Ganimet Nedir, Ne Demek, Ayetleri, Hakkında Bilgi

Ganimet. Gayri Müslimlerden savaş yoluyla elde edilen her türlü mal ve esirleri ifade eden terim.

Ganimet kelimesi (çoğulu ganâim) söz­lükte “bir şeyi zorluk çekmeden elde et­mek” demektir. İslâm hukukunda, “müslümanların savaş yoluyla gayri müslim­lerden ele geçirdikleri esirler ve her tür­lü mal” şeklinde tanımlanmakla birlik­te ganimeti savaşta düşman askerlerin­den elde edilen menkui mallara hasre­den veya kısmen farklı şekilde tarif eden fakihler de vardır.

Ganimet kelimesi ve türevleri Kur’ân-ı Kerîm’de altı yerde geçmektedir(Bk. Nisâ 4/94; Enfâl 8/41, 69; Feth 48/ 15, 19, 20). Ayrıca Kur’an’da “ganimet” anlamında nefelin çoğulu olan enfâl de kullanılmış olup özellikle ganimetle ilgili hükümleri açıklayan sekizinci sûreye bu ad verilmiştir. Nefel kelimesinde “fazla­lık” anlamı bulunduğundan, savaş sıra­sında ele geçirilen mal veya esirler sa­vaşın amaçlarını gerçekleştirdikten son­ra ilâve olarak elde edildiği için bu şe­kilde adlandırılmıştır. Nefelin ganimet anlamındaki bu genel kullanımı yanın­da bazı âlimler, ganimetlerden Allah ve Peygamber hakkı olarak aynlan beşte birlik paya, bazıları müşriklerden elde edilen her türlü gelir ve vergiye, bir kıs­mı ise devlet başkanı veya kumandanın savaşta üstün başarı gösterenlere vaad ettiği mallara da bu adı vermişlerdir.

Muhammed Hamîdullah’ın belirttiği gibi, İslâm’dan önce Arap yarımadasın­da mevcut teamüle göre ordu kuman­danı elde edilen ganimetin dörtte biri­ni kendine ayınr, ayrıca umumi yağma­dan önce ele geçirilen şeyler ve bölün­mesi mümkün olmayan mallar da ona ait olurdu. Medine’ye hicretinden sonra Câhiliye devrinin bu uygulamalarını ortadan kaldıran Hz. Peygamber, âyette belirtil­diği üzere(Enfâl 8/69) ganimetin ken­disine ve ümmetine helâl kılındığını bil­dirmiş, ganime­tin mahiyeti, elde ediliş şekli, taşınması ve taksimi gibi konularda yeni kurallar koymuştur ki bunlar hadis mecmuaları­nın siyer, cihad, megâzî, zekât, humus, fey, ticarat ve imârât gibi bölümlerinde geniş yer tutar.

Ganimet ve feyi “müşriklerden alman veya kaynağı (sebebi) müşrikler olan mal­lar” diye tarif eden Mâverdî ve Ebû Ya’lâ el-Ferrâ bu malların birbirinden ve ze­kâttan farklarını belirlemeye çalışırlar. Buna göre fey ve ganimetin İkisi de gay­ri müslimlerden alınması ve beşte bir olarak ayrılan devlet payının harcama yerlerinin de aynı olması itibariyle ben­zerlik göstermekle birlikte fey gayri müs­limlerden barış anlaşması sonucunda, ganimet ise savaşla alınır. Ayrıca fey ile ganimetin beşte dördünün harcama yer­leri de ayrı kalemlerdir. Zekât ile ganimetin farkına gelince zekât müslümanlardan mallarını arıtmak için alı­nır, ganimet ise gayri müslimlerden sa­vaşla elde edilir. Zekâtın harcama ka­lemleri Tevbe sûresinin 60. âyetinde be­lirtilmişken ganimetten devletin payına düşen kısmın harcama şekil ve şartları devlet başkanı ve hukukçuların içtihadı­na bırakılmıştır. Zekât mükellefleri ta­rafından da ferdî olarak dağıtılabilirken ganimeti ancak devlet başkanı veya onun yetki verdiği kişi dağıtır.

