İşkence Nedir, İslamda İşkence, Hakkında Bilgi

İşkence. Sözlükte “incitmek, sıkıştırmak, acı çektirmek: kıvrım, hile” gibi anlamlara gelen Farsça şikene (şikence) kelimesin­den Türkçe’ye geçen işkence, genel anla­mıyla bir canlıya maddî ve manevî olarak yapılan haksız eziyeti, acı ve ıstırap veren muameleyi ifade eder. Arapça’da azâb, ta’zîb, müsle, zulm, eziyet gibi kelimeler de bazı nüanslarla bu anlamı içerir. Hukuk dilinde işkence, geniş anla­mıyla bir şahsın maddî veya manevî varlığına yöneltilmiş maksatlı ve haksız ezi­yeti, acı ve utanç verici tutum ve davra­nışı, dar ve teknik anlamıyla ise itirafta bulunması için sanığa veya cezalandırma amacıyla suçluya yapılan aynı nitelikteki haksız davranışları ifade eder.

Günümüzde İnsanlık suçu olarak görü­len işkencenin insanlık tarihi kadar uzun bir geçmişi vardır. Kur’an’da peygamber­lerin ve onlara inananların öldürüldüğün­den, çeşitli işkencelere mâruz bırakıldı­ğından söz edilir.[Bakara 2/61,91; Âl-i İmrân 3/21,112, 181; Nisâ 4/ 155; En’âm 6/34; Mü’min 40/28; Burûc 85/ 4] Yahudilerin Bâbil’de ve Filistin’de, mi­lâttan sonra ilk üç asırda Hıristiyanların putperest Roma İmparatorluğu coğraf­yasında inançları sebebiyle eziyet gör­düğü, hıristiyan dünyasında engizisyon mahkemelerinin farklı inanış ve mezhep mensuplarını yargıladığı, savaş esirlerine, suçlu ve sanıklara cezalandırma ya da iti­raf ettirme amacıyla tarihin hemen her devrinde çeşitli işkencelerin yapıldığı bilinmektedir. Mekke döneminde Hz. Peygamber ve ilk müslümanlar da müş­riklerin çeşitli işkencelerine mâruz kal­mışlardı. Böyle bir tarihî tecrübe sonra­sında bir rahmet dini olarak gönderilen İslâm kendini hak din olarak tanıtmakla birlikte muhataplarına din hürriyeti ta­nımış, hür bir seçimle benimsenen inan­cı ve yapılan davranışları değerli sayıp in­sanların zorla müslüman edilmesine razı olmamıştır. Savaş hukukunun düzenle­nerek karşılıklı ilişkilerde insanî ilkelerin telkin edilmesi, İnsanın saygın bir varlık, yeryüzündeki diğer canlılar ve eşyanın da insana verilmiş bir emanet sayılması; yar­gılamanın objektif ve zahirî delillere bağ­lanması, kul hakkı ihlâli ağır günahlardan sayılarak bütün beşerî ilişkilerde hoşgö­rü, şefkat, adalet gibi ahlâkî esasların hâkim kılınması da yine İslâm’ın bu alan­da üzerinde durduğu öncelikli hedefler arasında yer almıştır. Gelip geçenlere ezi­yet veren bir nesnenin yoldan kaldırıl­ması dinî öğretide ibadet sayılır. Resûl-i Ekrem’in Veda hutbesi, temel insan haklan fikrinin be­nimsenmesi ve yerleşmesinde önemli bir adım olmuştur. Kur’an’da adalet ve mâ­ruf kavramları hak ve hukuka uygun dav­ranışı, zulüm de her türlü haksızlığı ve aşırılığı kapsayacakbir içerikte sunulur. Yine Kur’an bir topluluğa duyulan öfkenin kişiyi adaletsizliğe sevketmemesini em­reder.[Mâide 5/8]

