Erekçilik/Finalizm/Gaiyyet Nedir, Ne Demek, Hakkında Bilgi

Gâiyyet. Varlık ve hadiselerin, ilâhî hikmet ve inayet uyarınca kozmik düzeni gerçekleştirmeye yönelik bir gayeye sahip olduğunu savunan doktrin.

Gâiyyet, sözlükte “son uç, nihaî nok­ta, zirve, ideal örnek” gibi anlamlara ge­len gaye kelimesinden türetilmiş olup varlık düzeninin mutlaka belli bir gaye­yi gerçekleştirme esasına dayandığını, evrende tesadüf ve saçmadan söz edi­lemeyeceğini ileri süren felsefî- kelâmî doktrinler için kullanılan bir terimdir. Türkçe’de gayelilik ve erekbilim. Batı dillerinde finalite (Fr. finalite, İng. finality, Alm. Finalitât) kelimesiyle karşılanmıştır. Gâiyyetin incelendiği felsefî disiplin Batı felsefesinde teleoloji adını taşımakta olup Grekçe telos (gaye, erek) ve logos (bilgi, ilim) kelimelerinden gelmektedir. İsmail Fennî Ertuğrul teleolojiyi “meb-has-i esbâb-ı gâiyye” ve “iimü’l-gâyâf olarak karşılamıştır {Lugatçe-i Felsefe, “teleologie”, “finalite” md.leri). İbn Sînâ teleolojinin karşılığı olarak “ilmü’l-gâye” tamlamasını kullanmıştır. Ancak gayelerin araştı­rılmasını konu edinen teleoloji, bir me­tafizik disiplinin adı olarak gâiyyet kav­ramından daha kapsamlı bir terim olup sebeplilik, nizam, hikmet ve inayet kav­ramlarını da İçine almaktadır. Dolayısıy­la gâiyyet kavramının tahlili kaçınılmaz olarak teleolojinin öteki terimleriyle bağ­lantılı olmaktadır. İslâm düşüncesi tari­hinde gâiyyet doktrini Kur’an”la irtibatlı olarak illiyyet, ilâhî inayet ve hikmet, ni­zam ve gaye delili problemleri çerçeve­sinde ele alınmış ve tartışılmıştır. Nite­kim Kur’ân-ı Kerîm’in, evrende bir niza­mın bulunduğu ve bu nizamın bir gaye­ye yönelik olduğu, hiçbir şeyin boşuna yaratılmayıp bir hikmete dayalı olarak var edildiği, bunun da Allah’ın yaratık­ları üzerindeki rahmet ve inayetini bel­gelediği tezleri, konuyla ilgili İslâmî eser­lerin temel fikirlerini şekillendirmiştir.

Kur’an’da yaratılışın bir gâiyyete da­yandığı gerçeği açık şekilde vurgulanır. “Yoksa sizi boş yere yarattığımızı ve bi­ze döndürülmeyeceğinizi mi sandımz”(Mü’minûn 23/115) mealindeki âyet­te insanın yaratılışının bir gaye ve akı­betle ilgili olduğu belirtilirken, “Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere ya­ratmadık; bu inkâr edenlerin zannıdır”(Sâd 38/27) âyetinde gaye bu defa topyekün âlemin yaratılışıyla İrtibatla ndırıl-maktadır. “Biz gökleri, yeri ve bunlar ara­sındakileri oyuncular olarak -oyun ve eğ­lence olsun diye- yaratmadık. Bunlan sadece gerçekle yarattık; fakat onların çoğu bilmiyorlar”(Duhân 44/38-39) mealindeki âyette de yaratılış gerçek bir sebep ve hikmete dayandırılmıştır(Ben­zer bir açıklama için bk.Enbiyâ 21/16-17). Bu âyetlerde “abes, bâtıl, la’b, lehv” kelimeleri gâiyyet kavramına zıt terim­ler olarak anılmaktadır ve hepsi de “ha­kiki bir gayeye, sebep ve hikmete dayan­mayan, hiçbir gerçek sonuca yol açma­yacak olan anlamsız, saçma ve boş şey” mânasında kullanılmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’in bu âyetlerde vurguladığı diğer önemli bir husus da yaratılışın anlamlı ve hakiki bir gayeye dayanmadığını ile­ri süren zihniyetin inkarcı karakteridir. Buna karşılık Allah’a ve âhiret gününe İnananlar yaratılış üzerinde düşünerek, “Rabbimiz! Bunu boşuna yaratmadın. Seni teşbih ederiz. Bizi cehennem aza­bından koru”(Âl-i İmrân 3/191) derler. Onlann zihniyet dünyasında gâiyyet, akı­bet ve ibadet kavramları iç içedir.