Ganimetle ilgili bu tarif ve tasniflerin Enfâl sûresinin 41, âyetiyle Benî Nadîr yahudilerinin topraklan hakkında nazil olan Haşr sûresinin 6-10. âyetlerinin yo­rumları sonucu oluştuğu anlaşılmakta­dır. Bu âyetlerden hareketle Şâfıî ve Mâ­verdî, toprak dahil gayri müslimlerden elde edilen her şeyi ganimet kavramı içinde mütalaa etmişlerdir.

Ganimete dair âyetlerin nüzul tarih­lerine bakıldığında, hicretin 2. yılı Ra­mazan ayında(Mart 624) vuku bulan Be­dir Savaşı’na kadar ganimetle ilgili her­hangi bir âyetin gelmediği görülür. Esa­sen bu süre içinde elde edilen ganimet­ler hukukî bir düzenlemeyi gerektirecek önem ve miktarda değildi. Bedir Sava-şı’ndan az önce Kureyşliler’i kontrol et­mek için gönderilen Abdullah b. Cahş yö­netiminde sekiz veya on iki kişilik bir se-riyye Kureyşliler’e ait birkaç deve ve ba­zı ticaret mallarını ele geçirmişti; seriyye kumandanı bu ganimeti kendi içti­hadına göre taksim etmiş ve bu taksim daha sonra nazil olan âyetin(Enfâl 8/ 41) hükmüne de uygun düşmüştü. Be­dir Savaşı’nda önemli sayılabilecek miktarda esir ve mal ele geçirilince bunla­rın taksimi sırasında müslümanlar ara­sında anlaşmazlık çıkmış ve bunun üze­rine nazil olan Enfâl sûresinin 1. âyetin­de ganimetlerin Allah’a ve Resulü’ne ait olduğu belirtilmiştir. Hz. Peygamber bu ganimetleri Medine’ye yakın bir yerde savaşa katılan mücahidlere eşit olarak bölüştürmüştür. Daha sonra savaş ga-nimetleriyle ilgili ayrıntılı hükümler içe­ren aynı sûrenin 41. âyeti inmiştir. Bu âyete göre ganimetin beşte biri Allah’a, Resulü’ne, onun akrabasına, yetimle­re, yoksullara ve yolda kalmışlara ait­tir. Hz. Peygamber, bu âyetin hüküm­lerini ilk defa aynı yıl Benî Kaynukâ yahudilerinden alınan ganimetlere uygu­lamıştır.

İslâm hukukçuları ganimetleri savaş esirleri, arazi (el-ganâimü gayrü’l-me’lûfe) ve menkul mallar {el-ganâimü’l-me’lûfe) şeklinde üç ana başlık altında incelemiş­lerdir. Savaş Esirleri. Müslümanların gay­ri müslimlerle yaptıkları savaş sırasında ele geçirdikleri esirler gayri müslim er­gin erkekler, kadın ve çocuklar olmak üzere iki grupta mütalaa edilir. Hz. Pey-gamber’in uygulamasından hareketle İs­lâm hukukçularının çoğunluğu, devlet başkanının savaş esiri ergin erkekleri öl­dürme, köle haline getirme, fidye ala­rak yahut mübadele suretiyle serbest bırakma veya karşılıksız salıverme şekil­lerinden hangisi müslümanlar için daha faydalı ise onu uygulama yetkisine sa­hip olduğu görüşündedir. Ancak Ebû Ha-nîfe ve Ebü Yûsuf, müslümanlara karşı tekrar savaşabilecekleri ve düşmanın güçleneceği ihtimalini göz önüne alarak esirlerin dârülharbe dönmek üzere ser­best bırakılmasını uygun bulmamışlar­dır. Esir kadın ve çocuklara ise ister Ehl-i kitap ister müşrik olsun ölüm cezası verjlmez.