Hz. Peygamberin, telkin ettiği genel İnsanî ve ahlâkî ilkelerin ve bunları bizzat uygulayarak müslümaniara örnek bir ha­yat modeli oluşturmasının yanı sıra han­gi canlıya karşı İşlenirse işlensin her tür işkenceyi şiddetle kınayan ve yasaklayan sözleri de müslümanlar için genel bir dav­ranış bilinci oluşturmayı hedefler. Bir kut-sî hadiste Allah’ın, “Kullarıma işkence et­meyiniz” buyurduğunu bildiren ve, “Dünyada insanlara işken­ce edenlere Allah da âhirette ceza verir” diyen Resûl-i Ekrem işkencenin insanı yeryüzünün efendisi olarak yara­tan Allah’a karşı da bir saygısızlık oldu­ğuna işaret eder. Hz. Peygamber haklı ezalandırmada bile yüze vurulmasını kı­namış müslüman-gayri müslim. hürköle veya suçlu-suçsuz ayırımı yapmaksızın insanlara ve sa­vaş şartlarında azılı düşmanlara bile iş­kence yapılmasını, haklı cezalandırmada ölçüyü kaçırıp işkence boyutuna vardınlmasını da uygun bulmamıştır. Dinî öğreti içinde yer alan bu genel ve özel hüküm­ler, hem geniş anlamıyla hem teknik anlamda işkencenin İslâm toplumunda suç ve günah olarak algılanıp uygulamada en alt düzeyde kalmasını sağlayan bir zihni­yetin temelleri olmuştur. Fıkıh literatü­ründe konunun daha çok sanık, suçlu, esir ve köle gibi zayıf tarafın haklarını ko­ruyucu çizgide ele alınması da aynı geliş­menin bir parçasıdır. Bununla birlikte fık­hın sosyal realiteyle ve toplumların şart ve gelenekleriyle yakın ilgisinin bulunma­sı ve bu ortamda mümkün olan bir iyileş­tirmeyi hedef alması sebebiyle İslâm top­lumlarında uygulamada işkence türü hak ihlâllerinin bütünüyle ortadan kalktığını söylemek, yine fıkıh kültürünün bunlar­dan hiç etkilenmediğini iddia etmek doğ­ru olmaz.

İslâm’ın hayvanlara şefkat ve merha­metle davranmayı öğütleyip onlara ezi­yeti yasaklaması bir yönden dinin genel öğretisinin bir alandaki uygulamasına, diğer yönden de insanlar arasında zulüm ve işkencenin ortadan kaldırılmasına yö­nelik eğitim programının Önemli bir mer­halesi görünümündedir. Hz. Peygamber’in. “Merhamet edene Allah da mer­hamet eder; siz yerdekine merhamet edin ki gökteki de sîze merhamet etsin” mealindeki hadisi bu konuda kapsamlı bir çerçeve oluş­turur. Resûl-i Ekrem, bir kediyi hapsede­rek açlıktan ve susuzluktan ölmesine yol açan bir kadının bu yüzden cehennemlik olduğunu bildirmiş [187] hayvanlarını aç bı­rakan ve onlara eziyet eden kimseleri Al­lah’tan korkmaya çağırarak ikaz etmiş [188] yavruları alın­dığı için ıstırap içinde kanat çırpan bir ku­şu görünce bunu yapanları uyarıp yavru­larının geri verilmesini emretmiş hatta sağma esnasında koyunların memelerinin incinme­mesi için sağıcıların tırnaklarını kesme­lerini istemiştir Hz. Peygamberin canlı hayvanın atış hedefi yapılmasını, zevk için avlanıl-masıni ve dövüştürülmesin!, hayvanlara lanet ve beddua okumayı, başlarına vurularak dövülmelerini, yüzlerine damga basılmasını yasakladığı da bilinmektedir.

Nas-ların, sözlü ve fiilî sünnetin telkin ettiği insanî ilkeler ve davranış bilinci sebebiy­ledir ki Hulefâ-yi Râşidîn döneminden iti­baren hayvanlara iyi davranılmasına, on­lara eziyet ve işkence yapılmamasına yönelik bir dizi ikazınyapıldiğı, bazı idarî tedbirlerin alındığı, aksine davrananların uyarıldığı veya cezalandırıldığı görülür. Fıkıh literatüründe konu bu duyarlılık is­tikametinde ele alınmış, ahlâkî ve dinî so­rumluluk uyarısının yanı sıra iyiliğin em­redilip kötülüğün önlenmesi, hisbe ve va­kıf gibi kavram ve kurumlar aracılığıyla toplumsal sağduyuya bu alanda Önemli ödevler yüklenmiştir. 

