Hicab Nedir, Ne Demek, Kuranda, Ayetlerde Hakkında Bilgi

Hicab. Hakka ve hakikate ulaşmaya, âhiret hayatında Allah’ı görmeye engel olan perde anlamında terim.

Sözlükte “engel olmak; örtmek, gizle­mek” mânalarına gelen hacb kökünden türemiş bir isim olan hicâb “perde, iki nesne arasına konan engel, örtü” anla­mında kullanılır {LisânüVArab, “hcb” md.; Kamus Tercümesi, 1,103). Hicab keli­mesi Kur’ân-ı Kerîm’de geçtiği yedi âyet­te, âhirette cennette bulunanlarla cehen­nem erilinin birbirlerinin haline vâkıf ol­maya mâni olan engel (A’râf 7/46; bk. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “hcb” md.); perde, örtü, engel (Meryem 19/17; Ahzâb 33/53; Fussılet 41/5; Şûrâ 42/ 51); Kur’an okuduğu sırada Hz. Peygamber’le âhirete inanmayanlar arasına çe­kildiği belirtilen görünmez perde (İsrâ 17/45) ve karanlığın oluşturduğu perde (Sâd 38/32) mânalarında kullanılmıştır. Hicab kavramı bir âyette de âhiret günü­ne inanmayıp her türlü taşkınlığı göste­ren, günahkâr, vahiy ürünü âyetleri “es­kilerin masalları” olarak niteleyen ve ni­hayet kalpleri kararan kimseler “rableri-ne kavuşmaktan alıkonanlar” (mahcubun) şeklinde tasvir edilirken ism-i mef ul sigasıyla geçmektedir (Mutaffifîn 83/15).

Kur’an’da yer alan gışâve, sitr ve zulle (çoğulu zulel) kelimeleri de hicabın yuka­rıdaki anlamlarına yakın mânalar taşır ve hicab kavramı etrafında oluşan termino­lojik tartışmalara ışık tutar. Kur’ân-ı Ke­rîm’de, kâfirlerin gözlerinde gerçekleri görmelerini engelleyen perde bulunduğu (Bakara 2/7; Yâsîn 36/9; Câsiye 45/ 23), münafıkların cihad âyetleri karşısın­da âdeta “ölüm baygınlığı geçiren bir kimsenin bakışı” ile Peygamber’e baktık­ları (Muhammed 47/20) bildirilirken “gışâ­ve” kökü; dünya hayatında gözleri Allah’ın varlığının apaçık delillerini görmeyen kâ­firlerden (Kehf 18/101) bu gaflet per­delerinin âhirette kaldırılacağı ifade edi­lirken (Kâf 50/22) “gıtâ” kökü; Allah düş­manlarına, organlarının âhirette kendi­leri aleyhine şahitlik edeceğini hiç düşün­meden bu dünyada işledikleri kötü amel­ler hatırlatılırken (Fussılet 41/22) “sitr” kökü; inkarcıların iman etmeyi. Allah’ın cismâniyete bürünerek bütün azametiy-le gelip kendini göstermesi gibi muhal bir talebe bağladıkları beyan edilirken de (Bakara 2/210) “zulle” kökü kullanılmakta­dır. Gerek “hacb” kökünün gerekse bu­nunla anlam yakınlığı bulunan diğer kök­lerin kullanıldığı âyetlerden anlaşıldığına göre hicab, “Allah ile İnsanlar arasında perde” anlamına geldiği yerlerde Allah’a değil insanlara nisbet edilmiş, perdelen­meye ve mahrumiyete onların mâruz kaldığı belirtilmiştir.

