanması çalışmalarına başlandı. Neticede, Ankara Müftüsü ve aynı zamanda Ankara Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Reisi de olan Mehmet Rifat Efendi başkanlığında, Ankara’da bulunan beş müftü, dokuz müderris ve medrese müdürü ile altı kişilik ilmiye sınıfından müteşekkil toplam yirmi kişilik bir grup da bir fetva hazırladı (40).

Anadolu’daki milli harekatın meşru olduğu, Padişah ve Halife’nin dahi esir bulunduğu, düşman elinde esir olan Halife’ye zor ve baskı kullanılarak fetva yayınlatıldığı, haliyle bu fetvadaki hükümlerin geçersiz olduğu hususlarının dile getirildiği bu fetva da 19-22 Nisan 1920 tarihlerinde, Öğüt, İrade-i Milliye ve Açıksöz gibi Milli Mücadele yanlısı gazetelerde yayınlandı.

3. Ankara Fetvası

Müftü Mehmet Rifat Efendi ve diğer ulema tarafından onaylanan Ankara Fetvası bugünkü dille aşağıda arzedilmiştir (41).

“Dünyanın nizâmının sebebi olan İslâm Halifesi Hazretlerinin halifelik makamı ve saltanat yeri olan İstanbul, mü’minlerin emirinin (Padişahın) rızasına aykırı olarak müslümanların düşmanı olan düşman devletler tarafından fiilen işgal edilerek, İslâm askerleri silahlarından uzaklaştırılıp, bazıları haksız olarak şehit edilmiş, Halifelik merkezini koruyan bütün istihkâmlar, kaleler, savaş aletleri zapt edilmiş ve resmi işleri yürüten ve İslâm Ordusunu donatmakla görevli Bab-ı Ali’ye (Başbakanlık) ve Harbiye Nezâretine el konmuştur. Bu suretle Halife, milletin gerçek menfaatleri uğrunda tedbir almaktan fiilen men’ edilmiştir. Sıkıyönetim ilân edilip harp divanları kurulmuş, İngiliz kanunları uygulanarak kararlar verilmek suretiyle Halife’nin yargı hakkına müdahale edilmiştir.

Yine Halife’nin rızası olmadığı halde, Osmanlı toprakları olan İzmir, Adana, Maraş, Antep ve Urfa taraflarına düşmanlar saldırıp oradakileri müslüman olmayan uyruklarımızla el ele vererek İslâmları toptan yok etmeye, mallarını yağmalamaya ve kadınlarına tecavüze, müslüman halkın bütün kutsal inançlarına hakarete kalkışmışlardır.

Anlatılan şekilde hakarete ve esirliğe uğrayan Halifelerini kurtarmak için, ellerinden geleni yapmaları bütün Müslümanlara farz olur mu?

Cevap: Tanrı (Allah) en iyi bilir ki, olur.

2. Bu suretle, Halifeliğin meşru hakkını elinden alanlardan kurtulmak ve fiilen saldırıya uğrayan vatan topraklarını düşmandan temizlemek için uğraşan ve çalışan İslâm halkı Şeriatça Tanrı (Allah) yolundan ayrılmış olurlar mı?

Cevap: Tanrı (Allah) en iyi bilir ki, olmazlar.

3. Halifeliğin gasbedilen haklarını geri almak için düşmanlara karşı açılan mücadelede ölenler “Şehit”, kalanlar “gazi” olurlar mı?

Cevap: Tanrı (Allah) en iyi bilir ki, olurlar.

4. Bu suretle din uğrunda savaşan ve görevini yapan halka karşı düşman tarafını iltizâm ederek İslâmlar arasında silâh kullananlar ve adam öldürenler şeriat bakımından en büyük günahı işlemiş ve fesatçılık işlemiş olurlar mı?

Cevap: Tanrı (Allah) en iyi bilir ki, olurlar.

5. Bu suretle aslında istemediği halde düşman devletlerinin zoru ve kandırması ile, olaylara ve gerçeğe uymayarak çıkarılan fetvalar, müslümanlar için şeriatça dinlenir mi ve ona uyulur mu?

Cevap: Tanrı (Allah) en iyi bilir ki, uyulmaz” (42).

4. Ankara Fetvâsı’nın Anadolu Ulemasınca Onaylanması

Ankara Müftüsü ve aynı zamanda Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı Mehmet Rifat Efendi’nin imzasını taşıyan Ankara Fetvası, 14 Nisan 1920 tarihinde hazırlanmıştır (43). Bu fetva 16 Nisan 1920’de de Heyet-i Temsiliye Başkanlığı’nca Anadolu’ya gönderilerek bütün müftülüklere tebliğ edilmesi ve bunu her müftünün onaması talep edildi. Ayrıca bu konuda mülki ve askeri yetkililerin yardımcı olması istenilmiştir (44). Bu arada fetva, 19-22-25 Nisan 1920 tarihlerinde Öğüt, İrade-i Milliye ve Açıksöz gibi milli harekat yanlısı gazetelerde yayınlandı.

