Ağlama Duvarı Nedir, Nerede, Tarihi, Amacı

Ağlama Duvarı. Yahudilerin Beit ha-Mikdaş (Beytülmakdis) dedikleri mâbedden günümüze kalan ve kutsal kabul edilen duvar.

Bu duvarın ait olduğu Süleyman Mâbedi’nin (Beit ha-Mikdaş) inşasına ilk de­fa Hz. Süleyman tarafından saltanatı­nın dördüncü yılında başlanmış ve ye­di yıl altı ayda (yaklaşık m.ö. %7 veya 953) tamamlanmıştır.

Bâbilliler’in Kudüs’ü işgali sırasında (m.ö. 587 veya 586) yağmalanan ve yakı­lan mâbed, milâttan önce 537-515 yıl­ları arasında yeniden yapılmıştır. Bu ikinci yapıya Zorobabel Mabedi de de­nilmektedir. Mâbed. Kral Hirodes’in (Herode) milâttan önce 20 yılında baş­lattığı çalışma ile eski ölçüleri daha da genişletilerek yeniden yaptırılmışsa da milâttan sonra 70 yılında Kudüs’ün Ro­malılar tarafından kuşatılması sırasın­da tekrar yakılıp yıkılmıştır. Ağlama du­varı, Hirodes’in yaptırdığı mabedin çev­resini kuşatan duvarın bir kısmıdır ve Kudüs’ün doğu kesiminde, Kubbetüs-sahrâ’nın da bulunduğu Harem-i şerifin batı tarafında Tyropean vadisinin kaya­lık tabanı üzerinde yer alır. Yahudilerin ha-Kotel ha-Ma’aravi Ing. Western Wall = batı duvarı, dedikleri bu duvar, Batı literatüründe Hıristiyanlığın tesi­riyle “Ağlama duvarı” olarak adlandırılmıştır.

Ağlama duvarı yaklaşık 485 m. uzun­luğundadır. Toprak seviyesinin üstünde yirmi dört büyük taş sırası ile yer altın­da kalan on dokuz taş sırasından olu­şur. Yüksekliği toprak seviyesinden iti­baren 18 m. olup 6 metresi mâbed ala­nının seviyesini aşmaktadır. Taslardan bazılarının uzunluğu 12. yüksekliği 1 m., ağırlığı ise 100 tondan fazladır. Altı Gün Savaşı’na ka­dar (1967), çevresindeki yapılar sebebiy­le sadece 30 metrelik kısmı ibadet için kullanılmaktaydı. Bugünkü haliyle du­varın en üstünde bulunan on bir sıra. İslâmî dönemden kalmadır. Geri kalan kısım ise Hz. Süleyman döneminden kalma olmayıp Hirodes dönemi mimari özelliklerini taşımaktadır. Milâttan sonra I. yüzyıldan itibaren yahudilerin bu duvara karşı saygı duy­dukları, önünde ibadet ettikleri bilin­mektedir. Onlar, Kudüs’ün ve mabedin yakılıp yıkılışını, esir olarak Romalılar tarafından başka ülkelere sürülüşlerini anmak, hâtıralarını tazeleyip kinlerini bilemek, mabede yeniden kavuşup yahudi hâkimiyetini kurmak hayali içinde dua ve göz yaşı ile yaslarını sürdürmüş­lerdir. Tevrat tefsirlerine göre bu duvar yıkılmayacak ve Rab mabedin batı du­varını asla terketmeyecektir. Bununla birlikte, ilk dönemlerde duvarın yanında herhangi bir ibadet yeri yapılmamış, hatta VII. asra kadar yahudilerin Kudüs’e girme­leri bile yasaklanmıştı. Müslümanların idaresindeki Kudüs’te, muhtemelen ta­pınak alanında veya batı duvarındaki bir kapının yanında yahudilerin bir sina­gogları vardı ve bu sinagog, Kudüs’ün Haçlılar tarafından zaptedildiği zamana kadar (1099) ayakta kalmıştı. 1173’de Kudüs’e uğrayan Benjamin de Tudele, bütün yahudilerin dua için ağla­ma duvarına geldiklerini nakleder.