Hadislerde Kur’ân-ı Kerîm’de kullanıl­dığı anlamlarda yer alan hicab kelimesi bazı rivayetlerde Allah’a da nisbet edil­mekte ve O’nun bir vasfı şeklinde kulla­nılmaktadır. Ebû Mûsâ el-Eş’arîden nak­ledildiğine göre Hz. Peygamber bir hadi­sinde çeşitli hususlara dikkat çektikten sonra, “Allah’ın hicabı nurdur, eğer onu kaldırmış olsaydı bütün varlıklar yanar­dı” demiştir (Müslim, “îmân”, 293-294; İbn Mâce, “Mukaddime”, 13). Bu hadisin farklı rivayetlerinde “nur” yerine “nâr” ke­limesinin kullanıldığı görülmekte (Müs­lim, “îmân”, 293; Müsned, IV. 401), bazı kaynaklarda ise “Allah’ın nurdan (veya nur ve zulmetten) yetmiş, yedi yüz veya yetmiş bin perdesinin bulunduğu” şeklin­deki rivayetlere de yer verilmektedir (Zebîdî, II, 72; V, 137;Şevkânî,s. 450). Suheyb b. Sinan yoluyla gelen diğer bir rivayete göre Allah Teâlâ cennet ehline. “Benden daha başka bir şey istiyor musunuz?” di­ye soracak, onlar da, “Yüzümüzü ağart­madın mı, bizi cennete koyup ateşten kurtarmadın mı?” diyecekler, bunun üze­rine Allah perdeyi kaldıracak ve cennettekiler, o güne kadar mazhar olmadıkları en büyük nimet olarak rablerine bakacak­lardır (Müslim, “îmân”, 297).

Kelâm literatüründe hicab konusu da­ha çok rü’yetullah* münakaşaları sebe­biyle. Yûnus sûresinin 26. âyetinde geçen “ziyade” kelimesiyle Mutaffıfîn sûresinin 15. âyetinde geçen “mahcubun” kelime­si etrafında yapılan farklı yorumlar dola­yısıyla ele alınmıştır. Nitekim Allah’ın âhi­rette görülebilmesi (rü’yetullah) mesele­si, Mu’tezile ile Ehl-i sünnet âlimleri ara­sındaki tartışma konularından birini teş­kil etmiştir. Sünnî âlimler âhiret hayatın­da Allah’ın görülmesinin aklen mümkün olduğunu, nakil yoluyla da sabit bulun­duğunu belirtmiş. Mu’tezile kelâmcılanyla onların görüşlerini benimseyen bazı âlimler ise rü’yetullahın aklen ve naklen mümkün olmadığını İleri sürmüşlerdir.

Rü’yetin imkânını savunan Ehl-i sünnet’e mensup müfessirler, “Güzel davranışlarda bulunanlara daha güzel karşılık, bir de fazlası (ziyade) vardır” (Yûnus 10/ 26) mealindeki âyette yer alan ziyade ke­limesini “perdenin kalkması ile mümin­lerin Allah’ı görmesi” şeklinde yorumla­maktadır (Taberî, VII, 105-107; Kurtubî, VIII, 330; Süyûtî, IV, 356-357). Bu müfes-sirler, sıhhati tartışmalı olmakla birlikte Câbir b. Abdullah’tan rivayet edilen ve cennet ehlinin Allah’ı bir nur olarak gö­receğini. O’na büyük bir manevî zevkle baktıktan bir süre sonra Allah’ın gizlene­ceğini, fakat nuru ve bereketinin devam edeceğini ifade eden hadisi (İbn Mâce, “Mukaddime”, 13) delil olarak zikrederler. İbn Fûrekde ziyade kelimesini, “insanla­rın Allah’ı görmelerine mâni olan engel­lerin ortadan kaldırılması” olarak açıklar; hicabın ise “iki nesneyi birbirinden ayıran duvar gibi katı bir nesne” anlamına gel­diğini, Kur’an ve hadislerde geçen hicab ve müştaklarını bu anlamda kabul ede­rek Allah’ı “memnu, mestur, mahdûdve mahcûb” olarak nitelemenin caiz olmadı­ğını vurgular. Mu’tezile âlimleri, âyetteki ziyade kelimesini Allah’ın görülmesi şek­linde anlamadığından zât-ı ilâhiyyeye hi­cab kavramının nisbet edilmesini kabul etmemiştir. Cehmiyye de benzer görüş­leri savunarak diğer haberî sıfatlar gibi hicab tabirini de zahirî manasıyla almayıp te’vil etmiştir. Dürzîler ise her türlü idra­kin ötesinde olan Allah’ın bir hicab ve be­şerî suretle (nâsût) perdelendiğini, yet­mişe varan devreler halinde bu perdele­rin kalkarak Allah’ın tecelli ettiğini ve en son tecellinin Hâkim -Biemrillâh’ın şah­sında vuku bulduğunu kabul etmektedir.

