Hacegan Tarikatı Nedir, Tarihi, Prensipleri, Özellikleri, Hakkında Bilgi

Hacegan Tarikatı, XII-XV. Yüzyıllarda Mâverâünnehir’de faaliyet gösteren ve Orta Asya sûfîliğinin gelişmesinde önemli bir rol oynayan bir tarikattır.

Müteahhir Nakşibendî yazarlar, Nakşibendî silsilesini Hz. Ebû Bekir ile başlatanların Bâyezîd-i Bistâmî’nin (ö. 848) zamanına kadar Bekriyye olarak adlandırdıklarını belirtirler. Hâce Yûsuf el-Hemedânî’nin (ö. 1140) zamanına kadar Bâyezîd’in Tayfur lakabına nispetle Tayfûriyye olarak adlandırıldığını söylerler. Hemedânî'den Hâce Bahâeddin Nakşibend’in (ö. 1389) zamanına kadar Hâcegân tarikatı ve ondan sonra Nakşibendiyye adını aldığını kaydederler. Eğer silsilenin bu şekilde dönemlere ayrılması doğru kabul edilirse, Merv'deki hankahı "Horasan Kâbesi" olarak tanınan Yûsuf el-Hemedânî'yi Hâcegân’ın ilk şeyhi olarak kabul etmek gerekir. Nitekim silsilede "hâce" lakabını taşıyan ilk sûfî odur. Daha yaygın bir görüşe göre ise Hâcegân tarikatının gerçek kurucusu, Yûsuf el-Hemedânî’nin tayin ettiği dört halifenin dördüncüsü olan ve "ser-silsile-i Hâcegân" lakabıyla anılan Abdülhâlik-ı Gucdüvânî'dir.


Yûsuf el-Hemedânî'nin Buhara'da faaliyet gösteren ilk iki halifesi Hâce Abdullah-ı Berkî ve Hâce Hasan-ı Endâki’nin halife bıraktıklarına dair bilgi yoktur. Yûsuf el-Hemedânî'nin üçüncü halifesi ve Yeseviyye’nin kurucusu Hâce Ahmed Yesevî'nin halifeleriyle kurduğu tarikata mensup olanların "hâce" yerine "ata" lakabını taşıdıklarına bakarak, bunların Hâcegân silsilesinden ayrıldıklarını söylemek mümkündür. Öte yandan Yesevîliğin daha çok Orta Asya'daki göçebe Türk kavimleri arasında, Hâcegân’ın ise Mâverâünnehir’in Buhara gibi eski kültür merkezlerinde Farsça konuşan şehirliler arasında yaygınlık kazandığı söylenebilir.

Hâcegân tarikatının sonradan Nakşibendîliğin manevî yönünü de belirleyen sekiz prensibi, Gucdüvânî tarafından ortaya konulmuştur. Bu prensipler "Kelimât-ı kudsiyye" olarak ünlenmiştir:

Hûş der-dem: Dervişin aldığı her nefeste gafletten kaçınması, Hakk’ı unutmaması.

Nazar ber-kadem: Yürürken gaflete sebep olacak herhangi bir şeyi görmemesi için gözünü ayağına dikmesi.

Sefer der-vatan: Lüzumsuz seyahatlerden vazgeçip kendini beşerî sıfatlardan ilâhî sıfatlara ulaştıracak olan iç alemindeki yolculuğa yönelmesi.

Halvet der-encümen: Surette ve zahirde halk içinde bulunurken manen ve bâtınen Hak ile beraber olması.

Yâdkerd: Dili veya gönlü ile Hakk’ı zikretmesi.

Bâzgeşt: Zikir yaparken kelime-i tevhidin ardından, “İlâhî ente maksûdî ve n-zâke matlûbî” (Allahım! Maksadım sensin, gayem senin rızanı kazanmaktır) cümlesini tekrarlaması.

Nigâhdâşt: Kelime-i tevhide odaklanırken aklından bütün yersiz düşünceleri atması.

Yâddâşt: Her zaman Hak'tan agâh olması. İlk yedi prensibin hedefinin bu sonuncusunu gerçekleştirmek olduğu söylenir. Bu prensipler, büyük bir ihtimalle Hâce Bahâeddin tarafından ortaya konan üç prensip ile (vuku f-i zamânî, vukûf-i adedî, vukûf-i kalbî) tamamlanmıştır.

Nakşibendî geleneğine göre Gucdüvânî, Yûsuf el-Hemedânî'ye uyarak Hâce Ahmed Sıddîk, Hâce Evliyâ-i Kebîr (Kelân), Hâce Habbâz Buhârî ve Hâce Ârif-i Rîvgeri adlı dört halife bırakmıştır. Bunların dördü de mürid yetiştirdiği halde tarikatın devamını Ârif-i Rîvgerî sağlamıştır. Rîvgerî'den sonra Hâcegân silsilesi, sırayla Hâce Mahmud İncîrfağnevî, Kübreviyye tarikatının büyüklerinden Alâüddevle-i Simnânî ile ilişkisi bulunan Hâce Ali Râmîtenî, Hâce Muhammed Baba Semmâsî ve Hâce Bahâeddin Nakşibend’in asıl mürşidi olan Emîr Külâl ile devam eder. Bunlardan sadece Râmîtenî'ye Risâle-i Hazret-i Azîzân adlı bir eser atfedilmiştir. Hakkında bir menâkibnâme bulunan Emîr Külâl’dan başka, Hâcegân silsilesinde adı geçen sûfîlerin hayatları ve faaliyetleri hakkında kaynaklarda yeterli bilgi yoktur.

Hâcegân şeyhlerinin benimsediği zikir metodlarının bir bütünlük arz etmediği söylenebilir. Hemedânî zikri cehrî yaptığı halde halifesi Gucdüvânî, Hâce Hızır’dan öğrendiği hafî zikri benimsemiş ve halifelerine bu metodu telkin etmiştir. Ancak Ali Râmîtenî tekrar cehrî zikir usulünü getirmiş ve Emîr Külâl zamanına kadar bütün Hâcegân cehrî zikir metodunu uygulamıştır. Hâce Bahâeddin Nakşibend, Gucdüvânî’nin ruhaniyetinden hafî zikir yolunu öğrenince cehri zikri tamamen bırakmıştır. Onun kesin bir şekilde hafî zikir yolunu seçmesiyle müntesip bulunduğu silsilenin yeni bir döneme girdiği ve Nakşibendiyye tarikatının doğuşunda tayin edici bir rol oynadığı söylenebilir.

Hâce Ubeydullah Ahrâr gibi bazı Orta Asya Nakşibendî şeyhleri Hâce lakabını kullanmaya devam etmişlerse de, Hâcegân tarikatı Nakşibendîlikken ayrı bir tarikat olarak Emîr Külâl’in Bahâeddin Nakşibend dışındaki diğer halifeleriyle ancak iki üç nesil kadar varlığını sürdürebilmiş, daha sonra Nakşibendîliğin içinde erimiştir. Molla Câmrî'nin Nakşibendî yolunu anlatan risalesine "Serrişte-i Tarik-ı Hâcegân" adını vermesi, Nakşibendî tarikatının manevî ecdadına bir saygı ifadesi olarak değerlendirilir.

Yorum ekle...

Konu hakkında yorum ya da düşüncelerini paylaş...

Daha yeni Daha eski