Ankara’dan vilayetlere gönderilen söz konusu fetva, Anadolu’nun çeşitli yönetim merkezlerindeki milli harekat yanında yer alan, dâvâya inanan müftü ve diğer din bilginlerince hemen onandığı ve imzalandığı görülmektedir. Bu cümleden olarak, 26 Nisan 1920’de Eskişehir Mutasarrıfı Feridun imzasıyla Ankara’ya şu bilgi sunuluyordu. “Ankara Müftülüğü’nden tastir kılınan (yazılan) fetvâ-yı şerife, mezkür liva ve mülhakatı müftü efendileri tarafından tasdik ve zirine vaz’ı imza edildiği, berâ-yı malumat (bilgi vermek için) arz olunur” (45).

İrade-i Milliye gazetesinin 22 Nisan 1920 tarihli nüshasında başta milletvekili din âlimleri olmak üzere 98 ulemanın isimleri verilmiştir. Yine aynı gazetede, Afyon Karahisar Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ne atfen, “Ankara Müftülüğü’nden İ’ta ve ulema-yı İslamiye tarafından tedkik ve tasvip buyurulan Fetvâ-yı Şerife’nin muvâfık, Şer’i Şerife (uygun) bulunduğu cemiyetimizin müracaat-ı mahsusası üzerine” en faziletli ulema tarafından tasdik edildiği haber veriliyordu. Aynı haberde ” Fetvâ-yı Şerifenin Bursa ulemasından otuzdokuz zât tarafından tasdik ve zirîne (altına) vaz’ı imza edilmiş olduğu” yazılmıştır. Keza gazetedeki bu haberde “Sivas ve mülhakatı Müftülüğünce dahi tasdik olunmuştur” denildikten sonra, ” Sair Vilayet ve livâlar müftülüklerince dahi tasdik olunduğu mevsûken haber” alındığı bildiriliyordu” (46).

Nihayet, Anadolu’nun çeşitli vilayet ve kaza müftüleri ile din alimlerinden dâvâya inanan 152’yi aşkın kişinin, “Bervech-i bâlâ fetavâ-yı şerife, Şer’i Şerife uygundur” sözleriyle Ankara Fetvası’nın tasvip ve tasdik edildiği Hakimiyet-i Milliye gazetesinin 5 Mayıs 1920 tarihli nüshasında yayınlanarak bütün yurda duyuruluyordu (47). Ayrıca söz konusu fetvâ İstanbul’a da gönderilerek burada münteşir gazetelerde yayınlatılmıştır. Böylece İstanbul halkı da aydınlatılmaya çalışılmıştır (48).

Sonuç olarak, pek çok müftü ve din alimi, Ankara fetvasını isteyerek ve ondaki ifadelere inanarak imzalamışlar ve tasdik etmişlerdir. Çünkü onların pek çoğu milli faaliyetin planlandığı ve yürütüldüğü Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinin başkanlıklarında ya da idare heyetlerinde bulunuyorlardı.

III. İstanbul ve Ankara Fetvalarının Karşılaştırılması

İstanbul fetvasının hareket noktası; Anadolu harekatının, “Huruc Alessultan” yani Sultan ve Padişaha karşı yapılan bir ayaklanma hareketi olarak görülmesidir. Bu arada Kuva-yı Milliye kötüleniyor ve Padişahın sadık tebaasına zulüm edenlerin katledilmeleri gerektiği ileri sürülüyordu. Ayrıca fetvada Kuva-yı Milliye’ye karşı savaşırken ölenlerin şehit olacakları da belirtiliyordu.

Ankara Fetvası, “Padişah ve Halife dahi esirdir. Makam-ı hilafet ve Saltanatın kurtarılması lazımdır” noktayı nazarından hareketle hazırlanmıştır. Fetvada düşman elinde esir olan halifenin zor ve baskı kullanılarak bir fetva yayınlattırıldığı, haliyle de bu fetvadaki hükümlerin geçersiz olduğu hususları üzerinde duruluyordu.