Hesap gününe inanmayıp her türlü taş­kınlığı gösteren, alabildiğine günahkâr, vahiy mahsulü âyetleri “eskilerin masalla­rı” olarak niteleyen kalpleri kararmış kim­seler için, “Hayır! Onlar hesap günü rab-lerinden mahrum (mahcub) kalacaklardır” denilmektedir (Mutaffifîn 83/10-15). Bu ifadede yer alan “hicab” kavramı hak­kında da farklı görüşler ileri sürülmüş­tür. Fahreddin er-Râzî, buradaki hicabı Ebû Ali el-Cübbâfnin “Allah’ın rahmeti­nin engellenmesi”. Ebû Müslim’in “O’na yakınlığın engellenmesi” ve Zemahşe-rfnin “kâfirlerin huzura kabullerinin en­gellenmesi” şeklinde anladıklarını ifade ettikten sonra her üçünde de ortak olan şeyin “engellenme”den ibaret bulundu­ğunu belirtir; bunun ise “Allah’ı bilmeye engel olunma” şeklinde anlaşılamayacağını, zira kâfirlerde de bir nevi Allah bilgisinin mevcut olduğunu söyler. Ona göre âyetteki hicab kavramına “rü’yete engel olma” şeklinde bir anlamın veril­mesi daha isabetlidir; nitekim Mukâtii b. Süleyman ve Kelbî gibi müfessirler de aynı görüşü benimsemişlerdir (Mefâtîhu’l-ğayb, XXXI, 95-96). Mu’tezile’-ye göre söz konusu âyetin rü’yete delâ­leti ancak teşbih ve tecsîme meyletme halinde mümkün olabilir. Zira âyetteki hi­cabın, hem gören hem görülen açısından rü’yetin sıhhatini engelleyen bir perde olarak anlaşılması sadece cisimler hakkın­da düşünülebilecek bir durumdur. Buna göre âyet. “kâfirlerin Allah’ın rahmet ve sevabından men edilecekleri” şeklinde an­laşılmalıdır (Kâdî Abdülcebbâr, IV, 220).

Hz. Peygamberin mi’racda Allah’ı gö­rüp görmediği tartışması da genellikle hicab terimi etrafında gelişmiştir. İbn Abbas’a nisbet edilen bir görüşe göre Resûl-i Ekrem mi’racda rabbini görmüş, Hz. Âişe ve Ebû Zer’den rivayet edilen diğer bir görüşe göre ise mi’rac gecesinde rü’-yet asla gerçekleşmemiştir. Kendisine Tekvîr sûresinin 23. âyetiyle Necm sûre­sinin 13. âyeti hatırlatılan Âişe, Resûlul-lah’a bu âyetlerle ilgili olarak ilk defa ken­disinin soru sorduğunu söylemiş, ardın­dan da bu âyetlerde “görülen” olarak zik­redilenin Cebrail olduğunu kaydederek, “Gözler O’nu idrak edemez, fakat O bü­tün gözleri idrak eder” (En’âm 6/103) ve, “Allah bir insanla ancak vahiy suretiy­le veya perde (hicab) arkasından konuşur yahut bir elçi göndererek dilediğini vahyeder” (Şûrâ 42/51) mealindeki âyet­lerin, Allah’ın (dünyada) görülemeyeceği hususuna açık delil teşkil ettiğini belirt­miştir. Ebû Zer el-Gıfârî’den gelen bir ri­vayette Hz. Peygamberin kendisine bu husus sorulduğunda, “O bir nurdur, nasıl görebilirim?” dediği, rivayetin bir başka varyantında ise kendisinin sadece bir nur gördüğünü söylediği kaydedilmektedir (Müslim, “îmân”, 291-292).

