İlmiye Sınıfı, Nedir, Tarihi, Özellikleri, Hakkında Bilgi

İlmiye. Osmanlı Devleti’nde eğitim, yargı, fetva ve diyanet teşkilâtını oluşturan medrese menşeli ulemâ sınıfı.

Osmanlı devlet teşkilât ve teşrifatında seyfiye (askerîzümreler) ve kalemiye (bü­rokratlar) ile birlikte üç temel meslek gru­bundan biridir. Şeyhülislâm, nakîbüleşraf, kazasker, kadı. müderris gibi ulemâ topluluğunun ve bunların oluşturduğu kurumun gene! adıdır. Daha geniş anlam­da Osmanlı ilmiye sınıfı, klasik ve yerleş­miş İslâmî eğitim kurumu olan medrese­de usulüne uygun tahsilden sonra icazet­le mezun olup eğitim, hukuk, fetva, baş­lıca dinî hizmetler ve nihayet merkezî bü­rokrasinin kendi alanlarıyla İlgili önemli bazı makamlarını dolduran müslüman ve çoğunlukla da Türkler’den oluşan bir meslek grubudur. Bu meslek umumiyet­le geleneğini, yetki ve imtiyazlarını iyi ko­ruyan bir anlayışa sahip olmakla ve bazı belirleyici aşamalardan geçmekle varlığı­nı yüzyıllar boyunca sürdürmüştür. Kuru­luştan İstanbul’un fethine kadar uzanan bir buçuk asırlık dönem, ilmî hayatta ba­şarılı gelişmelere rağmen henüz ilkelerin tam olarak belirlenmediği ilk devreyi teş­kil eder. Fetihten XVII. yüzyıl başlarına ka­dar devam eden sürede ise sağlam bir ge­lenek oluşmuş, kendine has nizamı, eği­tim ve yargı alanında belirlenen derece­leri, yetki ve sorumlulukları ortaya konul­muştur. XVI. yüzyıldan itibaren ilmiye, seyfiye ve kalemiye mesleklerinin ayrı ay­rı formasyonlar gerektiren dallar haline gelmesiyle ilmiye mensupları eğitim ve yargı alanlarını inhisarlarına almışlardır. Zamanla güç ve etki alanlarını derece de­rece kaybetmekle birlikte Osmanlı Dev-leti’nin yıkılışına, hatta Cumhuriyet’in ilk dönemine kadar geleneğini devam etti­rebilmiştir.

Osmanlı ilim geleneğinde eski Orta As­ya ilim ve kültür hayatının belli Ölçüde et­kisi muhakkak olmakla birlikte bunun un­surlarını açık olarak ortaya koymak olduk­ça zordur. İslâmî gelenek ve etki ise tari­hî seyir içinde daha kolay takip edilebil­mektedir. Bu etkiyi biri yaklaşım, diğeri de uygulama olarak iki noktada değerlen­dirmek gerekir. Yaklaşım tarzı tamamıyla yerleşmiş geleneğin devamı olarak ken­dini gösterir ve Kur’an âyetleri ve hadis­lerde yer alan birçok övücü ve teşvik edi­ci ifadelere dayanır. Uygulama ise tarihî seyir içinde ortaya çıkmıştır.

Osman Bey’in menkıbevî unsurlar ta­şıyan hayat ve saltanatında ilim alanın­daki teşebbüsleri sağlıklı bir şekilde bilin­memektedir. İlk Osmanlı kronikleri onun ilme değer verdiğini, çevresinde istişare ettiği bazı âlim ve şeyhlerin bulunduğu­nu ısrarla vurgular. Orhan Bey dönemin­deki (1324-1360) ilim hayatını farklı kay­naklardan daha sağlıklı olarak takip et­mek mümkündür. Bursa kadısı başkadı olmak üzere fethedilen yerleşim birim­lerine kadılar tayin edilmiş, ilk medrese 1330’da İznik’te açılarak devrin tanınmış âlimi Dâvûd-i Kayseri müderrisliğine ge­tirilmiştir. I. Murad (1360-1389) ve Yıldı­rım Bayezidf 1389-1403 dönemlerinde yeni medreseler yapılmış, eğitim ve yargı alanlarında yeni kurumlar teşkil edilmiş­tir. 1362’de kazaskerlik kurulmuş, mah­kemelerde bakılan davalardan belirli üc­retlerin alınması kararlaştırılmıştır. Bu resmî gelişmelerin yanında asıl önemli olan, bu dönemde ilim hayatının sağlam bir temele oturması ve bir geleneğin te­şekkül etmesidir. Bu dönemde âlimler­den faydalanma onlarla istişarelerde bu­lunmak, kadılık, kazaskerlik, vezirlik, ve-zîriâzamlık, defterdarlık, nişancılık gibi divanın ve bürokrasinin önemli makam­larına tayin etmek gibi birkaç şekilde ol­muştur.