Kur’ân-ı Kerîm’de birçok âyet, sebep gösteren “Ü-” (için) lafzıyla Allah’ın ya­ratma fiilinde gerçekleşen gayeyi be­lirtmektedir. Buna göre Allah, kimlerin amelinin daha güzel olacağı hususunda insanları imtihan etmek için ölümü ve hayatı yaratmış(Mülk 67/2); insanla­rın birbirleriyle tanışıp bilişmeleri için onları kavimlere ve kabilelere ayırmış(Hucurât 49/13); cinleri ve insanları sadece kendisine kulluk etmeleri için yaratmıştır(Zâriyât 51/56). Daha bir­çok âyette de Allah’ın mahlükatı bir hik­mete dayalı olarak, belli gaye ve fayda­ların sağlanması için halkettiği belirtilir. Özellikle kâinattaki varlık ve oluşların insanın hizmetine âmâde kılındığını be­lirten çok sayıdaki âyet, evrendeki bütün varlıklar içinde özellikle insanı gâiyyet planında merkezî bir konuma getirmek­tedir(Meselâ bk. İbrahim 14/32-34; Nahl 16/5-18; Câsiye 45/12-13). Kur-an-ı Kerîm, kâinatta gâiyyete dayalı bir nizamın Allah’ın hikmeti uyarınca hü­küm sürdüğünü yalnızca kozmolojik bir hakikati vurgulamak için değil, kâinatta belirli bir mevkiye yerleştirilmiş olan in­sandaki ahlâkî şuuru uyandırmak için de zikretmektedir. Buna göre İnsan, gök­lerde ve yerdeki sayısız nimetin kendi yararı için yaratıldığını düşünüp anlama­lı, bu gayeler manzumesi içinde kendisi de yaratılışına uygun bir gayeye yönelmelidir. Bu gaye ise sonsuz inayet karşı­sında rabbini tanıyıp O’nun dilediği hayır­lı amelleri işleyerek O’na şükretmektir.