Her iki fetva, genel olarak karşılaştırıldığı zaman bile aralarındaki fark, açık şekilde görülecektir. Öyle ki, İstanbul fetvası delil olarak sadece bir ayete dayandırılmıştır (49). Verilen bu ayetle, Anadolu’daki “bâgî” (asi) lerin saldırıda bulundukları ima edilmek isteniyordu. Halbuki Ankara’dan böyle bir saldırının sözkonusu olmadığı gibi bilâkis yukarıda açıklandığı üzere padişah ve halifenin esaretten kurtarılması için; lüzumlu çalışma yapılmalı, hakiki düşman olan işgal devletlerine karşı birlik ve beraberlik sağlanmalı, onlara karşı mücadele edilmeli düşüncesi teberrüz ettiriliyordu. Bu nedenle de; Ankara fetvâsında gösterilen sebepler, verilen icazetler, hükümler daha gerçekçi ve Şer-i Şerife uygun olmasından dolayı da dini yönü daha kuvvetlidir. Her fetvaya delil olması bakımından meşhur İslâm fıkıh ve fetvâ kitaplarından (50) misaller veriliyordu. Bu arada, fesat yayan İstanbul fetvasını çıkaranların “Şer’an” ne kadar büyük bir kötülük içinde oldukları; “fesat çıkarmak, adam öldürmekten daha kötüdür”, mealindeki Bakara Suresînin 91. ayeti ile teyid ediliyordu (51).

Açıklamalarımızdan da anlaşılacağı üzere İstanbul fetvâsında taraflı, kasıtlı, eksik hatta yanlış bilgiler isnad edilerek hükümler verilmiş, daha önemlisi, ciddi dini delil gösterilememiştir. Bu yüzden inandırıcılık yönü zayıf kalmış, fakat Halifelik makamının nüfuzu iyi kullanılmıştı. Daha önce de ifade edildiği üzere Ankara Fetvası, gerçekleri daha iyi aksettiren ve “Hareket ve esirliğe maruz kalan İslâm Halifesi’nin kurtarılması” esasından hareket edilerek Şer’i Şerife uygun ve ikna edici delillere dayandırılmıştır (52).

Bunlardan başka, İstanbul Fetvası sadece Şeyhülislâm Dürrizâde Abdullah Efendi’nin imzasıyla yayınlandığı halde; Ankara Fetvası ise, Müftü Mehmet Rifat Efendi’nin imzasını tasdik eden 152’den fazla din aliminin imza ve tasdikleriyle teyid edilerek yayınlanmıştır.

IV. Ankara Fetvâsı’nın Milli Birliği Bağlamadaki Önemi

İstanbul fetvasında taraflı, kasıtlı, eksik, hatta yanlış bilgiler isnat edilerek hükümler verilmiş olması, daha önemlisi, ciddi dini kaynak gösterilemediğinden inandırıcılık yönü zayıf kalmış bununla birlikte daha önce de belirtildiği gibi, Halifelik makamının nüfuzu kullanılarak Anadolu’nun çeşitli yerlerinde Milli Mücadele aleyhinde ciddi tehlikeler arzeden isyanlar çıkarılabilmişti.

Ancak, Ankara Müftüsü M. Rifat Efendi başta olmak üzere, Ankara ulemasının hazırladığı fetva, gerçekleri daha iyi aksettiren, “hakaret ve esirliğe maruz kalmış bulunan İslâm Halifesinin kurtarılması” temel inancından hareketle, Şer’i Şerife uygun, ikna edici delillere dayanan, ilmi kariyer ve dini bilgilerin de otoritelerinden şüphe edilemeyecek kadar mesleğinin erbabı ulema tarafından hazırlanmıştır. Bu fetva, Anadolu’nun pek çok yerinde yine bu konuda söz sahibi yetkililer tarafından da tetkik edildikten sonra samimiyetle kabul edilmiş ve imzalanmıştır (53).

Pek çok Müftü ve din alimlerinin, ulusal harekatı destekledikleri veya bizzat milli faaliyetlerin içinde bulundukları Anadolu halkı tarafından bilinmekteydi. Onun için, söz konusu ulema tarafından hazırlanan ve tasdik edilen Ankara Fetvâsı etkili olmuştur. Bu arada Ankara Fetvâsı’nı hazırlayan Müftü Mehmet Rifat Efendi’nin, ulusal harekat önderi Mustafa Kemal Paşa ile birlikte çalışmasının, ayrıca Mustafa Kemal Paşa’nın yerinde ve zamanında verdiği talimatla fetvânın değişik bölgelere ulaştırılması ve yöneticilerin özellikle komutanların aldıkları emirlere uygun hareket etmelerinin rolünü de unutmamak gerekir (54).

Böylece İstanbul Fetvâsı’nın milli harekat için arzettiği büyük tehlike önemli ölçüde bertaraf edilmiş ve isyanlar bastırılmıştır. Müftü ve Ulemanın “?Bervechi bâlâ (yukarıdaki) Fetvâ-yı Şerife, Şer’i Şerife muvafıktır” sözleri, Şeyhülislâm’ın fetvasını hükümsüz kılmış ve Anadolu’daki birliği pekiştirmiştir.


DİPNOTLAR

(1) ATASE Arş., Kl: 243, D: 16, Fh: 84.

(2) Bkz., Nutuk, C. I, s. 81 vd.