Bu dönemdeki ilim hayatını canlandı­ran en önemli faktörlerden biri çift yönlü işleyen seyahatlerdir. İlim tahsili ve ted­risi için seyahatin İslâm dünyasında çok köklü bir yeri ve geleneği bulunmaktadır. Osmanlı Beyliği’nde tahsilini belirli sevi­yeye getiren talebeler, hocalarının da tav­siyesiyle İslâm dünyasının o dönemlerde tanınmış ilim merkezleri olan Kahire, Se-merkant, Buhara, Mâverâünnehir, Bağ­dat ve Şam gibi merkezlerine giderek öğrenimlerini tamamlarlardı. Hangi şehrin hangi sahalarda meşhur olduğu, buralar­daki ilim mahfilleri, daha önce gidip dö­nenler ve oralardan gelen misafir hoca­lar tarafından bilinir ve öğrenciye tavsiye edilirdi. Diğer bir hareketliliği ise dışarı­dan gelen ulemâ meydana getiriyordu. İlk Osmanlı padişahlarının davetleri İle meşhur ilim merkezlerinden bilginler Os­manlı ülkesine misafir hoca olarak geli­yorlardı. Bunların içinde tamamen yerleşenler, kısa veya uzun vadeli kalanlar olurdu. Nitekim kuruluş dönemi Osman­lı medreselerindeki âlimlerin Arabî, Ace-mî, Tûsî, Semerkandî gibi nisbeleri bu keyfiyeti açıkça gösterir. II. Murad devri­nin (1421-1451) bu açıdan çok farklı bir özelliği vardır. Bu dönem şeyhülislâmlı­ğın teşkili (828/1425), Edirne. Bursa ve diğer şehirlerde büyük medreselerin ku­rulması yanında ilmî ve tasavvuf! akımla­rın hayli geliştiği, âdeta büyük fetih için kültür hazırlığının yapıldığı bir devir ol­muştur. Bu yıllarda pek çok âlim Osman­lı ülkesine gelmiştir. Sa’deddin et-Teftâzânî, Seyyid Şerif el-Cürcânî gibi üstat­lardan yetişen bu âlimler geldikleri mu-hitlerdeki ilim ve fikir akımları, felsefî tartışmaları Osmanlı diyarına getirmiş­ler ve hayli canlı bir ilmî ortamın oluşma­sını sağlamışlardır. Bu tür seyahatler İs­tanbul’un fethinden sonra azalmış, XVI. yüzyıldan itibaren de iyice seyrekleşmiş-tir. Bu husus, Osmanlı ilim hayatındaki duraklamanın sebeplerinden biri olarak gösterilmektedir. Bunun devletin sınırla­rının genişlemesine paralel bir seyir takip etmiş olması meselenin bu kadar basite indirgenmemesi gerektiğini gösterir.

Fâtih Sultan Mehmed’in saltanatı sıra­sında (1451-1481) sadece teşkilât açısın­dan değil anlayış ve yaklaşım bakımından da önemli gelişmeler olmuştur. Teşkilât ve teşrifat kanunnâmesinde ilmiye sını­fıyla ilgili hükümlere de geniş yer veril­miştir. Ayrıca mesleklerde ilmiye, seyfiye ve kalemiye şeklinde açık bir ayrılma söz konusu olmuş, bu mesleklere intisap ede­cek gençlerin tahsilleri, formasyon ve kariyerleri ve hizmet edecekleri alanlar ted­ricen belirmeye başlamış, bu durum git­tikçe gelişme göstererek Kanunî Sultan Süleyman devrinde (i520-1566) teşkilât ve fizikî imkânlar açısından en yüksek se­viyesine ulaşmıştır.