Arazi. Müslümanların gayri müslim-lerden savaş veya barış yoluyla elde et­ekleri topraklar hakkında Enfâl sûresi­nin 1, 41 ve Haşr sûresinin 6-9. âyetle­rinde yer alan hükümler, bizzat Hz. Pey-gamber’in ve Hulefâ-yi Râşidîn’in uygu­lamaları ile büyük ölçüde açıklık kazan­mıştır. Resûl-i Ekrem silâhla elde edi­len Benî Kureyza, Hayber ve Vâdilkurâ ganimetlerini Enfâl sûresinin 41. âyeti­ne göre beşte dördünü savaşçılara, beş­te birini âyette zikredilen diğer sınıflara olmak üzere dağıtmış, ancak Hayber ve Vâdilkurâ arazisi yahudilere yarıcılıkla işletmeye verilmiştir. Ancak bu uygula­ma uzun sürmemiş ve Hz. Ömer’in hilâ­feti döneminde Hayber yahudileri bu topraklardan çıkarılırken araziler tek­rar hisse sahiplerine dağıtılmıştır[209]. BenîNadîrve Fedek arazi­si barış yoluyla ele geçirildiğinden Haşr sûresinin 6-9. âyetlerinin (fey) hükmü uygulanarak Resûl-i Ekrem’e ait kabul edilmiş, o da elde edilen gelirleri yol­cuların, Hâşimoğullan ‘nın fakirlerinin ihtiyaçları ve devletin savunma giderle­ri için harcamıştır. Öte yandan Mekke, İslâm âlimlerinin çoğunluğuna göre kuv­vet kullanılarak fethedilmişse de Hz. Peygamber Mekkeliler’in mallarına ne ganimet ne de fey hükümlerini uygula­mıştır.

Hz. Ömer zamanında fedhedilen top­rakların ganimet hukukuna göre taksim edilip beşte birinin devlet tarafından alınması ile bu toprakların yerli halkın elinde bırakılıp karşılığında haraç tahsil edilmesi hususu o dönemde sahabe ara­sında uzun süre tartışılmış, sonuçta bu konu, arazinin yerli halkın elinde bırakı­lıp kendilerinden haraç alınması şeklin­de çözümlenmiştir.

Hz. Peygamber’in ve Hulefâ-yi Râşi­dîn’in gayri müslimlerden ele geçirilen arazilerle ilgili uygulamaları ve konu et­rafında yer alan sahabe görüşlerinden hareketle İslâm hukukçuları sonraki dö­nemlerde bu toprakların statüsü ve da­ğıtımıyla ilgili olarak şu görüşleri ileri sürmüşlerdir: Hanefîler’e göre, kuvvet kullanılarak elde edilen toprakları dev­let başkanı dilerse Enfâl sûresinin 41. âyetinin hükümleri doğrultusunda tak­sim ederek beşte birini alır ve bu du­rumda arazi öşür toprağı olur; dilerse Hz. Ömer’in Sevâd’da uyguladığı gibi yer­li halkın elinde bırakır ve karşılığında haraç vergisi yükler, bu takdirde arazi haraç toprağı olur. Mâlikiler’e göre ise savaşla alınan topraklar fey hükümle­rine tâbi olup taksim edilmez; ancak mülkiyeti devletin elinde olmak şartıy­la tasarruf hakkı fertlere verilebilir; ge­liri de ihtiyaçlarına sarfedilir. Şâfiîler bu toprakların ganimet hükümlerine tâbi olduğunu, beşte dördünün savaşanlara dağıtılacağını, devletin de beşte bir his­se alacağını söylemişlerdir. Onlara göre Mekke Ebû Süfyân’la yapılan barış an­laşmasıyla fethedilmiş, Sevâd toprakları ise güç kullanılarak elde edilmiş, ancak savaşa katılanların rızâsı alındıktan sonra yerli halka tekrar verilmiş ve böyle­ce fey hükmüne tâbi olmuştur. Hanbe-lîler’den Şafiî ve Mâlikîler’in görüşünü paylaşan iki farklı rivayet gelmektedir. Hukukçuların toprak hukukuyla ilgili doktrindeki görüşleri bu olmakla bera­ber uygulamada arazi daima fey hüküm­lerine tâbi kılınarak ganimet hukuku dı­şında tutulmuş, bu sebeple de savaşah-lara dağıtılma cihetine gidilmemiştir.