Olağan üstü şartların ve mütekabiliyet ilkesinin hâkim olduğu savaş haline iliş­kin olarak âyet ve hadislerin getirdiği in­sanî esaslar ve savaş hukukunu düzenle­me çabaları da İslâm’ın bir rahmet ve ba­rış dini olup savaşa ancak arızî olarak izin verdiğinin açık bir kanıtı olarak dikkat çe­ker. Kur’an’da savaş esirleri yoksul ve ye­timle birlikte sayılarak buniara yemek ye­dirmek iyi kulların örnek davranışı olarak övülür.[İnsân 76/8] Hz. Peygamberde çeşitli talimat, tavsiye ve uygulamalarıy­la esirlere iyi davranılması, onlara eziyet ve işkence edilmemesi gerektiği üzerin­de ısrarla durmuş, kendisinden bilgi al­mak maksadıyla bile olsa esirin dövülme­sini, işkenceye mâruz bırakılmasını uygun görmemiş hatta esirlerin dağıtı­mında annelerle çocuklarının birbirinden ayrı düşürülmesini yasaklamıştır. Yine Resûlullah’ın, azılı düşmanlarından biri esir alın­dığında ona işkence yapılmasını isteyen­lere, “Ben ona işkence yapmam. Peygam­ber bile olsam Allah beni de aynı şekilde cezalandırır” cevabını vermesi düşmanın öldürülmesiyle ilgili ola­rak. “Öldürme konusunda insanların en çekingeni müminlerdir” demesi onun bütün canlılara karşı gösterdiği merhametin bir parçası olduğu kadar müslümanlar için de temel bir insanî ilke anlamı taşır. Kaynakların verdiği bilgiler tarihî süreçte müslümanlann, savaşın olağan üstü ve kışkırtıcı şartlarında bile peygamberlerinden devraldıkları bu çiz­giyi genelde korudukları yönündedir. Fı­kıh literatüründe esirlere yapılacak mu­amelelere ilişkin olarak yer verilen pren­sipler ve hukukî düzenlemeler, bir yönüy­le mukabele bi’l-mis! prensibinin ve döne­min teamülünün izlerini taşisa da savaş­ta kadın ve çocukların korunması, esirle­re insan haysiyetiyle bağdaşmayan kö­tü muamelenin yapılmaması yönünde önemli tedbir ve yaptırımlar da içerir. Bu açıdan klasik fıkıh doktrinini, anılan konu­da hem ümmetin ortak duyarlılığını yan­sıtma hem de realiteyi mümkün olduğu ölçüde iyileştirme şeklinde iki amacı için­de barındıran tarihî bir tecrübe olarak görmek gerekir.

Yargılama, ceza ve infaz hukuku işken­cenin en sık gündeme geldiği alandır. İş­kencenin terim anlamında sanık ve suç­luya uygulanan kötü muamelenin öne çık­ması da bundandır. Ayrıca cezalandırma sürecinde de olsa bir kimseye hukuk dışı hapis, dayak, tehdit de dahil herhangi bir haksız uygulamayı veya cezalandırma sı­nırının aşılmasını da işkence kapsamında görmek gerekir. Fıkıhta bir kimsenin aksi ispat edilmediği sürece suçsuzluğu ve borçsuzluğu esas alındığından sorgula­ma aşamasında sanığa işkence yapılma­sı caiz görülmez ve suçu sabit olmadığı sürece kendisine suçsuz muamelesi ya­pılması istenir. İbn Hazm başta olmak üzere bir grup fakih, bu ilkeden hareketle suçluluğu kesinleşmedikçe sanığın hap­sedilmesini dahi uygun bulmaz Hanefîler’den Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed’in de buna ya­kın bir temayülü vardır. Ancak cezalan­dırmadan çok güvenlik ve koruma ted­biri niteliğindeki ihtiyatî hapsin Hz. Pey­gamber dönemine kadar uzanan bir geç­mişi vardır ve fakihlerin çoğunluğu tara­fından da belli şartlarda caiz ve gerekli görülür.