Osmanlı Devleti’nde çeşitli imtiyazlara sahip olan yönetici zümre arasında yer alan ilmiye erbabı bu sınıf içerisinde en geniş imtiyazlarla taltif edilmiştir. Bun­ları vergilerde ve cezalarda ayrıcalıkla ço­cuklarına tanınan imtiyazlar şeklinde bir­kaç noktada toplamak mümkündür. Bü­tün askerî sınıfa bazı vergilerden muafi­yet tanınmış olmakla birlikte ilmiye sınıfı için bu muafiyetin sınırı çok daha geniş tutulmuştur. Diğer taraftan askerî sını­fın ehl-i örf kesimini oluşturan kapıkulu ve diğerlerine idam dahil her türlü ceza verilirken “ehl-i şer'” olarak tanımlanan il­miye mensuplarına verilen en ağır ceza görevden azil veya sürgüne gönderilme­dir; idam cezaları ise çok nâdirdir.

İlmiye mesleğinde netice itibariyle bo­zulmaya sebep olan bir uygulama ulemâ çocuklarına tanınan imtiyazlardır. Başlan­gıçta ilmiye mesleğine rağbeti arttırmak, daha önce İslâm dünyasında pek çok ve­rimli örnekleri görülen ilmiye aileleri ve aristokrasisini oluşturmak için ilk defa Molla Fenâri ailesine II. Murad tarafından tanınan, daha sonra bütün ilmiye ailele­rine ve hatta ulemâ çocuklarına teşmil edilen bu imtiyaz zamanla türlü olum­suzluklara yol açmıştır. Uygulamaya yan­sıyan bu ayrıcalıkların dışında belki en önemli olanı bu zümrenin toplumda sahip olduğu yüksek itibardır.

II. Murad’ın Molla Fenâri evlâdına bah­şettiği ilk imtiyaza göre Molla Fenâri oğulları ve torunları müderrisliğe 40 ak­çe ile tayin edilirlerdi. Daha sonra bu ay­rıcalıkların kapsamı genişletilerek diğer ilmiye ailelerine de verilmiştir. Genel bir değerlendirme yapılırsa mesleğin baba­dan oğula intikali ve ailelelerin teşekkülü olumlu ve olumsuz yönleri olan bir uygu­lamadır. Akademik hayata girecek kim­senin daha çocuk yaşından itibaren ilim ortamında büyümesi, birçok meseleyi ba­basından ve onun dostlarından öğrenme­si ve bilhassa kitap temininin maddî- ma­nevî güçlükler arzettiği o dönemlerde mi­ras yoluyla buna sahip olması meslekî açı­dan olumlu bir gelişmedir. Ancak sırf âlim çocuğu (mevâlîzâde) olduğu için imtiyaz tanınması pek uygun olmamıştır. Baba­sının mesleğini seçen bir gencin sahip ol­duğu imkânlar sayesinde babasını geçmesi ve mesleği bir adım daha ileriye gö­türmesi beklenirken tanınan imtiyazlar­la (mevâlîzâde kanunu) çalışmadan ve hak etmeden yükselmesi mesleği geriletmiş ve bozmuştur.