Tefsirlerin büyük bir kısmında mi’rac gecesinde hicabın kaldırıldığı, ancak Resûl-i Ekrem’in Alllah’ı değil Cebrail’i aslî suretinde gördüğü belirtilmektedir (Taberî, XIII, 44-51; İbn Kesîr. IV, 247-249). Kur’ân-ı Kerîm’de ise nur kavramı çeşitli konumlarda Allah’a izafe edilmiştir (bk. M. F. Abdülbâki, et-Muccem, “nûr” md.). Müfessirler, âyetlerde geçen nur kelime­lerini rivayetlerde geçtiği gibi “hicab” ola­rak değil “hidâyet, hakikat. Allah’ın dini, O’nun varlığına delâlet eden âyetler, nu­run yaratıcısı ve sahibi” şeklinde anlamış­lardır (Taberî, X, 135; Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-ğayb,XXUl, 224; İbn Kesîr, III. 289; Âlûsî, XVIII, 164). Nitekim Hz. Peygamberin, bazı ilâhî âyetlerin kendisine gösterilmesi için bir gece Mescid-i Harâm’dan Mescid-i Aksâ’ya götürüldüğü­nü (İsrâ 17/1) ve onun bu seyahat es­nasında rabbinin büyük âyetlerini gördü­ğünü (Necm 53/18) bildiren âyet-i ke­rîmeler de birbiriyle bağlantılı olarak İnce­lendiği takdirde Allah’ın nurundan mak­sadın “O’nun varlığına delâlet eden de­liller” olduğu anlaşılır. “Allah’ın hicabının nur olduğu” şeklindeki rivayetlerin de bu bağlamda değerlendirilmesi halinde hi­cabın “zâtının görülmesine mâni olan en­geller” anlamına geldiği söylenebilir. Öte yandan Allah’ın nur olarak telakki edilme­si, O’nun kendi yarattığı bir varlıkla özdeş kabul edilmesi gibi aklen imkânsız bir var sayıma da yol açar. Bundan dolayı Kâdî İyâz, “O bir nurdur …” şeklindeki rivayeti güvenilir kaynakların hiçbirinde görme­diğini söylemiştir (Nevevî, 111, 12). Hicab-la ilgili bazı hadislere yer veren İbnü’l-Cev-zî bunları genellikle zayıf, metruk ve sika olmayan kişiler tarafından rivayet edilmiş sözler olarak nitelendirmektedir (el-Meuztfât, 1, 116-117).

İbn Fûrek, Gazzâlî, Fahreddin er-Râzî ve İbn Haldun gibi âlimler, Allah ile insanlar arasında bazı perdelerin bulunduğunu bil­diren ifadelerde kullanılan hicab tabirinin yaratılmış varlıklara yönelik olduğunu kaydetmektedir. Bunlara göre bir şeyin perdelenebilmesi için onun sınırlı ve iha­ta edilebilir olması gerekir. Halbuki Al­lah’ın, yaratılmış varlıklar için söz konusu olan böyle bir şeyle nitelendirilmesi. O’nun bir perde ile gizlenmesi aklen ve dinen ka­bul edilemez. Allah’ın bir perde ile perde­lendiğini iddia eden kimse O’nun hakkın­da düşünülmesi muhal olan bir söz sarfetmiş. dolayısıyla tevhid inancını zede­leyerek teşbih ve tecsîme düşmüş olur. Bundan dolayı hicabı sözlük anlamıyla ke­sinlikle Allah’a izafe etmemek gerekir. “Bir kişi ile bir nesne arasında yer alan ve arkasında bulunanların görülmesine en­gel olan şey” anlamındaki hicabı. “Büyük­lük benim ridâm, ululuk ise izârımdır” {Müslim, “Birr”, 136; İbn Mâce, “Zühd”, 16; Ebû Dâvûd, “Libâs”, 25) hadisinde ol­duğu gibi mecazi mânaya hamletmek ge­rekir.

Kur’an ve Sünnetteki çeşitli kullanım­larından anlaşıldığına göre hicab Allah’ı görmek isteyen süjeye ait bir vasıf olup kâfirlerde kalbin mühürlenmesi, mümin­lerde ise kararması sonucunda manevî bir körlük oluşturmakta, bu körlük ölüm ve ölüm sonrası hayatın gerçekleriyle nisbeten kalkabilmektedir. Bu husus, “Onlar rablerinden mahcub ve mahrum ka­lacaklardır” (Mutaffifîn 83/15) şeklin­deki ilâhî beyanla vurgulanmaktadır.