İslâm düşünürlerinin tevarüs ettiği Grek felsefe mirasında da gâiyyet fikri Önemli yer tutmaktadır. Eflâtun, Aristo ve Yeni Eflâtuncu filozoflar eserlerinde bu konuyu çeşitli açılardan ele almışlar­dır. Eflâtun’un İslâm dünyasında Huneyn b. İshak tercümesiyle bilinen Timoios adlı eserine Câlînûs’un yazdığı Cevâmi’u Kitabi Tîmâvus ü cilmi’t-tabîcîad\ı tel­histe âlemin yaratılışındaki gâî sebep özerinde durulmakta ve bu gaye Allah’ın cömertliğine bağlanmaktadır. Allah’ın varlık vermede gösterdiği cömertliğin bir sonucu olarak âlem, daha mükemme­li mümkün olmayacak bir yaratılışla sü­reklilik arzeden bir varlık kazanmıştır. Allah cimri yahut kıskanç olmadığı için böyle bir mükemmelliği var etmiştir. O’nun cömert oluşu âlemin gâî sebebini teşkil eder. Aristo ise gaye kavramını daha çok illiyyet prensibi çerçevesinde ele almış­tır. Ünlü dört sebep teorisinde yer alan fail (muharrik), maddî, sûrî ve gâî sebep­lerden dördüncüsü. O’nsuz var oluşu açıklamanın eksik kalacağı bir kozmolo­jik ilkedir. Aristo’ya göre bu kavram bir şeyin kendisi için yapıldığı sebebi göste­rir. Meselâ, “Niçin yürüyüş yapıyorsun?” sorusuna verilen, “Sağlıklı olmak için” ce­vabı yürüyüşün gâî sebebini belirtmek­tedir. Aristo’ya göre fizikçinin işi, tabii hadiseleri açıklamak maksadıyla bu dört sebebi ortaya koymak, hadiselerin se­bebi konusunda soracağı “niçin” soru­sunu fail, madde, suret ve gaye bakı­mından tek tek cevaplandırmaktır. Aristo, özellikle gâî sebep kavramını temel-lendirmek düşüncesiyle tabii hadiseler-deki rastlantı zorunluluğu inceledikten sonra gayenin ispatı bakımından şu so­nuca varmıştır: Tabiatta ne sebep-so­nuç arasında bir zorunluluğun var olu­şu, ne de nâdir rastlantıların mevcudi­yeti onda bir gâiyyetin bulunmadığını gösterir. Nasıl her sanatta -bazan gerçekleşmese de- bir gaye varsa tabiatta da vardır. Topyekün tabiatın işleyişi bir gayeye yöneliktir. Filozof Metafizika adlı eserinde de evrendeki nizam ve gayelilik arasında irtibat kurmakta­dır. Aristo’ya göre evren her şeyin birbi­riyle karşılıklı ilişkiler içinde olduğu ve bu ilişkilerin bir gayeye göre düzenlendiği ev gibidir. Bütün varlıklar tabiatla­rı elverdiğince bu bütünün iyi düzenine katılırlar. Bütüne ait bu iyinin ilkesi de Tann’dır.

Bu konuyla İlgili olarak İslâm düşünür­lerinin dikkatini Yeni Eflâtuncu metinler de bir hayli çekmiştir. Bunlardan Aris­to’nun sanılan, fakat Plotinos’a ait ol­duğu anlaşılan Esûlûcyâ adlı metinde âlemde hiçbir şeyin şans ve rastlantıyla işlemediği savunulurken kâinattaki var­lıkların gayeye dayalı bir ilişki içinde ol­duğu, sebeplerin sonuçları bir gayeden ötürü etkilediği, ancak ilk sebep olan Tann’nın âlemi “bir şey için” yaratmadı­ğı vurgulanmaktadır. Bu yaklaşıma gö­re “ne” (fail) ve “ne için” (gaye) soruları tabii hadiseleri açıklamak maksadıyla ayrı ayrı sorulabilir; aklî suretler içinse bu soruların cevabı aynı şeyi ifade eder. Çünkü Tanrı yahut tanrısal varlıklar için mahiyet ve gâiyyet aynıdır. Eser, Eflâ­tun’un Timaios’undan nakillerle yaratı­lıştaki gâiyyeti bir defa daha vurgula­maktadır. Bir başka Yeni Eflâtuncu olan Proclus’a ait teleolojik fikirler de Fi’1-Hayri’S-mahz (bu eser de yanlışlıkla Aristo’ya mal edil­miştir) ve Hucecü Bruklis iî kidemi’l-‘âlem adlı eserleriyle tanınmıştır. Proc-lus, “ilk hayır” olan Tann’nın âlemi ha­yırlarla doldurduğunu, her varlığın ka­biliyetine göre kâinata yayılan bu hayır­dan pay aldığını vurgular. Esasen ilâhî cömertliğin eseri olan âlem bu cömert­liğin kesintiye uğramamasından Ötürü ezelîdir. Sonuç olarak âlem Tann’nın iyi ve cömert oluşunun süreklilik arzeden eseridir İbn Sina’nın Eşûlûcyâ’ya yazdı­ğı Tefsîru Kitabi Eşûlûcyö adlı yorum­da da benzeri Eflâtuncu fikirler işlene­rek ilâhî cömertliğin bütün varlık mer­tebelerini kapsadığı ve olabilecek en mü­kemmel tarzda âleme nizam verdiği, an­cak yaratmanın bir ihtiyaç ve “garaz”-dan ötürü olmadığı, çünkü daha yüce olanın daha aşağıdakinden etkilenerek varlık vermeyeceği belirtilir (a.mlf., Aris­to cinde’l-cAmb, s. 45, 60, 63). Bunlardan başka ünlü Stoacı hekim filozof Câlînûs’a ait Fî Mend/iei7-aczd (Lat. De Usu Par-tium) adlı eser, insan organizmasının na­sıl gâiyyete dayalı bir düzenlilik içinde ya­ratıldığını vurgulayan yaklaşımıyla müs-lüman düşünürleri etkilemiştir.