Değişik dönemlerde en güçlü devirle­rini yaşayan yirmi civarında aile belli baş­lı ilmiye makamlarını kolayca elde etmiş, ayrıca ilmiye aileleri arasındaki evlilikler ailelerin güç ve nüfuzunu bir kat daha arttırmıştır. Bu ağın dışından mesleğe girmek isteyen kimselerin önünde aşıl­ması gereken büyük engeller bulunmak­taydı. Söz konusu ailelerin en belli başlı­larını Çandarlılar, Fenârizâdeler, Çivizâde-ler, Ebüssuûdzâdeler, Müeyyedzâdeler, Taşköprülüzadeler, Bostanzâdeler, Hoca Sâdeddinzâdeler, Kınalızâdeler, Zekeriy-yâzâdeter. Paşmakçızâdeler. Dürrizâdeler, Arabzâdeler, Feyzullahzâdeler, Ebûishak-zâdeler. İvazpaşazâdeler’in oluşturduğu bu ilmiye ailelerinin bazıları devletin yıkı­lışına kadar faal görevlerde bulunmuş­tur. Bu ailelere mensup olanların dışında ilmiye mesleğinde ilerlemek için “mülâ-zemet” denilen bir sistemden geçmek gerekiyordu. Bu sistem iki şekilde uygu­lanmaktaydı. Birincisi, medreseden me­zuniyetten sonra müderrislik veya kadı­lık görevine tayin edilinceye kadar geçen staj dönemini, ikincisi de belirli süre mü­derrislik veya kadılık yapmış olan ilmiye ricalinin yeniden bu görevlere tayin edi­linceye kadarki bekleme devresini ifade etmekteydi. Başlangıçta medrese mezu­nu az olduğundan adayların beklemeleri söz konusu değildi. Mezun sayısı ihtiyaç­tan fazla olarak artınca yığılmalar olmuş, bu ise bir süre beklemeyi ve bu arada stajı gerektirmiştir. Böylece mülâzemet sistemine özellikle XVI. yüzyıldan itibaren ihtiyaç duyulmuştur. Mülâzemet siste­miyle ilgili kurallar eskiden beri mevcut olmakla birlikte aday sayısının azlığı sebe­biyle titizlikle uygulanmasına lüzum gö­rülmemişken 1540’larda medrese me­zunlarının izdihamı ve şikâyetleri üzeri­ne Kanunî Sultan Süleyman’ın fermanı ile Ebüssuûd Efendi temel prensipleri belir­leyerek mülâzemeti düzene koymuştur.

Teşkilât

Teşkilât. Osmanlı ilmiye mesleğinin önemi ve gücü büyük Ölçüde ülke çapın­daki muazzam teşkilâtından gelmekte­dir. Bu binlerce mensubu bulunan teşki­lâtın başlıca üç bölgede faaliyet göster­diği ve tekel oluşturduğu görülmektedir. Bunlar Anadolu, Rumeli ve Arabistan’da kendine has hiyerarşi içerisinde eğitim, yargı ve dinî hizmetlerdir.

İlmiye mesleğine girme medrese eği­timiyle başlardı. İznik Medresesi’nin ku­rulmasından itibaren vakıf sistemi ve devletin teşvik siyasetiyle kısa sürede bü­tün Osmanlı ülkesine yayılan medrese ağı. XV. yüzyıl ortalarında Fâtih Sultan Meh-med’in inşa ettirdiği Sahn-ı Semân med­reseleri [yapılışı 1463-1471] ve daha son­ra Kanunî Sultan Süleyman’ın inşa ettir­diği Süleymaniye medreseleriyle [yapılı­şı 1550-1557] zirveye ulaşmıştır. Türk ilim hayatında iki dönüm noktasını teşkil eden bu iki kurum fizikî görünümleri, sahip oldukları maddî imkânlar ve nihayet eği­tim programlarının zenginliği ve kütüp-haneleriyle en üst seviyeyi temsil etmiş­tir. Osmanlı medreselerinde çeşitli ölçü­lere göre belirlenen dereceler, okutulan derslerin türleri ve seviyeleri, bu dersle­rin ele alınış metotları ve tarihî seyir Türk eğitim tarihinin en önemli konularıdır. Osmanlı kaynaklarında eğitimin seviye ve derecesi okunan derslere, müderrise ödenen ücrete ve nihayet XVII. yüzyıldan itibaren yaygın olarak kullanılmaya baş­lanan on iki dereceye göre olmak üzere başlıca üç şekilde ifade edilmektedir. Bu üç ayrı değerlendirmede tarihî sürecin önemli olduğu anlaşılmaktadır. Süleyma­niye medreselerinin Türk ilim hayatına çok zengin hoca ve talebe kapasitesi ve geniş malî imkânlarla katılmasından son­ra dereceler yeniden oluşmaya ve artma­ya başlamıştır. XVII. yüzyıldan itibaren kaynaklarda sıkça rastlanan on iki dere­celi kademelendirme devletin sonuna ka­dar devam etmiştir. Talebenin bir derece­den diğerine geçiş süresi ve usulü, üze­rinde en çok durulan konulardı. Zaman zaman çıkarılan kanunnâmelerle prensip­ler teyit edilir, bunlara uymayan müder­ris ve talebe cezalandırılırdı.

