Hay Nedir, Ne Demek, Esmaül Hüsna el-Hay İsminin Anlamı

Hay. Allah’ın isimlerinden (esmâ-i hüsnâ) biri.

Sözlükte “yaşamak, diri ve canlı olmak” anlamına gelen hayât (hayevân) kökün­den sıfat olup “diri olan, yaşayan” demek­tir. Râgib el-İsfahânî, Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan hayat kavramını altı grup içinde mütalaa etmekte, bunların beşinin haki­kat veya mecaz mânalarıyla bitkiler, hay­vanlar ve insanlar yani fâniler için kulla­nıldığını söylemekte. Allah’a mahsus olan hayatın ise “ölümsüzlük” (beka) anlamına geldiğini belirtmektedir. Buna göre hay, “hakkında ölüm geçerli olmayan varlık” demektir. Ebü’l-Bekâ el-Kefevî de Allah’a izafe edilen ha­yat kavramına mecazi mâna vermenin gerekliliğini vurgular ve bunun ölümsüz­lükten ibaret olduğunu söyler.

Kur’an’da “yaşatmak, diriltmek” anla­mındaki ihya masdarından fiil sigalarıyla türeyen kelimeler kırk yedi âyette, yine aynı kökten türeyen muhyî (can veren) ismi de iki âyette Allah’a nisbet edilmek­tedir. Bu âyetlerde daha çok Al­lah’ın yağmur yağdırmak suretiyle ölü toprağı diriltip yeşertmesi ve bu sayede canlıları beslemesi dile getirilmekte, ayrı­ca 0’nun iyi davranışlarda bulunan inanç­lı İnsanlara dünyada ve âhirette mutlu bir hayat yaşatacağı vurgulanmakta ve âhi­rette ölüleri dirilteceği ısrarla tekrarlan­maktadır. Çeşitli âyetlerde yaşatanın da öldürenin de mutlak şekilde Allah oldu­ğu, her şeye O’nun vâris bulunduğu ve herkesin eninde sonunda O’na varacağı belirtilmektedir (meselâ bk. Yûnus 10/ 56; Hicr 15/23; Kâf 50/43). Her türlü canlıyı yaşatıp öldüren, tekrar dirilten ve hayat-ölüm çerçevesinde kurduğu bir ni­zamla tabiatı idare eden bir varlığın ken­disinin ebedî hayatla hay olması, akıl ve realite açısından benimsenmesi zaruri bir gerçektir. Hay ismi Kur’ân-ı Kerîm’in beş âyetinde Allah’a izafe edilmektedir. Bun­ların üçünde Allah lafzının veya bu lafzın yerini tutan zamirin sıfatı durumunda iken (Bakara 2/255; Al-i İmrân 3/2; Gâfir 40/65) ikisinde doğrudan doğruya laf-za-i celâlin yerini tutmaktadır (Tâhâ 20/ 111; Furkân 25/58). Esmâ-i hüsnâ şârihleriyle kelâm âlimleri, hay sıfatının zât-ı ilâhiyyeyi aşan bir alanının (taalluk) bulun­madığını söylemekteyse de hay İsminin kullanıldığı üç âyette kayyûm ile birlikte yer aldığı görülmektedir (Bakara 2/ 255; Âl-i İmrân 3/2; Tâhâ 20/111). Öyle anlaşılıyor ki kayyûm, “her şeyin varlığı kendisine bağlı olup kâinatı idare eden” şeklindeki mâna ve muhtevasıyla hay is­mi ve sıfatını fonksiyoner hale getirmek­tedir.

İhya masdanndan türeyen çeşitli fiille­rin birçok hadiste Allah’a izafe edildiği görülür. Bunların daha çok Hz. Peygamber’in hamdü sena, şükür ve dua cümle­lerinde yer alması dikkat çekicidir. Hay is­mi, doksan dokuz esmâ-i hüsnâ hadisle­rinin ikisinde de mevcut olduğu gibi başka hadis rivayetlerinde de geçmekte­dir. Hz. Peygamber’in dualarından biri­nin şöyle olduğu rivayet edilir: “Allahım! Beni hak yoldan saptırmandan senin iz­zet ve yüceliğine sığınırım. Senden baş­ka tanrı yoktur. Sen ölmeyen bir dirisin. Cinler ve insanlar İse ölümlüdür”.

İbn Cerîr et-Taberî, İlgili âyetlerin tef­sirini yaparken hay ismine “başlangıcı ve sonu olmayan (ezelî ve ebedî)” mânası ver­dikten sonra bu isme kâinatı yönetme esasından hareketle anlam verenlerin de bulunduğunu kaydetmektedir. Yine Taberî. hay isminin üç âyette tevhid cümlesi içinde yer aldı­ğına bakarak Tanrı kabul edilmeye ve tapınılmaya lâyık olacak varlığın ebediyen hay olmasının gerektiği hususunu vurgu­lamıştır. Ebû Mansûr el-Mâtüridî ise “ebediyen ölümlü olmayan” mânasından başka “hiçbir şeyden gafil bulunmayan, asia yanılmayan ve unutma­yan” şeklinde de anlamlar vermiştir.