Tasavvuf

Tasavvuf. Sûfîler, sâlikle Hak ara­sında bulunan ve O’nu tanımaya (marifet) engel olan her şeye hicab (nikâb) demiş­ler ve kendileriyle Hak arasında kalan per­delerden daima yakınmışlardır. İlk sûfî­ler arasında önemli bir yeri bulunan Zün-nûn el-Mısrî kul ile mevlâsı arasında çeşit­li perdelerin bulunduğunu, bunların en kapalı ve en kalın olanının da nefis oldu­ğunu söylemiş, iddianın dava sahibi ile Hakk’ı müşahede arasında bir perde oluş­turduğunu ifade etmiştir (Sülemî, s. 18, 22). Serî es-Sakatî, “Allahım, bana per­de ardında kalma azabiyla azap etme de ne İle azap edersen et” diye niyaz etmiş (a.g.e., s. 51), Bâyezîd-i Bistâmî âşıklar İçin cennetin bile bir perde olduğunu söy­lemişti (a.g.e.,s. 70).

Sûfîler, Hak ile sâlik arasında nelerin perde olduğuna dair çeşitli görüşler ileri sürmüşlerdir. Bâyezîd-i Bistâmî, Zünnûn, Ebû Bekir el-Vâsıtî ve Ebû Saîd-i Ebü’l-Hayr gibi sûfîlere göre Allah ile sâlik ara­sındaki ilk ve en kalın perde nefis ve ben­liktir. Sûfîler bu perdeyi fena ve mahv yo­luyla kaldırmaya çalışmışlardır. Cüneyd-i Bağdadîye göre avam için nefse, halka ve dünyaya, havas içinse ibadete, sevaba ve keramete güvenmek perdedir (Herevî, s. 226). Kalbin mühürlenmiş olması kâfirler için. katılaşması münafıklar için. karar­ması da müminler için perdedir (Serrâc, s. 451). Bazı sûfîlere göre dört hicab (dün­ya, nefis, halk ve şeytan), bazılarına göre yedi hicab (yeme içme, şehvet, çoluk ço­cuk tutkusu, mal ve makam hırsı, riya ve bencillik) vardır. İnsanda bu beşerî sıfat­ların baskın olmasına “istitâr” ve “ihticâb” denir.

“Allah’ın hicabı nurdur, bu hicabı aça­cak olsa zâtının nurları bütün varlıkları yakar” mealindeki hadis (Müsned, IV, 401; Müslim, “îmân”, 293; İbn Mâce, “Mukad­dime”, 13) tasavvuf? eserlerde, “Allah’ın nurdan ve zulmetten yetmiş bin perdesi vardır” şeklinde rivayet edilir (Gazzâlî, Mişkâtü’t-enuâr, s. 84; Necmeddîn-i Dâ-ye, s. 310). Halvetiyye tarikatında seyrü sülük yapılan yedi esmanın (lâ ilahe illal­lah, Allah, hû, hay, hak, kayyûm, kahhâr) her birinin yetmiş bin perdesi vardır. Kah­hâr esmasını tamamlayarak nefs-i kâmi­le makamına erişen sâlike yetmiş bin hi­cab açılmış olur. Yukarıdaki hadis sûfîler-ce çeşitli şekillerde yorumlanmıştır. Bir yoruma göre madde ve insanın kötü huy­ları zulmânî, iyi huyları, ibadetleri ve Al­lah’ın tecellileri nûrânî birer perdedir. Hakk’ın her bir tecellisi aynı zamanda onun bir üstündeki tecelliyi örten nûrâ­nî perdedir (Aynülkudât el-Hemedânî, s. 102).

Bazılarına göre nefis, kalp, akıl, ruh ve hafinin her birinin kendine has bir per­desi vardır. Nefsin perdesi arzular, kalbin perdesi Haktan başkasını düşünme, ak­lın perdesi mâkuller, ruhun perdesi te­maşa, hafînin perdesi de ilâhî azamet ve kibriyâdır(Tehânevî. I. 304). İlâhî hakikat­lerin anlaşılmasına taklit perdesi engel olur. Mezheplerine taassup derecesinde bağlı olanlar dinî gerçekleri kavrayamazlar. Hz. İbrahim’in yıldızları, ayı ve güne­şi görüp bunlara rabbim demesi nûrânî perdeleri görmesinden ibarettir (Gazzâ­lî, İhya\ III, 12, 13. 395; Şah Veliyyullah ed-Dihlevî. I. 117-120).