Menkul Matlar. Mâverdî, ganimet teri­mini savaş esirlerini ve düşmandan el­de edilen toprakları İçine alacak şekilde daha kapsamlı olarak ele alırken diğer İslâm hukukçulan bunları ayrı ayrı baş­lıklar altında incelemişler, özellikle arazi ve arazi gelirlerini yine Mâverdî’nin ga­nimetin bir çeşidi olarak kabul ettiği fey kavramı içinde değerlendirmişlerdir. Böy­lece ganimet kavramı sadece düşman­dan zorla alınan menkul mallar için kul­lanılır hale gelmiştir.

Hanefî fakihleri, ganimet mallarının helâl olabilmesi için öncelikle bir askerî müfreze tarafından ele geçirilmesi ge­rektiğini söylerler. Bu müfreze Ebû Yû­suf’a göre en az dokuz kişi, Ebû Hanîfe ve Muhammed’e göre ise aralarında yar­dımlaşma olabilecek bir gruptan aşağı olmamalıdır. Ancak İslâm hukukçuları­nın çoğunluğu, ganimeti bir veya iki kişi de ele geçirse ona hak kazanacağı gö­rüşündedir.

Fakihlerin çoğunluğuna göre müslü­manlar ganimeti elde edince bu mallar üzerinde mülkiyet hakları sabit olur. Ha-neffler ise gazilerin mülkiyet haklarının sabit olabilmesi için bu zilyetliğin İslâm ülkesinde de devam etmesi gerektiği­ni ileri sürerler. Buna göre dârülharpte Ölen savaşçılar ganimetten pay alamaz­lar, dolayısıyla mirasçılarının bu paya vâ­ris olmaları söz konusu değildir. Aynı şe­kilde ganimet mallan yine dârülharpte itlaf edilirse -bunlar üzerinde herhangi bir mülkiyet hakkı sabit olmadığından-tazmin sorumluluğu da yoktur. Ancak bir gazi ganimet mallarının İslâm ülkesine nakledilmesinden sonra ve taksiminden önce vefat ederse Ebü Hanîfe’ye göre onun hissesi vârislerine intikal eder. Baş­ta Şafiî olmak üzere bazı hukukçulara göre ise düşmanın yenildiği açık bir şe­kilde anlaşıldıktan sonra gazilerden bi­ri ölürse ganimetler henüz dârülislâma nakledilmemiş olsa dahi onun hissesi vâ­rislerine intikal eder.

Ganimetin dârülharpte dağıtılması is­lâm hukukçularının çoğunluğuna göre caiz hatta müstehaptır. Zira Hz. Peygam­ber, Huneyn ganimetlerini Mekke-Tâif arasında bulunan Cİ’râne mevkiinde, Zül-huleyfe ve Benî Mustalik ganimetlerini de onların topraklarında dağıtmıştır. Ha-nefîler ise ganimetin dârülislâma kom­şu olmayan bir bölgede ele geçirilmesi durumunda, düşmanın bu mallan geri almak için yeniden saldırmasının muh­temel olması sebebiyle, dârülislâma ge­linceye kadar ganimetlerin paylaşılma­sını caiz görmemişlerdir. Ancak devlet başkanı veya onun yetkili kıldığı kuman­danın ganimetin dağıtımını müslüman-lann lehine görmesi veya mücahidlerin buna ihtiyaç duymaları halinde ganime­ti dârülharpte taksim edebilir.