Âlimler ve özellikle kelâmcıiar sözü edi­len mânaları hay ismine nisbet etmekte birleşmişlerdir. Bunun yanında onlar bu ismin veya masdarını oluşturan hayatın sıfat sistemi içindeki yerini de tesbit et­meye çalışmışlardır. Kelâm âlimleri ara­sındaki bazı farklı anlatımlar bir yana ha­yat sıfatının statüsünü şöylece belirle­mek mümkündür: Tabiatın fevkalâde bir düzene sahip bulunuşu yaratıcısının âlim ve kadir olduğunu gösterir. Âlim ve kadir sıfatlarının hay olmayan bir varlıkta bu­lunması aklen muhaldir. Bu açıdan bakıl­dığında bazı kelâmcıların da belirttiği gibi hay sıfatının mevcudiyeti zaruri olarak bilinir. Aynı düşünce çizgisinden ayrılma­mak şartıyla âlim ve kadir sıfatları yerine Allah’ın fiil sahibi (faal) oluşunu esas al­mak da mümkündür. Buna göre. “Büyük bir sanat eseri olduğu apaçık bulunan ta­biatın yaratıcısının iradî bir fail (fâil-i muh­tar) olmaması düşünülemez, bu özellik de ancak hay olan varlık için bahis konu­sudur” şeklinde bir ispat yapılabilir. Kı­sacası hay ismi veya hayat sıfatı, bunun­la diğer ilâhî sıfatların mevcudiyet ve sıh­hat kazandığı temel bir kavram konu­mundadır. Ebü’l-Bekâ’nın da işaret etti­ği gibi sübûtî sıfat­lar içinde zât-ı ilâhiyyeyi aşıp bazı şeyler­le alâka kurması gerekli olmayan, başka bir deyişle nisbet ve izafet özelliği taşı­mayan yegâne sıfat hayat sıfatıdır. Me­selâ, “Allah bilen ve gücü yetendir” denil­diğinde, “Neyi bilen ve neye gücü yeten?” gibi bir soru akla geldiği halde, “Allah haydir” denilince akıl benzer bir soru sor­maya ihtiyaç duymaz.

Bütün İslâm âlimleri, Allah’ın hay olu­şunun, canlılarda görüldüğü gibi türe ait organizmanın dengesini ve itidalini koru­ması gibi bir şarta ve ayrıca ruhun mev­cudiyetine bağlı olmadığı noktasında it­tifak etmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de zât-ı ilâhiyyeye izafe edilen ruh (meselâ bk. Hicr 15/29; Enbiyâ 21/91; Secde 32/ 9), Allah’ın onunla hayat kazandığı mâ­nasına gelmeyip ruhun da Allah’ın yara­tıklarından biri olduğunu gösterir. Esasen aczve ihtiyaç ifade eden bu tür şartlar yaratık­lara has olup erginliğin doruk noktasında bulunan Allah için söz konusu edilemez.

Sünnî kelâmcılarla Mu’tezile âlimleri arasında tartışma konusu olan mâna sı­fatlarının mevcudiyeti tabii olarak hayat için de bahis konusudur. Buna göre, Al­lah’ın hay olduğu noktasında âlimler ara­sında ittifak bulunmakla birlikte bu is­min kökünü oluşturan hayat şeklindeki bir kavramın (müstakil mâna) zât-ı ilâhiyyeye nisbet edilmesi, Ehl-i sünnet’e göre ilmî-mantıkî bir zaruretken Mu’tezile’ye göre naslarda da yer almayan bu istidlal sakıncalı sonuçlar doğurur. İbn Sînâ İse hay isminin Allah’ın âlim ve fail oluşuyla açıklanabileceğini ka­bul etmekle beraber, tevhid ilkesine ve ilim sıfatına ağırlık veren sıfat anlayışının gereği, bu ismi “dıştan bir etkileyici ol­maksızın zâtını kendi mahiyetiyle bilen” şeklinde açıklamıştır . Buna göre hay “var olan zâtın kendisinden gizli kalmaması, bir anlamda varlığının şuuruna sahip bulunması” mânasına gelir.

Allah’ın isimlerine mistik yaklaşımlar yapabilen Kuşeyrî gibi gönül adamları. O’nun hay oluşundan dünyayı ve ölümü küçümseme sonucunu çıkarmışlar ve bu duygular içinde Allah’a kavuşma özlemi hissetmişlerdir.

Hay Allah’ın zâti isimleri ve sübûtî sı­fatlan içinde yer alır ve tenzîhî sıfatlar gi­bi zât-ı ilâhiyyenin dışında hiçbir şeye ta­alluk etmez. Hay ismiyle “varlığının baş­langıcı olmayan” mânasındaki evvel, “var­lığının sonu olmayan” mânasındaki âhir, baki ve vâris, “fiilen var olan. mevcudiye­ti ve ulûhiyyeti gerçek olan” mânasında­ki hak isimleri arasında anlam yakınlığı vardır.

TDV İslâm Ansiklopedisi

Sitede Ara