Ulemânın bir diğer görev alanı yargı idi. Osmanlı Devleti’nde daha beylik dönemin­den itibaren fethedilen yerlere birer ka­dı tayin edilerek adaletin tecellisi sağlan­mıştır. Osmanlı fetih geleneğinde bu usul yerleşerek bir yerin fethinin ve Osmanlı idaresine kesin olarak girmesinin kadı ve subaşı gibi görevlilerin tayiniyle tamam­landığı görülmektedir. Osmanlı Devleti, diğer kurumlarında olduğu gibi kaza teş­kilâtında da kendisinden önceki İslâm ve Türk devletlerinden geniş ölçüde yarar­lanmış olmakla birlikte zamanla bu konu­da kendine has bir sistem meydana ge­tirmiş, çıkarılan ferman ve kanunnâme­lerle de düzenlemeler yapılmıştır. Osman­lı kaza teşkilâtı Rumeli, Anadolu ve Mısır olmak üzere üç bölgeye ayrılmaktaydı.

Rumeli’deki teşkilât ve kadılar Rumeli ka­zaskerinin, Anadolu ve Mısır’daki teşkilât ve kadılar Anadolu kazaskerinin idaresi altında bulunuyordu. Bu taksimat kazas­kerliğin taşra teşkilâtını oluşturmaktay­dı. Kadılar kazalarının oldukça yoğun ve sorumluluğu bulunan işlerini doğrudan kendilerine bağlı veya dolaylı olarak ken­dilerine karşı sorumlu olan çok sayıda per­sonelle yürütmekteydi. Doğrudan bağ­lı olan personel arasında nâib, kassam, muhtesib, mimar, kâtip, muhzır (adlî po­lis), tercüman farklı etnik unsurların ol­duğu bölgelerde, imam, papaz, haham (mahalle seviyesinde adlî ve hukukî faali­yetlerinde) ve diğer hizmetleri gören per­sonel sayılabilir. Bu görevlilerden her biri­nin sayısı kazanın büyüklüğüne ve iş hac­mine göre birden fazla olabilirdi. Kadılık­lar küçük kaza kadılıkları ile büyük kaza­lar, sancak ve eyalet kadılıkları olarak iki gruba ayrılıyordu. İkinci grupta yer alan sancak ve eyaletlerin kadılıkları genellikle mevleviyet seviyesindeydi. Böylece mev-leviyet. büyük kadılıklarla yüksek medre­selerin müderrisliklerine denilmekteydi. Fâtih Kanunnâmesinde Sahn mollaları, dâhil ve hâriç müderrisleri mevleviyet se­viyesinde gösterilmektedir. Süleymani­ye medreselerinin inşasından sonra mû-sıle-i Süleymâniyye ve onun üzerindeki müderrislikler mevleviyet seviyesinde dü­şünülmüştür. Bu derecelendirme müder­rislikten kadılığa yatay geçişlerde önem arzetmektedir. Mevleviyetler aşağıdan yukarıya doğru devriye, mahreç, bilâd-ı hamse, Haremeyn olarak derecelere ay­rılıyordu. Bundan sonra taht kadılığı [İs­tanbul kadılığı] ve nihayet kazaskerlik gel­mekteydi. XVII. yüzyıldan itibaren iyice belirgin duruma gelen bu uygulama imparatorluğun sonuna kadar devam et­miştir.

XVII. yüzyıldan itibaren giderek bütün ilmiye tayinleri şeyhülislâmlığa geçti ve bu tayinlerde yerleşmiş bir prosedür mey­dana geldi. Buna göre şeyhülislâm, tayini yapılacak ilmiye mensubunun arzuhalini “işâret-i aliyye” veya sadece “işaret” deni­len teklif yazısı ile sadârete sunardı. Ge­nellikle  tevcih olunmak mercûdur” şeklindeki bu teklifini ilmiye mensubu­nun arzuhali üzerine yazdığı gibi bir tek­lif yazısı şeklinde re’sen sadârete gönder­mesi de mümkündü. Sadrazam bunu bir telhisle padişaha arzederek hatt-ı hümâ­yunu aldıktan sonra, “İşaretleri mucibin­ce tevcih olunmak bâ-hatt-ı hümâyun bu-yuruldu” tarzındaki buyruldusunu yaza­rak evrakı gereğinin yapılması için meşihata gönderirdi. Böylece ilmiye mensu­bunun arzuhali için şeyhülislâm işareti, sadrazamın telhisi, padişahın hatt-ı hü­mâyunu, sadrazamın buyruldusu, evrakın meşihata muamele için iadesi şeklinde bir prosedür takip edilmekteydi.