“Adl-i ilâhî” (teodise) meselesi çerçe­vesinde ortaya atılmış olsa da Mu’tezile’nin aslah doktrini. İslâm kelâm ta­rihinde gâiyyetle ilgili ilk sistematik yak­laşımı temsil eder. Mu’tezile kelâmcıla-rı, Allah’ın en faydalı olanı yaratmasının vacip olduğu tezini İnayet ve maslahat kavramlarıyla da irtibatla ndırarak tele­olojik bir çerçeveye oturtmuşlardır. Abbâd b. Süleyman, Allah’ın salâh konu­sunda sonsuz alternatifi bulunduğunu savunan meslektaşlarına cevap olarak Allah’ın aslah olana gücü yetip onu terketmesinin caiz olmadığını, aksi halde Allah’ın cimri ve zalim olması gerekece­ğini ileri sürmüştür. Ebü’l-Huzeyl el-Allâf da Allah’ın yaptık­larından daha aslah olanının bulunma­dığını savunmuştur. Bu yaklaşım, ilâhî adalet fikrini temellen-dirmeye yönelik olduğu kadar ilâhî cûd ve inayet fikrine de atıfta bulunmak­tadır.

Aslah konusu kaçınılmaz olarak kötü­lük problemini de kapsadığından âlem­deki kötülüğün hangi gaye ile var edil­diği sorusu, İslâm düşüncesinde gâiy­yet fikrine dayalı olarak cevaplandırıl­maya çalışılmıştır. Nazzâm’ın öğrencisi Câhiz, Allah’ın sanatındaki mükemmel­liği, tedbirindeki olağan üstülüğü ve hik-metindeki inceliği kanıtlamak üzere ka­leme aldığını belirttiği Kitûbü’l-Hayevûn adlı eserinde (I, 204-206; II, 109) kö­tülüğün varlığını beşerî hayat için bir di­namizm unsuru olarak görmüş ve Al­lah’ın esasen bütün mahlûkatta kusur­suz bir maslahat var eylediğini belirtmiş­tir. Ayrıca yine Câhiz’e nisbet edilen Kitâbü’d-Delâ*il ve’l-ictibâr Qale’l-haîk ve’t-tedbîradlı bir eser, esasta güçlü bir gaye delili geliştirmek amacıyla kaleme alınmıştır. Eserin ana fikri göklerin, ye­rin ve İkisi arasındaki bütün yaratıkla­rın belirli bir fonksiyon icra ederek koz­molojik düzene katılmak üzere yaratıl­mış olduğu, her yaratığın bir gaye için var kılındığı ve insanın yaratılıştaki bu hikmetleri düşünerek yaratıcı fikrine ula­şabileceğidir. Bu eser İslâm ve yahudi dü­şünürlerinin birçoğunu etkilemiştir. Meselâ Gazzâlî’ye nisbet edilen el-Hikme li-mahlûköti’llâh adlı eser, Kitâbü’d-Delâ’il’öen yapılan uzun İktibaslar ihti­va etmektedir[690] İlk devir Eş’arî kelâmcılarından Bâ-kıllânî ve ardından Cüveynî nizam delili­ne başvurmuştur. Bâkıllânî’ye göre muayyen bir düzen içindeki fiiller ancak bi­len bir failden sâdır olabilir. Çeşitli el sa­natlarında yalnızca belli bir bilgi ve hü­nerin eseri olarak ürün verilebilir. Al­lah’ın yaratıcı fiilinin mükemmel uyum içindeki eserleri ise O’nun âlim olduğu­nu kesin şekilde kanıtlar. Cüveynî de yaratılıştaki uyum, dü­zen ve mükemmelliğin âlim bir yaratıcı­ya delâlet ettiğini belirtir. Ancak ilk devir Eş’affliğinde, Mu’te-zile’ye karşı geliştirilen red tavrının bir uzantısı olarak, Allah’ın fiillerinin kesin­likle bir gâî illetin sonucu yahut hikmet gereği olmadığı vurgulanmıştır.