Ganimet mallarının dârülislâma nakli için araç ve imkân yoksa bu mallar ga­zilere geçici olarak dağıtılır. Taşıma ko­laylığı sağlamak için emaneten yapılan ve literatürde “kısmet-i îdâ’, kısmet-i hami ve nakl” adı verilen bu dağıtım­dan sonra dârülislâma gelindiğinde ga­nimet yeniden ve kesin bir şekilde tak­sim edilir ki buna da “kısmet-i ganîmet kısmet-i mülk” adı verilir. Bu mallar­dan taksimden önce ordunun yeme, İç­me vb. İhtiyaçlarının giderilmesi müm­kün olup bunun dışında söz konusu mal­ların alınması, kullanılması caiz değildir.

Ganimet mallarının dağıtım esasları Enfâl sûresinin 41. âyetinde belirtilmiş­tir. Savaşın bitmesinden sonra devlet başkanı veya yetkili kıldığı kumandan önce her askere öldürdüğü düşmanın silâh, at vb. mallarını, daha sonra da savaşta üstün başarı göste­renlere vaad ettiği şeyleri (nefel) verir. Geriye kalan malları beş eşit paya ayı­rarak bunun beşte dördünü savaşa ka­tılanlara dağıtır, beşte birini de âyette zikredilen hak sahiplerine verilmek üze­re saklar.

Ganimeti hakeden mücahid savaş ala­nında savaşmak amacıyla bulunan kim­sedir. Bunun savaşa fiilen katılıp katıl­maması ve rütbesi alacağı paya tesir et­mez. Başkumandan, kumandan, er, ge­ri hizmette bulunan asker hep aynı pa­yı alır. Hz. Peygamber, Bedir Savaşı’nda keşif vb. özel görevlerde istihdam ettiği savaşa bilfiil katılmayan sekiz sahâbîye ganimetten hisse vermiştir. Hatta gani­met malları henüz dârülislâma nakledilmeden Önce mücahidlere katılan yar­dımcı kuvvetler de Ebû Hanîfe’ye göre bu ganimetten pay almaya hak kaza­nırlar. Zira onlar da savaşmaya gelmiş ve ordunun gücünü arttırmışlardır.

Fakihlerin çoğunluğuna göre. bir kim­senin ganimete hak kazanabilmesi için savaşa katılmış olmasının yanı sıra ku­ral olarak tam eda ehliyetinin de bulun­ması gerekir. Bu sebeple savaş birlikle­rinde yer alıp fiilen savaşmayan kadın ve çocuklara, bilfiil savaşa katılsa bile kölelere ve gayri müslimlere ganimet­ten pay aynlmayıp onlara yaptıkları hiz­met karşılığında bazı hediyeler verilir. Ancak Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî, müslümanlann yanında savaşa işti­rak eden gayri müslim askerlerin kendi başlanna bir kuvvet teşkil etmeleri ve­ya İslâm ordusunun onlar olmadan ye­terli derecede savaş gücüne ulaşama­yacağının anlaşılması halinde onlara da -bir istisna olarak- müslüman askerler­le eşit derecede ganimetten pay veril­mesini uygun görür. Ahmed b. Hanbel de müslümanlarla savaşa katılan gayri müslimlerin müslümanlar gibi ganimet­ten hisse alacaklarını kabul etmiştir. Zâhiriler’e ve Mâlikî mezhebinde ağırlıklı görüşe göre ise müslümanların gazve­lerinde gayri müslimler bulunamaz; ha­zır bulunup savaşa katılsalar dahi ken­dilerine ganimetten pay veya nefel adıy­la herhangi bir şey verilmez. Öte yan­dan İslâm ordusu, düşman arazisinde kılavuzluk ve casusluk gibi hizmetler için bir zimmîyi görevlendirebilir ve bunun için bir ücret verilebilir.