(3) Şehzade Cemalettin Efendi Trakya’yı, Şehzâde Abdurrahim Efendi de Bursa’dan başlayarak Ege, Konya ve Kilikya bölgesini dolaşacaktı (C. Bayar, Ben de Yazdım, C. 6, s. 1760 vd.).

(4) M. Tayyib Gökbilgin, Milli Mücadele Başlarken, C. I, Ankara, 1959, s. 64.

(5) Sina Akşin, İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele, İstanbul, 1983, s. 250. Celal Bayar’a göre bu heyetler “halka, Sultan Vahdettin’in mesajını okuyacaklar, selamını- kendi deyimleriyle- Selam-ı Şahaneyi müjdeleyeceklerdi. Devlet ve milletin mukaddes hukukunu korumaya çalışacaklardı. Güdülen asıl maksat ise, Osmanlı padişah ve hanedanının, Meşrutiyetin ilanıyla kırılan nüfuzunu artırmak, meşrutiyet devrini ve özellikle I. Dünya Savaşı’nın (1914-1918) sorumluluğunu taşıyan eski hükümeti halk nazarında kötülemekti (C. Bayar, a.g.e., C. 6, s. 1760).

(6) Rahmi Apak, İstiklal Savaşında Garp Cephesi Nasıl Kuruldu, İstanbul, 1942, s. 65.

(7) Damat Ferit’in bu tasarısı, 18 Nisan 1920 tarihinde fiiliyata geçecektir. Anadolu’daki milli hareketin ayaklanmalarla yok edilemeyeceğini anlayan İstanbul Hükümeti, daha düzenli, daha büyük kuvvet oluşturmaya karar vermiştir. Bu nedenle, 18.4.1920’de Kuva-yı Milliye’ye karşı savaşmak üzere Kuva-yı İnzibatiye kararnamesi çıkarılmıştı. Bu kararname ile Kuva-yı İnzibatiye’nin alay komutanlarına 150, tabur komutanlarına 100, yüzbaşılara 90, başçavuşlara 40, erlere 30 lira maaş verilmesi kararlaştırılmıştı. O tarihlerde Anadolu’da Kuva-yı Milliye’ye mensup bir subayın maaşı 40 lira idi. Kuva-yı İnzibatiye Komutanlığına, ordu komutanı yetkisi ile Süleyman Şefik Paşa atanmıştır (ATASE Arş., Kl: 492, D: 42 (70), Fh:1, 5).

(8) Mehmet Kafkas, Milli Mücadele’de Öncüler I, Nil Yayınları, İzmir, 1991, s. 89-90. Ayrıca bkz., Gotthard Jaeschke, Türk Kurtuluş Savaşıyla İlgili İngiliz Belgeleri, 2. Baskı, Ankara, 1956, s. 142.

(9) Mesela; Saray’da Milli Mücadele’yi destekleyen gazeteleri görünce Damat Ferit Paşa, “Bu gazeteler buraya kadar çıkmamalıdır. Padişah tarafından okunacak gazete Sabah gazetesi ile bir dereceye kadar İkdam gazetesidir” (Ali Fuat Türkgeldi, Görüp İşittiklerim, Ankara, 1984, s. 244).

Ankara halkının başta Müftü Mehmet Rifat Efendi olmak üzere ileri gelenleri, 5 Eylül 1919’da Padişaha telgraf çekerek Kurban Bayramını kutlamak istemişlerdi. Fakat Sadrazam Damat Ferit Paşa, anılan telgrafı “Padişahla vasıtasız görüşülemeyeceği” gerekçesiyle kabul etmemişti (ATASE Arş., Kl: 1386, D: 4, Fh: 14/1-2).

Yine Heyet-i Temsiliye’nin Damat Ferit’i şikayet telgrafı Damat Ferit tarafından Padişaha arzedilmemiştir. Bunun üzerine de Mustafa Kemal Paşa, İstanbul Hükümeti ile haberleşmeyi bir süre kesmiştir (Selahi Sonyel, Türk Kurtuluş Savaşı ve Dış Politika, C. I, Ankara, 1973, s. 139).

Veliahd Abdülmecit de, Damat Ferit’in Padişah Vahdeddin’i kandırdığını iddia ederek Onun Padişah ile milleti arasına perde çektiğini belirtmektedir. (A. F. Türkgeldi, a.g.e., s. 202). Bu arada İstanbul’dan dönen Trabzon Mevki Kumandanı, Sadrazam Damat Ferit Hükümeti’nin padişahı korkuttuğunu, kandırdığını, Sultan Vahdeddin’in Mustafa Kemal ve arkadaşlarının yaptıklarından habersiz olduğunu, Kazım Karabekir Paşa’ya anlatmıştır (Kazım Karabekir, İstiklal Harbimiz, İstanbul, 1988, s. 94).