İmam Mâtürîdî’nin teleolojik delili ise ifadesini şu şekilde bulmuştur: Kâinat­taki her varlık, bir yaratıcının varlığını ve birliğini ispat edecek şekilde mükem­mel bir hikmet ve kesintisiz bir düzen ortaya koymaktadır. Ayrıca farklı türle­re ait varlıkların birbirlerine olan bağım­lılıkları sayesinde ihtiyaçlarını karşılaya­bilmeleri, bir gaiyyet ve inayet fikri çer­çevesinde tek bir yöneticinin bulundu­ğunu göstermektedir.

Gazzâlî’nin teleolojinin meselelerine yaklaşımı, hem mensubu olduğu Eş’arî geleneğini hem de İslâm filozoflarının konuyla ilgili fikirlerini eleştirme, geliş­tirme ve böylece aşma gayretini temsil eder. Gazzâlî seleflerinin aksine önce­likle ilâhî hikmetle ilâhî irade arasında­ki ilişkiyi vurgulamaktadır. Ona göre ilâ­hî hikmet âlemdeki sebeplilik, düzenli­lik ve gayeliliğin ilkesidir; hikmet ise se­bepleri tertip edip müsebbebâta tevcih etmektir; dolayısıyla sebeplerin sebebi olan Allah mutlak hakemdir, yani hik­metle hükmedicldir. O’nun bu hükmüy­le kaza ve kader belirlenmiş olmakta­dır. Kaza küllî sebeplilik düzeni, kader ise bu düzen çerçevesinde sebeplerin belli varlık ve olaylara belli bir ölçü için­de yöneltilmesidir. Sebeplerle sonuçlar arasında ilişki her ne kadar kesin bir zo­runluluk ifade ediyorsa da son tahlilde kaza ve kaderi belirleyen ilâhî iradedi. Gazzâlî, ilâ­hî irade ve hikmet arasındaki ilişkiyi be­lirtip kaynağını yine ilâhî iradeden alan zorunlu sebeplilik ilkesini vurguladıktan sonra gâiyyet fikrini bu öğretisiyle bir­leştirir. Düşünüre göre Allah’ın “mâükü’l-mülk” ismi şu anlama gelir: Mülk denilen varlık memleketi kendi içindeki varlık mertebelerine rağmen tektir; mâ­liki de Allah’tır. Nitekim insanî varlık memleketi de organların çokluğuna rağ­men bir bütün ve tek bir organizmadır. Organizmayı oluşturan organlar nasıl bu yapıyı yöneten ferdin gayesini ger­çekleştirecek şekilde düzenlenmişse âlem ve onu teşkil eden varlık mertebeleri de belli bir maksadı gerçekleştirecek şekil­de düzenlenmiştir. Bu maksat, ilâhî cö­mertliğin gereği olarak imkân dahilin­deki en hayırlı gayenin tamamlanmasın­dan ibarettir.