Beşte dört hissenin savaşçılara nasıl dağıtılacağı da İslâm hukukçuları tara­fından tartışılmıştır. Ebû Hanîfe, Abdul­lah b. Abbas’tan nakledilen bir hadise ve Hz. Ömer’in uygulamasına dayanarak savaşa atıyla katılana iki, yaya olarak ka­tılana bir hisse verileceğini ileri sürer. İç­lerinde Ebû Yûsuf ve İmam Muham-med’in de bulunduğu hukukçuların ço­ğunluğuna göre bu dağıtımda atlıya üç, yayaya bir pay verilir. Zira süvarinin ih­tiyaç duyduğu savaş malzemesi yayanın ihtiyaç duyduklarından daha fazladır. Savaşa atlı olarak katılıp ganimet elde edilmeden önce atını kaybeden müca­hid ganimet dağıtımında süvari kabul edilerek payını buna göre alır. Süvariye üç, yayalara bir hisse verilmesiyle ilgi­li rivayetlerden, Hz. Peygamber’in hem süvarinin ihtiyacını gidermeyi hem de dönem için en önemli savaş aracı olan at beslemeye teşviki amaçladığı anlaşıl­maktadır. Savaşa elverişli olmaması se­bebiyle fukahanın çoğunluğu deve için pay verilmeyeceği görüşündedir. Ancak Ahmed b. Hanbel’den bu konuda iki fark­lı görüş nakledilmiştir.

Ganimetin beşte biri Enfâl sûresinin 41. âyetinde zikredildiği gibi Allah’a, Re-sulü’ne, hısımlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir. Hz. Peygam­ber’in bu paydan sembolik bir miktar alıp Kabe hizmetlerine ayırdığı belirtilir-se de hukukçuların çoğunluğu âyette ilk önce Allah’ın adının söze başlamak ama­cıyla zikredildiğini, bu sebeple Allah ve Resulü’nün paylarının bir hissede top­landığını söylemiştir. Resûl-i Ekrem, ken­di hissesinin aile fertlerinin ihtiyacından artan kısmını müslümanlann yararı ve ordu giderleri için harcamıştır. Akraba payı ise Hâşim ve Muttaliboğullan’ndan Hz. Peygamber’e yakın olanlara verilmiş­tir. Resûl-i Ekrem’in akrabalan fakir ol­salar dahi zekât alamadıkları için ken­dilerine ganimetten pay ayrılmıştır. Hz. Peygamber tarafından akraba payını da­ğıtmak üzere görevlendirilen Hz, Ali bu görevini Hz. Ebû Bekir ve Ömer devirle­rinde de sürdürmüştür. Hanefiler, Re­sûl-i Ekrem’in vefatından sonra gerek kendisine gerekse akrabasına ait hisse­lerin düştüğünü, böylece beşte bir his­senin yetim, yoksul ve yolda kalmışlar olmak üzere üç sınıfa dağıtılacağını söy­lemişlerdir. Şafiî ve Hanbelîler ise bu pa­yın yine beş eşit parçaya aynlacağını, Hz. Peygamber’in hissesinin onun vefatıyla savunma giderleri, bayındırlık gibi ka­mu hizmetlerine harcanmak üzere dev­let başkanının tasarrufuna bırakılacağı­nı, akraba hissesinin de devam edece­ğini ve bunun Hâşim ve Mutta liboğulla-n’na erkeğe iki, kadına bir pay olmak üzere dağıtılacağını ileri sürmüşlerdir. İmam Mâlik, beşte bir hissenin devlet başkanının yetkisi dahilinde her türlü kamu hizmetlerine harcanabileceğini, En­fâl sûresinin 41. âyetinde zikredilen sı­nıfların bu dağıtımda öncelikli hak sa­hipleri olduklarını söylemiştir.

Ganimet mallarını paylaştırmakla gö­revli olan kişi (sâhib-i mekâsim, emîr-i kıs­met), mallann bölünmesinin imkânsız ol­ması halinde bunların satılması ve elde edilen paranın taksim edilmesine karar verebilir. Ganimetlerin dağıtımından sonra geriye paylaştırılması mümkün olma­yan az miktarda bir mal kalırsa bu ar­tık mal (fuzûlü’l-ganâim) fakirlere dağı­tılır.

TDV İslâm Ansiklopedisi

Sitede Ara