Doktrinde üzerinde hassasiyetle duru­lan husus, tutukluluk halinde sanığa su­çunu itiraf etmesi için baskı ve işkence­nin uygulanmamasıdır. Suç itirafının söz­lü şekilde ve mahkemede yapılması halin­de geçerli olması ilkesi de yine bu amaca yönelik bir tedbirdir. Ancak İslâm hukuk­çularının bu yaklaşımı, sanığın toplumda iyi tanınan veya durumu bilinmemekle birlikte sabıkası da bulunmayan bir kim­se olması halindedir. Sanığın daha önce had ve cinayet suçlarından birini işlemiş olması halinde tutukluluk süresince su­çunu ikrar etmesi için baskı ve eziyete mâruz bırakılmasının caiz olup olmadığı ve bu şekilde sağlanan itirafın delil değeri doktrinde tartışmalıdır. Burada, şahitli­ğin temel ispat vasıtası olarak görülüp suçu ispat için iki şahidin bulunamaması durumunda bir yandan ikrarın önem ka­zanması ve bu yolla adaleti sağlama ça­bası, diğer yandan ikrarın hür iradeyle ya­pılması ve suçun maddî unsurlarının oluş­masında hiçbir şüpheli durumun bulun­maması ilkesi çatışmakta ve bunlardan birine verilecek öncelik sonucu belirle­mektedir. Ödeme imkânı olduğu halde borcunu ödemeye yanaşmayan kimse­nin bir baskı aracı olarak hapsedilmesi­nin cevazı da benzeri bir bakış açısıyla ele alınır.

Maddî baskı ve işkence altında zihnî fonksiyonlar düzenli çalışmayacağından bu şartlarda verilen bilginin ve yapılan ik­rarın gerçeği yansıtması şüphelidir. Ceza hukukunda şüphe suçun ispatı önündeki en büyük engeldir ve şüpheli durumdan sanık yararlandırılır. İkrah altında Allah’ı inkârın hüküm ifade etmeyeceğine ve zorlanan kimseden sorumluluğun kalktı­ğına dair naslar [Nahl 16/106] dolaylı olarak buna da delâ­let eder. Sahabeden Nu’mân b. Beşîr, hır­sızlık ithamıyla kendisine getirilen kişile­ri birkaç gün hapsettikten sonra serbest bırakmış, malları çalınan mağdurların, “Onlara dayak atmadan, kendilerini iyice sıkıştırmadan nasıl salıverirsin?” şeklin­de itirazda bulunmaları üzerine de, “Ne istiyorsunuz? İsterseniz onları dövdüre­yim. Ama unutmayınız ki eğer çalınan mal kendilerinden çıkarsa ne âlâ, aksi takdirde onlara attırdığım dayağın aynı­sını size de attırırım” cevabını vermiş ve bunun Allah ve Resulü’nün hükmü oldu-, ğunu söylemiştir. Hz. Ömer de emniyet içinde olmayan sanığın açlık, korku ve hapis tehdidi altında kendi aley­hine verdiği ikrara güvenilemeyeceğini ve buna dayanarak hüküm vermenin uygun olmayacağını ifade ederek benzeri bir gö­rüşü dile getirir. Kay­nakların verdiği bilgilerden, sanığa suçu­nu itiraf etmesi için işkence yapılmasının ve bu yolla alınan itirafa istinaden ceza verilmesinin caiz olmadığı görüşünün sa­habe ve tabiîn âlimleri arasında yaygın olduğu anlaşılmaktadır. İleri dönemlerde de aynı görüş korunarak İmam Mâlik, İbn Hazm.Serahsîve diğer birçok fakih pran­gaya vurma, dövme, hapis tehdidi gibi ce­bir ve şiddet vasıtalarıyla kişinin had ge­rektiren bir suçu ikrar etmesinin herhan­gi bir hüküm doğurmayacağını belirtmiş­tir. Şafiî fakihi Büceyrimî de ister muhakemede doğruyu söyle­mesi isterse suçu ikrar ve itiraf etmesi için sanığa işkence yapılmasının meşru olmadığı görüşündedir.