Gazzâlî, gâiyyet fikriyle ilgili olarak kâi­natta kötülüğün hangi sebepten ötürü var olduğu hususuna da bir açıklama getirmek istemiş, âlemde kötülüğün an­cak zımnında iyilik bulunması durumun­da var olabileceğini ileri sürmüştür. Dü­şünüre göre eğer bu kötülük kaldırılır­sa zımnındaki iyilik de ortadan kalkmış olacaktır. Şu halde kötülük zımnındaki iyiliğin gerçekleşmesi içindir. Ardında iyilik görülmeyen bir kötülükten söz edi­liyorsa bu yalnızca insan idrakinin sınır­larıyla ilgili bir durum olabilir. Ayrıca Gazzâlî, İbn Sînâ’yı takip ede­rek âlem hakkında, “Daha iyisi, daha ku­sursuzu ve daha mükemmeli mümkün değildir” demekle tam bir optimist ta­vır benimsemiştir. Daha sonra Süyûtî ta­rafından “leyse fi’]-imkân ebdau mim-mâ kân” şeklindeki ünlü formüle dönüş­türülecek olan bu fikir, âlemde kötülü­ğün var ediliş gayesi meselesini mutlak bir inayet anlayışı içinde mesele olmak­tan çıkarmaya yöneliktir. Bu düşüncele­riyle Gazzâlî, İslâm filozoflarının ve özel­likle İbn Sina’nın inayet öğretisinden faz­lasıyla etkilenmiş görünmektedir. Se­beplilik, zorunluluk, hayır nizamı, inayet, hikmet ve gâiyyet konularında onlar gi­bi düşünmekte, fakat bütün bunlardan önce Allah’ın mutlak ve hür iradesinin belirleyici olduğu fikriyle filozoflardan ayrılarak Eş’ariliğe yaklaşmaktadır.

İslâm felsefe geleneğinin Kindî’den İbn Rüşd’e kadar uzanan gelişme evre­leri boyunca teleolojik konuların su ana fikir ve kavramlar çerçevesinde ele alın­dığı görülmektedir:

a- Allah’ın varlık ver­medeki cömertliği (cûd);

b- Allah’ın var­lık yermedeki süreklilik arzeden, gevşe­meyen, zaafa ve çelişkiye düşmeyen iti­nası, gözetim ve yönetimi (inayet ve ted­bir);

c- Allah’ın, iyiliği âlemin her seviye­sine durmaksızın yayan “sırf iyi” (ei-hay-rül-mahz) oluşu;

d- İlkesini iyilik düze­nine dair ilâhî bilginin teşkil ettiği ve se­bep-sonuç ilişkilerine dayalı olan düzen (nizam, tertib);

e- Varlıkların karşılıklı iliş­ki ve bağımlılıklarından doğan ve aşağı­dan yukarıya doğru düzenlenmiş olan gayeler hiyerarşisi (gâiyyet);

f- Varlıkta­ki düzen ve gâiyyetin ilâhî ilimdeki ye­ter sebebi (hikmet). İslâm filozoflarından bazıları bu kavramlardan biri yahut bir­kaçı üzerinde durmuş, İbn Sînâ gibi ba­zıları da teleoloji disiplini çerçevesinde hepsinin yer aldığı kapsayıcı yaklaşım­ları benimsemiştir.