(10) Salih Paşa, 8 Mart 1920 tarihinde Sadrazamlığa atanmıştı. Salih Paşa, hükümet ettiği 23 günlük süre içinde Anadolu harekatını destekleyici bir tutum sergilemiştir. Bu arada Salih Paşa, İtilaf Devletlerinin özellikle İngilizlerin Kuva-yı Milliye’yi kınama isteklerine de karşı çıkmıştır. Böylece Salih Paşa Hükümeti, Kuva-yı Milliye’yi kınamadığı ve bu harekata karşı başarısız kaldığı gerekçesiyle İtilaf devletlerince istifa etmek zorunda bırakıldı (Rahim Balcıoğlu, Fevzi Çakmak, İstanbul, 1977, s. 64; Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam Mustafa Kemal, İstabul, 1981, c. 2, s. 284.)

(11) Damat Ferit Paşa, beş defa Sadrazamlığa atanmıştır. İlk hükümeti 4 Mart 1919- 16 Mayıs 1919, ikinci hükümeti 19 Mayıs 1919- 20 Temmuz 1919, Üçüncü hükümeti 21 Temmuz 1919-1 Ekim 1919, Dördüncü hükümeti 5 Nisan 1920-31 Temmuz 1920), Beşinci ve sonuncu hükümeti 31 Temmuz 1920-17 Ekim 1920.

(12) M. Kafkas, a.g.e., s. 158-159.

(13) Bilal Şimşir, İngiliz Belgelerinde Atatürk (1919-1938), Ankara, 1973, c. 2, s. 26-29, 93.

(14) Tuncer Baykara, Milli Mücadele, Ankara, 1985, s. 65.

(15) Celal Bayar, Atatürk’ten Hatıralar, İstanbul, 1955, s. 43.

(16) Takvim-i Vekayi, 11 Nisan 1336/1920, No: 3824; Peyam-ı Sabah, 11 Nisan 1336/1920, No: 493. Ayrıca bkz., ATASE Arş., Kl: 525, D:129, Fh: 1-1.

(17) Ergün Aybars, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi, İzmir, 1987, C.I, s. 369-370. Ayrıca sadeleştirilmemiş şekli için bkz., Ek: I.

(18) C. Bayar, Atatürk’ten Hatıralar, s. 43-46; Naşit Hakkı Uluğ, Hemşehrimiz Atatürk, 2. Baskı, Yenilik Matbaası, İstanbul, 1973, s. 130; Lord Kınross Atatürk-Bir Milletin Doğuşu, Çev. Necdet Sonder, 8. Baskı, Sünbül Basımevi, İstanbul, 1981, s. 334; Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu, Çev. Metin Kıratlı, TTK Basımevi, Ankara, 1970, s. 251.

(19) Hayrettin Abidin, Tarihte Ankara İstiklal Harbi ve Bursa Hatıratı, Suhulet Kütüphanesi, Ankara, 1934, s. 43; Yunus Nadi, Birinci Büyük Millet Meclisi’nin Açılışı ve İsyanlar, İstanbul, 1955, s. 239; Yunus Nadi, Kurtuluş Savaşı Anıları, İstanbul, 1978, s. 239; Fahri Belen, Türk Kurtuluş Savaşı, Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara, 1983, s. 162; Tevfik Bıyıkoğlu, Atatürk Anadolu’da, Ankara, 1955, s. 57.

(20) İbnü’l-Emin Mahmud Kemal İnal, Osmanlı Devrinde Son Sadrazamlar, XIII. Cüz, 2. Baskı, İstanbul, 1965’ten naklen B. Sakallı, a.g.e., s. 100-101.

(21) Eşref Edip, Sebilürreşad, C.10, Sayı: 238, s. 202.

(22) Fevzi Paşa’nın Ankara’ya kaçışı ile ilgili bilgi için bkz., Ali Fuat Cebesoy, Milli Mücadele Hatıraları, Vatan neşriyatı, İstanbul, 1955, s. 367-372.

(23) TBMM Zabıt Ceridesi, C.I, s. 92.

(24) G. Jaeschke,? İngiliz Belgeleri, s. 153.

(25) M. Kafkas, a.g.e., s. 163-164.

(26) Bkz., M. Kafkas, a.g.e., s. 157-159.

(27) C. Bayar, Atatürk’ten Hatıralar, s. 46. Atatürk, bu konuda; “Damat Ferit Paşa Hükümeti ve İstanbul’da bütün yıkıcı ve hain örgütlerin kurduğu birlik ve bu birliğin Anadolu içindeki ayaklanma örgütleri ve bütün düşmanlar ve Yunan ordusu, elbirliği ile bizi yıkmak için çalışmaya başladılar. Bu ortak saldırı siyasetinin yönergesi Padişah ve Halife’nin içinde düşman uçakları da bulunan her türlü araçlarla yurda yağdırdığı Padişah’a karşı ayaklanma fetvası idi?” demektedir (Nutuk, C. II, s. 227).