Üst seviyedeki ilmiye ricali olarak XVI. yüzyıl sonlarına kadar ilmiyenin bütünüy­le yönetimi, denetimi ve problemlerinden sorumlu olan kazaskerler. II. Murad döne­minde kurulduktan sonra devamlı gelişen ve gücü artan, XVI. yüzyıl sonlarından iti­baren kazaskerlerin önüne geçerek ilmi­yenin başı olan şeyhülislâmlar, şehzadelere hocalık yapıp daha sonra şehzade pa­dişah olunca protokolda çokyüksek bir konuma sahip olan padişah hocaları, Hz. Peygamber soyundan gelen seyyid ve şeriflerin başı ve her türlü meseleleriyle meşgul olan nakîbüleşraflar, ayrıca he­kimbaşı, müneccimbaşı ve nihayet dev­let ve halk katında çok itibarlı bir konuma sahip olan tanınmış tarikat şeyhleri Os­manlı ilmiye ricalinin devlet teşkilâtında ve toplumsal yapıda çok etkili üyeleriydi.

XVI. yüzyıl ortalarından itibaren Os­manlı medreselerinin sayısının artması ve binlerce mezun vermesiyle yetişmiş aydın sayısına paralel mansıp artışı olma­dığından bunları göreve tayinde sıkıntı çeken devlet başlıca üç çareye başvuru­yordu. Birincisi paye uygulaması idi. Be­lirli seviyelere gelmiş ilmiye ricali fiilen gö­reve tayin edilemiyor, fakat o görevin ve mansıbın payesi tevcih ediliyordu. Böyle­ce bir tek Mekke, Medine, Bursa, İstanbul kadısı fiilen görev yaparken onlarca kişiye bu mansıblann payesi veriliyordu. İkinci tedbir olarak mülâzemet uygula­ması ile görevler belirli süreler için verili­yor, genellikle iki ile bir yıl arasında deği­şen bu memuriyetten sonra görevden alınıyor, bir başka aday tayin ediliyordu. Üçüncü çözüm olarak da gelişen ve büyü­yen devlet teşkilâtına uygun yeni man-sıblar ihdas ediliyordu.