İlk İslâm filozofu sayılan Kindî, âlem­deki tertibin teleolojik anlamı üzerinde durarak bu düzenin onu yaratanın hik­metine kanıt olduğunu belirtmiştir. Onun ekolüne mensup Âmi-rî’nin ilâhî inayet kavramını vurguladığı görülmektedir. Filozof âlemdeki gâiyye-ti inkâr eden, her şeyi tesadüfe bağla­yarak ilâhî bir tedbirin yahut yönetimin bulunmadığını ileri sürenleri şiddetle reddetmiş ve nizam-gaye deliline özel bir önem vermiştir. Kendisi özellikle et-Takrîr li-evcühi’t-takrîr adlı eserinde teleolojik konular üzerinde yoğunlaşmış­tır. İhvân-ı Safa da âlemin hakîm yaratıcısının onu en iyi ni­zam ve tertip üzere düzenlediğini, âle­min en küçüğünden en büyüğüne ka­dar her parçasının O’nun hikmetinin ör­neklerini sergilediğini ve âlemde öngö­rülmüş salâhı ortaya koyduğunu belirt­miştir. Daha önce Fâ-râbî varlık vermeyi ilâhî cömertliğe, var­lığa düzen ve hiyerarşi koymayı da ilâhî adalete bağlamıştı. İbn Sînâ ise gaye ve gâ­iyyet kavramlarına çok özel bir Önem at­fetmiş, ilmü’l-gayeyi saf hikmetin ifa­desi olan bir metafizik disiplin olarak görmüş, gâiyyet ve gâî sebep kavram­larını fizik ve metafizik bağlantısını ku­racak şekilde incelemiştir.

İbn Sînâ’ya göre maddî ve sûrî sebep­ler varlıkların mahiyetiyle ilgili iç sebep­ler, fail ve gâî sebepler ise varlık kazan­mayla ilgili dış sebeplerdir. Gaye, varlı­ğa gelenin ne için geldiğini açıklayan se­beptir. Gaye fail sebeple kaimdir, aynı zamanda fail sebep için de bir sebeptir; çünkü fail o sebepten dolayı iş görür, etki eder. Muayyen bir fiil gayesine yö­nelen bir fiildir; dolayısıyla belli bir en­gel yoksa muayyen bir sonucu doğurur. Bu sonuç gerçekleşen gaye ile aynıdır. Belli bir gaye ve muayyen bir fonksiyon bulunmasaydı fiilin sonuçlan da zorun­lu değil tesadüfi olurdu. Şu halde tabii hadiseler zorunlu bir sebep-sonuç ilişkisi dahilinde, fa­kat belli bir gaye için tabiattaki evren­sel düzene iştirak etmektedir. Bu gâiy-yet ve düzenin nihaî ilkesi Allah’tır. Al­lah vuku bulması mümkün olan hayır ni­zamını en mükemmel şekliyle akledip bilmekte ve bu nizam O’ndan feyezan etmektedir. Dolayısıyla Allah’ın bu ezelî ve mutlak bilgisi alternatifsiz şekilde mümkin olan en iyi âlem düzeninin il­kesidir. Ancak filozofa göre ilâhî ilim Al­lah’ın zâtıyla aynıdır, yahut kendi zâtı hakkındaki bilgisidir. Bu sebeple O’nun, zâtı dışındaki varlıklara ait bir maksadı bulunmamaktadır. O’nun ilim ve irade­sinin kendi zâtı dışındaki bir maluma yahut murada tâbi olması, bu ilim ve İradenin mutlaklığına halel getireceğin­den Allah hakkında tabii yahut beşerî bir gaye düşünülemez. Fakat bu mut­lak olarak ilâhî bir gayenin olmadığını göstermez. İbn Sînâ’nın deyimiyle “el-gâyetü’l-ilâhiyye” Allah’ın varlık verme­deki cömertliğinden ibarettir. Nitekim O’nun ilminden feyezan eden evrensel hayır düzeni kendi cömertliğinin sonu-cuysa da Allah’ın cömertliğinde vermek almak için olmadığından bu cömertlik tamamen “garazsız’dır. Eğer aksi söz konusu olsaydı O’nun varlığında ve ke­malinde noksanlık bulunmuş olurdu. Da­ha sonra Gazzâlî’nin de tasdik edeceği üzere âlem mümkin âlemlerin en mü­kemmeli olunca kötülüğün var ediliş ga­yesinin de açıklanması gerekecektir. İbn Sînâ’ya göre ilâhî tedbirin eseri olan bu gâiyyet ve düzen, mutlak bir tesadüfe imkân vermediği gibi mutlak kötülüğün var oluşuna da İmkân vermez. Şu halde mutlak ve bizatihi kötülük yoktur, an­cak maddî âlemde bazı arızî kötülükle­rin meydana gelişi söz konusudur.