(28) Mesela Prof Dr. Ahmet Mumcu, Türk Devriminin Temelleri ve Gelişimi, 4. Baskı, Sevinç Matbaası, Ankara, 1976, adlı çalışma, s. 62’de Damat Feritle birlikte Sultan Vahdeddin’i suçlarken, daha sonra kaleme aldığı Açık Öğretim Fakültesi için hazırlanan, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi I, adlı eserinde (s. 87), önceki düşüncesinden vazgeçerek sadece Damat Ferit’i suçlamaktadır. Aynı şekilde Prof. Dr. Ergün Aybars, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi, (C.I, İzmir, 1987) adlı kitabında (s. 195-196) Damat Ferit’i suçlamaktadır.

(29) İ.M.K. İnal, a.g.e., s. 2065’ten naklen B. Sakallı, a.g.e., s. 101.

(30) “Padişaha gelince, O, Damat Feritle olan dostluğu, çok sevdiği hemşiresi Prensesle, Mustafa Kemal’e duyduğu hayranlık arasında sallanmaktadır. Fakat İngiliz Yüksek Komiserliği onun tereddütlerine bir son vermekte gecikmedi” (Berthe Georges-Gaulis, Kurtuluş Savaşında Türk Milliyetçiliği, Çev. Cenap Yazansoy, İstanbul, 1981, s. 81).

(31) ATASE Arş., Kl: 299, D: 4, Fh: 136.

(32) N.H. Uluğ, a.g.e., s. 136.

(33) Ş.S. Aydemir, a.g.e., C. 2, s. 286, Ermeni ve Rum cemiyetlerinden bazıları şunlardır:

Taşnaksûtyun, Hıncak, Rum Pontus, Trakya Cemiyeti, Mavri Mira, Küçük Asya Cemiyeti, Rum Edebi, Matbuat Cemiyeti, Rum Müdafaa-i Milliye, Mukaddes Anadolu Rum, Rum Muhacirin Cemiyeti gibi cemiyetlerdi. Bkz., Yücel Özkaya (Doç. Dr.), “Ulusal Bağımsızlık Savaşı Boyunca Yararlı ve Zararlı Dernekler”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Sayı: 10 (Kasım, 1987), s. 171-174.

(34) Meselâ Cide Müftüsü Hüseyin Efendi, Cide yakınlarından geçen gemilerden elde ettiği fetvaları halka dağıtmıştır. Kastamonu Valisi Cemal Bey’in yerinde aldığı tedbirlerle, bu din adamının Milli Mücadele aleyhindeki çalışmaları önlenmiştir (Bkz., Nurettin Peker, 1918-1923 İstiklal Savaşı’nın Vesika ve Resimleri İnönü Sakarya ve Dumlupınar Zaferlerini Sağlayan İnebolu ve Kastamonu Havalisi, Gün Basımevi, İstanbul, 1955, s. 170-171.

(35) Bkz., HTVD, C.10, Sayı: 35, vesika: 875.

(36) Bu ayaklanmaları yönetenler de; Bayburt’un Şeyh Eşref’i, Yozgat’ın Şer’iye Hakimi Hafız Şehabı, Bolu ve Gerede olaylarının Kör Ali Hocası, Düzce’nin Ahmet Hocası, Biga’nın Anzavur çetesi ile birleşen Gavur İmamı, Konya ve Bozkır ayaklanmalarının Zeynel Abidin Hocası idi. Onlara bağlı olanlar ise, öldürdükleri subayları ve idare amirlerini soyarken “Şeyhülislamın fetvası yerine geldi”, diye bağıran cahillerdi (Mustafa Çalışkan, Kurtuluş Savaşı Sırasında Din Faktörü, AÜTİTE Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 1990, s. 92).

(37) Nutuk, C.II, s. 303.

(38) HTVD, Sayı: 35, Vesika No: 875.

(39) Y. Nadi, Birinci BMM’nin Açılışı ve İsyanlar, s. 39.

(40) Bayram Sakallı, Ankara ve Çevresinde Milli Faaliyetler, Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara, 1988, s. 102-103.

(41) M. Rifat Efendi’nin dosyasında bulunan “Fetva-yı Şerife” suretinde şöyle denilmektedir.