Kuruluşundan XVI. yüzyıl sonlarına ka­dar ilmiye mesleği devamlı gelişme kay­detmiş, gerek medreselerde zamanla be­lirlenen, gerekse kadılık teşkilâtında Ru­meli, Anadolu ve Mısır’da gelişen dere­celer, birinden diğerine yatay geçiş vb. konularda doğrudan doğruya Osmanlı Devleti’ne has bir sistem teşekkül etmiş, ancak bu gelişmeler birtakım olumsuz­lukları da beraberinde getirmiştir. Osmanlılar’da teşkilâta dair ilk eserlerden biri olan Âsafnâme’de Lutfî Paşa ulemâ­ya çok az yer vermekte ve pek sitayişkâr olmayan cümleler kullanmaktadır. Mesle­ğin içerisinden gelen, eserleriyle bu züm­reye en büyük hizmeti yapan Taşköprizâ-de Ahmed Efendi, daha 1540’larda med­resede ulemâ arasında ilahiyat ve mate­matik ilimlerine karşı eski rağbetin kay­bolduğunu ve genel olarak ilim seviyesi­nin düştüğünü ifade etmekte, nazarî ilim­lere dair eserlerin artık okunmadığını, ule­mânın basit el kitaplarıyla yetindiğini belirtmektedir. Yüzyılın ikinci yarısında ulemâya en ağır tenkitleri Gelibolulu Âlî Mustafa Efendi yapmıştır. Ona göre dev­letin ve milletin asıl unsurlarından biri olan ilim erbabı merasim ulemâsı haline gelmiş, eser telif etmekte başarısız ol­muş, ilmiye mesleğine adam kayırma, hi­maye anlayışı yerleşmiş, kazaskerler mü-lâzemet usulünün uygulanmasında yol­suzluklar yapmışlar, müderrislikler ve ka­dılıklar rüşvetle verilmeye başlanmıştı. Âlî Mustafa, özellikle ilmiye ailelerine tanı­nan imtiyazın zararlarından söz etmek­tedir. Medreselerde ders yapılmadığını, birçok müderrisin vakıftan ücretini alıp ders vermediğini, esasen vermek istedi­ği zaman da karşısında talebe bulamadı­ğını belirtmektedir. Yine bu dönemde Se-lânikî Mustafa Efendi, ilmin ve ilim erba­bının cemiyetteki önemli yerini belirttik­ten sonra dini ve hukuku temsil eden bu zümrenin haktan ve dürüstlükten ayrıl­maması gerektiğini, bunların aslî görevi­nin toplumda iyiliği teşvik, kötülüklere en­gel olmak olduğu halde ihmal ve çekin­genlik sebebiyle bu görevlerini yapmadık­larını, teşrifatta önde bulunmak kavgası yüzünden birçok önemli toplantıyı terket-tiklerini anlatmakta, sık sık azledilmenin doğurduğu kararsızlık ve tedirginliği dile getirmektedir. XVI. yüzyıl sonlarında il­miyeden Hasan Kâfi Akhisârî de kendi ça­ğında ulemânın başarısızlığını ve toplum­daki görevini yapamadığını söyler; bunun sebebinin ise yönetici zümrenin ulemâya değer vermemesine ve sözünü dinleme­mesine bağlayarak farklı bir yaklaşım or­taya koyar. XVII. yüzyılda Koçi Bey. IV. Mu-rad ve Sultan İbrahim’e sunduğu iki teş­kilât risalesinde din ve devletin ilimle, il­min de ulemâ ile ayakta duracağını. Os­manlı padişahlarının ulemâya daha önce hiçbir hükümdarın göstermediği itibarı gösterdiklerini, bunun ulemâ tarafından iyi değerlendirilemediğini belirtmiştir. Sık sık azillerin, rüşvet ve iltimasın bu mesle­ğe büyük zarar verdiğine, mülâzemetin yanlış uygulandığına temas etmiştir. Ay­nı yüzyılda Kâtib Çelebi de çeşitli vesile­lerle Osmanlı medreselerinin ve genel olarakilim hayatının içine düştüğü buhran­dan, bunun sebep ve çarelerinden bah­setmiştir. Bu konuda en sıhhatli yakla­şım onun değerlendirmeleridir. Mîzâ-nü’l-hak îî ihtiyari’1-ehak adlı eserinde fikrî ve içtimaî konulara cesur ve isabetli bir tenkit zihniyetiyle yaklaşmakta. Os­manlı medreselerinin problemlerini çok iyi tahlil etmektedir. Ayrıca Keşfü’z-zu-nûn’da “ilmü’l-hikme” konusunu işlerken bu hususa temas etmekte, hikmet ve felsefe derslerinin medreselerden kaldı­rılmasından yakınmaktadır.

XVII. yüzyıla ait bir kısım anonim teşki­lât tarihi eserlerinde ilmiyeye bazan kısa, bazan uzun pasajlar ayrılmış, genel de­ğerlendirmeler yapılmıştır. Bunlardan Kitâbü Mesâlihi’I-müslimîn ve menâ-(ii’l-mü’mmîn’de ilmiye sınıfı arasında fakirliğin yaygınlaştığı, bu yüzden birçok âlimin kitaplarını satmak zorunda kalıp cehalete ve sefalete düştüğü anlatıl­makta, ulemâdan idarî ve bilhassa aske­rî alanlarda istifade edilmesi teklif edil­mektedir.