Osmanlılar’ın Kudüs’ü fethetmelerin­den ve İspanya’dan kovulan yahudile­rin Kudüs’e göçme veya burayı ziyaret etme imkânının doğmasından sonra, 1520’lere doğru, ağlama duvarı yahudiler için sürekli bir dua yeri haline gelmistir. Başta İspanya olmak üzere çe­şitli Avrupa ülkelerinden kovulan yahudilere kucak açıp onları himaye eden Osmanlı Devleti, bu duvarı birkaç defa onarmış ve tamamen yıkılmaktan kur­tarmıştır. Yahudiler, Osmanlı himaye­sinde yüzlerce yıl bu duvar önünde, yüzleri bu duvara dönük olarak durup dua etmişler, emellerinin tahakkuku için göz yaşı dökmüşlerdir. XVI. yüzyıl­dan sonraki seyyahlar eserlerinde ağla­ma duvarından çokça bahsederler. Bu bilgilere göre. her gün ve bilhassa 9 Ab (Kudüs Mabedinin yıkılış yıl dönümü). Fısıh (Mısır’dan çıkış bayramı) ve Yom Kippur (büyük kefaret günü) gibi dinî gün­lerde, burası ibadet eden yahudilerle dolup taşmaktaydı.

Bölgede yahudi nüfusunun artmasın­dan sonra yahudiler ağlama duvarı önü­ne sıralar, masalar koymak ve o bölge­deki evleri yıkmak İstemişlerse de müslümanlar buna engel olmuşlardır. 1929’da ağlama duvarı sebebiyle yine müslümanlarla yahudiler arasında olaylar çıkmış, Milletler Cemiyeti tarafından kurulan bir heyet, duvarın müslümanların mülkiyetinde olduğuna, yahudilerin ise orada dua edebileceklerine karar vermiştir. 1948’de Kudüs’ün doğu kesi­minin Ürdün tarafından işgal edilme­sinden sonra ise yahudilerin bu duvarı ziyaret etmeleri yasaklanmıştır. Altı Gün Savaşı’nın üçüncü gününde, ağlama duvarının da bulun­duğu Kudüs’ün doğu yakasının İsrail’in eline geçmesi üzerine, asker sivil bütün yahudiler duvarın önünde bu hadiseyi büyük bir coşku ile kutlamışlar. 2000 yıllık İsrail rüyasının gerçekleştiğini ilân etmişlerdir. Daha sonra ise duvarın bu­lunduğu bölgedeki mahalle yıkılarak geniş bir alan açılmıştır.

Yahudiler bu duvarı Süleyman Mâbedi’nden bir kalıntı kabul ettikleri için kutsal bir mekân sayarlar. Mabedin yıkı­lış yıl dönümü başta olmak üzere çeşitli vesilelerle duvar önünde ibadet eder. Kudüs’ün ve Süleyman Mâbedi’nin yıkı­lışını, şehir ve mâbedden uzak kalışları­nı yâdederek mabedin Hz. Süleyman tarafından yaptırıldığı gibi yeniden in­şasını arzular ve bunun için dua eder­ler. Yahudiliğin en büyük hedefi bu ma­bedi yeniden yapmaktır. Ancak Ahd-i Atîk’te nakledilen Beit ha-Mikdaş’ın es­ki ölçülerine göre yeniden yapılması, bu­günkü Kubbetüssahrâ’nın yıkılmasına bağlıdır (İsrail’li yetkililerin bu amaca yönelik mescidin altına kazdıkları (arkeolojik çalışma adı altında) tünelleri zaman zaman gündeme gelmektedir f.n.).

Diyanet İslam Ansiklopedisi

Yorum ekle...

Konu hakkında yorum ya da düşüncelerini paylaş...

Daha yeni Daha eski