1. “Nizam-ı Âlem olan Halife-i müslimîn, edâmellahu Hilâfetehu ve Şevketehû ilâyevmiddin Hazretlerinin makam-ı Hilâfet ve makarr-ı Saltanatı olan İstanbul; Emirülmü’minin hilaf-ı marzası olarak a’da-i müslimin olan düvel-i muhasıma tarafından fiilen işgal edilerek asakir-i İslâmiyye eslihasından tecrid ve bazıları bigayrihak katl ve makarri Hilafetin muhafazasını kâfil bilcümle istihkâmat ve kılâ’ ve vesâit-i saire-i harbiye zapt ve muamelâtı resmiyeyi tedvire, cüyüş-i müslimini techize memur olan Babıâli’de (Harbiye) Nezaretine vaz’ı yed edilerek Halifeyi menafi-i hakikiye-i milleti zâmin tedabir ittihazından fiilen men’ ve idare-yi örfiye ilân ve divanı harpler teşkili ile İngiliz Kavânini tatbikan muhakeme ve tecziye etmek suretiyle Halifenin hakk-ı kazasına müdahale ve kezalik hilâfı marza-i Hilâfetpenâhi olarak ecza-i memalik-i Osmaniye’den İzmir, Adana, Maraş, Ayıntep, Urfa ve havalisine düşmanlar tarafından tecavüz edilerek tebea-i gayri müslime ile bi’l-iştirak İslamları katliam ve mallarını nehbü gâred ve muhazzeratına tecavüz ve mukaddesat-ı müslimini tahkir eder olduklarında bervechi meşruh maruz-i hakaret ve esaret olan Halife-i müsliminin istihlâsı hususunda kudreti mümkünelerini sarfetmek bilûmum müslimine farz olur mu?

– El Cevap, olur?

2. Bu suretle hukuku meşruasını ve Halifenin kudret-i maneviyesini istirdat ve bilfiil maruz-u tecavüz olan memâlik’i mezbureyi düşmandan tathir için mücadele ve mücahede eden cumhur-u müslimîn şer’an baği olurlar mı?

– El Cevap, olmazlar?

3. Bu suretle düşmanlara karşı açılan mücahedede vefat edenler şehit ve berhayat olanlar gazi olurlar mı?

– El Cevap, olurlar?

4. Bu suretle mücahede ve vazife-i diniyesini ifa eden cumhuru müslimine karşı düşman tarafını bililtizam müslimîn beyninde ika-ı fitne ederek, istimal-i silâh eden müslimin şer’an ekber’i kebâiri mürtekip ve baği olurlar mı?

– El Cevap, olurlar?

5. Bu suretle düveli muhasımanın ikrah ve iğfali ile vakıa ve hakikate gayrı muvafık olarak sâdır olan fetvâlar cumhuru müslimîn için şer’an mutâ ve ma’mûlün bih olur mu?

– El Cevap, olmaz?” (bkz., Ek: II).

(42) Sebahattin Selek, Milli Mücadele, İstanbul, 1982, C.2, s. 768-769; M.Kafkas a.g.e., C. I, s. 164-165.

(43) Mustafa Fehmi Gerçeker, Karacabey’den Ankara’ya, TTK Basımevi, Ankara, 1982, s. 22.

(44) Heyet-i Temsiliye adına Mustafa Kemal Paşa imzasıyla gönderilen telgrafta; “Ankara Müftüsü ve Ulemasının verdiği Fetva-yı Şerife, imza sahipleri tarafından bugün Müftülüklere tebliğ edildi. Vilayet ve müstakil vilayetler ile kazalar müftü efendilerin de imza etmeleri suretiyle katılmalarının sağlanması münasip olur. Bölgeniz içerisindeki müftü efendilerin fetvaların asıllarının posta ile gönderilmekle birlikte şimdiden telgrafla isimlerinin bildirilmesi rica olunur” denilmektedir (ATASE Arş., Kl: 299, D: 13, Fh: 20).

(45) ATASE Arş., Kl: 312, D: 51, Fh: 154.

(46) İrade-i Milliye, 6 Mayıs 1336/1920’den naklen B. Sakallı, a.g.e., s. 106. Ayrıca bkz., ATASE Arş., Kl: 950, D: 1, Fh: 73. Aynı Arş., Kl: 312, D: 51, Fh: 154.

(47) Ayrıca bkz., Öğüt (Konya), 19 Nisan 1920 Pazartesi; Açıksöz (Kastamonu), 25 Nisan 1920 Pazar; Ertuğrul (Bilecik), 27 Nisan 1920 Salı; İzmir’e Doğru, 2 Mayıs 1920 Pazar.

(48) Y. Nadi, Birinci Büyük Millet Meclisinin Açılışı?s. 46.

(49) Hucurât Suresi Ayet: 9 “Eğer mü’minlerden iki topluluk birbiriyle savaşırsa aralarını düzeltiniz. Eğer biri diğerinin üzerine saldırırsa, saldıranlarla onlar Allah’ın buyruğuna dönmelerine kadar savaşınız?” Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Anlamı (meâli), 8. Baskı, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayını, No: 90, Ankara, 1983, s. 515).

(50) Beş fetvadan oluşan Ankara Fetvası’nın her birinin delili vardır.