îbn Sînâ, kâinatta bir gâiyyetin bulun­duğunu inkâr eden felsefî cereyanın da farkındadır. Bundan dolayı gaye fikrini ispata önem vermiş, onu inkâr edenle­rin dayandığı tesadüf ve abes kavram­larını şiddetle eleştirmiştir. Tesadüf sa­nılan hadiselerin gâiyyet fikriyle açıkla­nabileceğini göstermeye, İradî yahut ira­de dışı insan fiillerini sebeplilik açısın­dan tahlil ederek gayesiz olmadığını is­pat etmeye çalışmıştır.

İbn Rüşd’de gâiyyet fikri, hikmet ve gaye fikriyle temellenen inayet doktri­ninin yanı sıra sebeplilik ve zorunluluk fikriyle temellenen kozmik düzen kav­ramında ifadesini bulmuştur. Filozofa göre mümkün olan en iyi düzen içinde yaratılan âlemin ilk devir Eş’arîler’inin ileri sürdüğü gibi zıddının da olabilece­ğini iddia etmek, sonsuz mümkinlerden birinin tesadüfen vuku bulduğunu söy­leyen Epikürcüler’le aynı fikri paylaşmak demektir. Filozofun teleolojik delili ise şöyle konmuştur:

1- Âlem. bütün parça ve bölümleriyle insan varlığına ve bütün diğer mevcudatın var oluşuna uygun dü­şecek şekildedir.

2- Bütün parça ve bö­lümleriyle bir gayeye yönelik olarak mev­cut olan her şey ancak yaratıcı bir se­bebin eseri olarak var olabilir.

3- Alem de böyle olduğuna göre bir yaratıcısı vardır.

Muhyiddin İbnü’l-Arabî de ilâhî inaye­tin sonucu olan “mümkin en iyi âlem” tasavvurunu, imkân alemindeki bütün varlık mertebelerini kendisinde özetle­yen “insân-ı kâmil” doktriniyle irtibat-landırmıştır. Ona göre eğer âlem müm­kin en eksiksiz şekilde yaratılmamış ol­saydı insân-ı kâmilin varlığı âlemdeki bütünlük ve kemal hakkında kusursuz bir mesaj vermemiş olacaktı.

Modern Bati düşüncesinde gâiyyet fik­ri, Allah’ın varlığına getirilen teleolojik delil çerçevesinde XVIII. yüzyıldan itiba­ren sürekli gündemde tutulmuş olup gü­nümüz din felsefesi incelemelerinin de ana konularından birini teşkil etmekte­dir. XVIII. yüzyılda VVilliam Derham gibi deist filozofların, kâinattaki mimari es­tetik ve mekanik âhenkten hareketle geliştirdikleri nizam ve gaye delili, ünlü İngiliz filozof David Hume tarafından deneyle doğrulanamayacağı gerekçesiy­le şiddetle eleştirilmiştir. Hume’un eleş­tirilerinin sarsıcı etkisine ve ayrıca Darwin’in evrim teorisinde öngörülen tesa­düf kavramının tehdidine rağmen tele­olojik delil çeşitli filozoflarca savunulmuş ve XX. yüzyılda F. R. Tennant, A. E. Taylor, Pierre Lecomte du Nouy ve Richard Taylor gibi filozofların verdiği eserlerle gelişti­rilmiştir. Ünlü din felsefe­cisi Richard Swinburne’un bu delilin çe­şitli ifade ediliş tarzları üzerine yaptığı incelemeler aynı zamanda teorik bir kat­kı görünümündedir.

TDV İslâm Ansiklopedisi

Sitede Ara