İlmiye teşkilatındaki ıslah çalışmala­rı biraz farklı bir yaklaşımla XVIII-X1X. yüzyıllarda da devam etmiştir. XVIII. yüz­yıl başlarında III. Ahmed ve I. Mahmud ilmiyenin ıslahıyla ilgili muhtelif fer­manlar çıkarmışlardır. Bunlar klasik tür­de XVI-XVII. yüzyıllarda temas edilen konuları ele almaktaydı. Asrın sonla­rına doğru III. Selim ıslahat girişimle­rinde ilmiyeye öncelik verdi. Kazasker Hamîdîzade’ye ve daha sonra Şeyhülis­lâm Dürrîzâde Mehmed Arif Efendi’ye hitaben çıkardığı fermanlarda kadılık ku­rumundaki aksaklıklara ve alınması ge­rekli tedbirlere temas edilmiştir. Bütün bu gayretler ve bakış açısının genellikle klasik anlayışın bir devamı olduğu görül­mektedir. II. Mahmud’dan itibaren ilmiye sınıfına ve onların rollerine farklı bir göz­le bakıldığı görülmektedir. 1826’da Ev-kaf-ı Hümâyun Nezâreti kuruldu ve o za­mana kadar ilmiyenin büyük ölçüde ya­rarlandığı vakıf gelirleri tamamıyla dev­let bütçesine alındı. Bundan, vakıf gelir­leriyle idare edilen medrese ve dinî hiz­metler büyük zarar gördü. Bu dönem, medreseler açısından kaynaklarının elin­den alındığı, yenilenmesi ve gelişmesi için hiçbir ciddi teşebbüsün yapılmadığı, ken­di haline terkedilerek alternatif eğitim kurumlarının, yani Batı usulü eğitimin ön­görüldüğü bir devir oldu. Bu tavır ve yak­laşım II. Mahmud’dan sonra Abdülmecid, Abdülaziz ve II. Abdülhamid devirlerinde de küçük bazı değişikliklerle devam etti.

II. Mahmud ve II. Abdülhamid giriştikleri önemli işlerde, uygulamalarının topluma mal edilmesi ve kamuoyu oluşturulma­sında ilmiye ricalinden ve bilhassa tema­yüz etmiş ulemâdan faydalanmışlardır. Osmanlı Devleti’nde genel olarak bilinen ve inanılanın aksine birçok yenileşme ha­reketi ilmiye sınıfının öncülüğü, desteği veya en azından tasvibiyle olmuştur. Esa­sen bunun Osmanlı Devleti’nde köklü bir geleneği bulunmaktadır. Devlet teşkilâtı­na dair eser yazanlar, özellikle XVIII-X1X. yüzyıllarda ıslahat lâyihası verenler ara­sında her seviyeden çok sayıda İlmiye ri­calinin mevcut olduğu bilinmektedir. Bun­lar arasında matbaanın gelmesine fetva veren Yenişehirli Abdullah Efendi. III. Se-lim’in ıslahat lâyihası talebine başta Ta­tarcık Abdullah Efendi olmak üzere en şümullü raporları veren ilmiye ricali ve nihayet II. Mahmud’un ıslahatını meşru ve zaruri göstermek, bu konuda kamuo­yu oluşturmak üzere Şeyhülislâm Kadızâde Mehmed Tâhir ve Yâsincizâde Abdül-vehhâb efendiler, Rumeli Kazaskeri Sa­haflar Şeyhizâde Esad Efendi sayılabilir.

Osmanlı ilmiye sınıfının bilimsel ve te­mel nitelikli eser telifine yönelmediği bu­gün genel bir kanaat olarak kabul gör­mektedir. Ancak burada iki önemli fak­tör ileri sürülür. Bunlardan ilki, Osmanlı Devleti bir fetih ve gaza devleti olarak or­taya çıktığından ulemânın sefer boyunca sultanın veya serdarın yanında onlara moral vermek, askere ve millete yaptığı mücadelenin kutsiyetini ve önemini an­latmak gibi bir misyon üstlenmesi, mü­cadelenin zeminini hazırlanması, dolayı­sıyla uzun ilmî çalışmaların ikinci planda ve kendi merak ve gayretleri çerçevesin­de kalmasıdır. İkincisi, Osmanlı ilmiye ri­calinin meydana getirdiği eserlerin he­nüz ilmî bir incelenmesi yapılmadığından bunların gerçek mahiyet ve kıymetleri­nin bilinmediği hususudur. Bunun yanı sıra daha fazla araştırılmış olan tarih ve edebiyat alanında Osmanlı ilmiye ricali­nin dikkat çekici eserler ortaya koyduğu bilinmektedir.

TDV İslâm Ansiklopedisi

Sitede Ara