Bunlar şöyledir;

1. “Ve’l Cihadu farz-u aynin in heceme’l-adüvvü tahrucu’l-mer’atü ve’l-abdü bila izni zevciha ve Seyyidihi (Keza fi’l-Kenzi ve fi’l-Bezzaziye) İmraetün müslimetün sübiyat bi’l-meşrıkı vecebe alâ ehli’l-mağribi tahlîsuhâ min’el-esâreti (Keza fi’l-Bahri’r-Raik)”

Türkçesi: Cihad, farz-ı ayındır (dinî bir görevdir). Şayet düşman hücum ederse (saldırırsa) kadın kocasından ve köle de efendisinden izin almadan cihada çıkar. Müslüman bir kadın, Doğu’da esir edilirse, Batı’dakilerin üzerine, O’nu esirlikten kurtarmak vacip olur, yani gerekir (Fahruddin Osman Ali ez-Zeyle’î, Tebyînü’l-Hakaik Şerh-u Kenzi’d-Dekaik, Bulak 1313’ten naklen Dâru’l-Mearife, Beyrut, c. 3, s. 241; Zeynü’d-din b. İbrahim b. Muhammed b. Nüceym, el-Bahru’r-Raik Şerh-u Kenzi’d-Dekaik, Kahire, 1311, c. 5, s. 78-79.

2. “El-Buğâtü Kavmün müslimûne, haracû an tâati’l-İman’il Hakkı bi gayr-i hakkın (Keza fi Mecmâul Enhur)

Türkçesi: Âsi (bağî) olanlar, meşru devlet başkanının emirlerine haksız olarak uymayan, karşı çıkan müslüman kişilerdir (Abdurrahman b. Şeyh Muhammed b. Süleyman, Mecma’ul-Enhur fi Şerh-i Mülteka’l-Ebhur, Matbaa-i Osmaniye, C.2, Dersaadet, 1327, s. 707. Ayrıca bkz., İbrahim Muhammed b. Muhammed b. İbrahim El Halebi, Mültaka’l Ebhur, Matbaa-i Osmaniye, Dersaadet, 1316 (h), s. 223.

3. “eş Şehidü men katelehû ehlü’l-harbi evi’l-bağyü ev kutta-ut-tarikı ev vucide fi’l-ma’reketi ve bihi eserü’l-cirahati ev katelehû müslimun zulmen ve lem tecib bikatlihi diyetün ve keza katelehû zımmıyyûn ve lem tecib bi katlihi diyetun keza fi’l aynî.

Türkçesi: Şehid, müslümanlarla savaş halindeki düşmanların yahut âsilerin veya yol kesen eşkiyanın öldürdüğü kimsedir. Savaş alanında ölü bulunmuş veya bir müslüman tarafından haksız yere öldürülmüş ve diyet sâbit olmamış keza zımmi bir kişinin öldürüp de diyetinin sabit olmadığı kimsedir. el-Aynî, c.1, s. 247. Kitabın tam adı Tebyinü’l Hakaik Şerhü Kenzu’d-Dekâik olup, 6 cilttir.

4. “Kâle’l-lâhu Teâlâ; Ve’l fitnetu eşeddü mine’l katl (el ayet), El-Fitnetu yesreu -ileyha ehlü’l fesad keza fi Fethu’l-Kadir.

Türkçesi; Yüce Allah buyuruyor ki; ” Fesat çıkarmak, (adam) öldürmekten daha şiddetlidir”, (Bakara Suresi, 91. ayet) Fitne, fesat ehlinin koşuşturduğu şeydir. Kemal b. Hümam, Fethu’l-Kadir, c. 5, s. 336.

5. El-ikrahu Yu’dime’r-rıda (Keza fi’l-velvaliciyye)

Türkçesi: Zorlama kişinin rızasını yok eder. (İshak İbni Ebubekir, Fetava’l-Velvaliciyye). Bu fıkıh kitabı H. 710’da yazılmıştır. Ankara Fetvası’nın Şer’î kaynakları için ayrıca bkz., M. Çalışkan, a.g.e., s. 86-87.

(51) B. Sakallı, a.g.e., s. 108-109.

(52) B. Sakallı, a.g.e., s. 108; M. Çalışkan, a.g.e., s. 89.

(53) B. Sakallı, a.g.e., s. 107-108.

(54) Bu konuda yazılan yazışmalar için bkz;

ATASE Arş., Kl: 258, D: 17-18, Fh: 66/1.

ATASE Arş., Kl: 299, D: 4, Fh: 15-5, 19.

ATASE Arş., Kl: 299 D: 13, Fh: 20-23-34.

ATASE Arş., Kl: 312, D: 51, Fh: 143-145.

ATASE Arş., Kl: 525, D: 129, Fh:2, 2/1-2.

ATASE Arş., Kl: 918, D: 3-1, Fh: 19.

Diyanet.gov

 

Yorum ekle...

Konu hakkında yorum ya da düşüncelerini paylaş...

Daha yeni Daha eski