Muhyiddin İbnü’I-Arabî, sonsuz olan ilâ­hî isimlerin her birinin bir üsttekine per­de teşkil ettiğini, nefsin karanlık perde­lerini riyazetle aşan bir sâlikin nur perde-

lerinde de yükselmesi gerektiğini belirt­miştir {el-Fütühât, II. 159; 111, 65-68, 86). İbnü’l-Arabî’nin takipçilerinden Kâşânî hicabı, “ilâhî tecellileri kabule engel ola­cak şekilde maddî suretlerin kalbe yerleş­mesi” şeklinde tarif etmiş ve genellikle bu tarif kabul edilmiştir.

Ölen veya ölmek üzere bulunan bir kim­se perde açıldığı için gerçeği çıplak olarak görür (bk. Kâf 50/23; krş. Kehf 18/101). İn­sanla gayb âlemi arasında bulunan per­de ölümle kalkar. Mutasavvıflar, “ölme­den önce ölmek” suretiyle bu perdenin açılmasının mümkün olduğuna inanırlar. Bu yoldan perdenin açılmasına “keşf”, bu mertebeye erip gaybm esrarına vâkıf ola­na “mükâşif” (ehl-i keşf, ehl-İ mükâşefe) de­nir.

Mutasavvıflar Hak’la veya ilâhî hakikat-la arasında perde bulunan, bu yüzden ilâ­hî gerçeklerin özüne nüfuz edemeyen âlimlere ve hatta bazı mutasavvıflara “mahcub” (perdeli) derler. Hücvîrî. eseri­ne Keşîü’l-mahcûb adını vermesinin se­bebini açıklarken mahcubların önünde var olan perdenin mükâşefe ehlinin önün­de bulunmadığını ifade eder (Keşfü’l-mahcûb, s. 78). Gazzâlî mahcubları üçe ayırır: Önlerine yalnız karanlık perdesi çe­kilenler, karanlık-nur karışımı perde çe­kilenler, saf nurdan perde çekilenler. Birin­ciler tabiat ve maddeden başka bir şey görmeyen inkarcılar, ikinciler bâtıl bir di­nin veya mezhebin mensupları, üçüncü­ler ise filozoflardır. Zaman zaman pey­gamber ve velîlerin önüne de nûrânî per­deler çekilir, ancak bu onlar için ilâhî bir lutuftur; zira sürekli olarak ilâhî nurlara muhatap olmaya hiç kimsenin gücü yet­mez. Nitekim Hz. Peygamber. “Bazan kalbimi bir perde örter, onu kaldırmak için yüz defa istiğfar ederim” (Müslim, “Zikir”, 41; Ebû Dâvûd, “Vitir”, 26) mea­lindeki hadisiyle buna işaret etmiştir (Gazzâlî. İhya’, 111, 11,12, 395). Tasavvuf­ta bu perdeye “gayn”, diğer üç perdeye de “reyn” denilmiştir (Hücvîrî, s. 79).

Fena makamına eren sâlik hakiki ve ye­gâne failin Allah olduğunu kavrar. Bu ma­kamda olanlar, bütün varlıkların yapıp et­melerini gölge oyununda perdeye yansı­yan görüntülere benzetirler. Sûfî şairler tarafından öteden beri kullanılan bu teş­bih üzerinde İbnü’I-Arabî geniş olarak durmuş [el-Fütühât, II. 159; III, 65, bab 317,86), bazı mutasavvıflar Karagöz oyu­nundaki perdeyi tasavvufî açıdan yorum­lamışlardır (Konuk, Fusûsü’l-hikem Ter­cüme ve Şerhi (haz. Tahralı – Eraydın|, Tahrah’nın önsözü, III, 44-63).

“Hicâb-ı İzzet” denilen bir perde ile ör­tülü olduğundan Hakk’ın zâtı bilinemez ve künhü idrak edilemez; bu perde keşif­le açılmaz. Burada sadece hayret söz ko­nusu olur. Hâce Abdullah Herevî izzet hi­cabını “O’nun O’luğu” (Hakk’ın mahiyeti) şeklinde açıklamıştır.

TDV İslâm Ansiklopedisi

Sitede Ara