Sanığın sabıkalı olması durumunda ha­pis ve dayak gibi hayatî tehlike doğurma­yacak bir baskıya mâruz bırakılmasının cevazını ve adaletin gerçekleşmesi için bunun gerekli olduğunu savunanlar ise taahhütlerine bağlı kalmayıp ellerindeki malı gizleyen bazı kimseleri sıkıştırmak üzere Hz. Peygamber’in Zübeyr b. Avvâm’ı görevlendirmesini delil getirirler. İbn Kayyim el-Cevziyye, sabıkalı kimsele­rin salıverilmeyip hapsedilerek baskı al­tında tutulmasını ve itirafa zorlanmasını ümmetin yararına ve siyasetin gereği ola­rak görür, büyük müctehidlerin de bu gö­rüşte olduğunu ileri sürer. Ancak zina gibi suçları örtmenin esas olup itirafta bulunmanın teşvik edilme­diği göz önüne alınırsa bu tartışmanın da­ha çok cinayet ve hırsızlık gibi doğrudan şahıs haklarını ihlâl eden suçlarda gün­deme geldiği ve bu yola ihlâl edilen hak­kın telâfisi amacıyla gidildiği görülür. Adeta daha öncelikli ve genel zararı ön­lemek için özeline razı olmaktır. Nitekim hırsızlıkla mâruf bir kişinin bir olayda hır­sızlık ettiğine dair güçlü karine veya delil bulunuyor, sanık da suçunu inkâr ediyor­sa kendisine hapis ve dayak gibi baskı araçlarının uygulanabileceği savunulmak­tadır. Ebû Hanîfe’nin öğrencilerinden Ha­san b. Ziyâd’a nisbet edilen bu görüş mu­ahhar dönem hukukçuları tarafından da benimsenmiştir. Bu durumdaki sanığa uygulanacak bas­kının aşırıya kaçmaması şartı dile getiri­lerek ayrıca bu konuda vali, kadı gibi üst seviyede kamu görevlilerinin yetkili oldu­ğu belirtilerek belli bir emniyet tedbiri de alınmaya çalışılmıştır. Burada zorlamanın amacı çalınan malın iadesini sağlamak olduğundan böyle bir ikrara dayanılarak el kesme cezasının uygulanmayacağı be­lirtilmiştir. Fakat baskı ve sıkıştırma sonucu sanık suçunu itiraf eder ve çaldığı malı ortaya çıkarırsa sanık, bu takdirde ikrah sonucu elde edilen ikrarı sebebiyle değil hırsızlığı kesin olarak ortaya çıktığı için hırsızlık suçunun aslî cezası ile ceza­landırılır. Klasik fıkıh kitaplarında yer alan bu görüşün Osmanlı kanunnâmele­rine de yansıdığı, meselâ Kanunî Sultan Süleyman Kanunnâmesi’nde durumu şüpheli ve sabıkalı sanığa baskı ve işken­ce yapılabileceği ve bunun geçerli sayıla­cağı, dürüstlüğüyle bilinen kimselerde ise bu yola gidilmeyeceği hükmünün yer al­dığı görülür.

Sanığın yargılama aşamasında da her­hangi bir baskı ve eziyete mâruz bırakıl­maması esastır. Yargılama kural olarak alenî ve sözlüdür. Duruşma sırasında sa­nığa ve şahitlere maddî ve psikolojik bas­kı yapılamaz. Sanık sorgu sırasındaki ik­rarından yargılama sırasında rücû ede­bilir, itirafını reddedebilir. Bu durumda kendisine aslî ceza verilemez. Sanığın da­ha önceki ikrar ve itirafından dönmesi suçun işkence ile İtiraf ettirildiği kuşku­sunu doğurur ve önceki ikrar ve itirafı hü­kümsüz kılar. Nitekim Osmanlı hukuku araştırmacısı Uriel Heyd, Osmanlı’da yar­gı ve yargıçlık müessesesinin son derece saygın bir kurum olduğunu, muhakeme sırasında sanıkların suçlarını itiraf etme oranlarının insanı şaşırtacak kadar yük­sek bulunduğunu, bunun da kadının şah­siyetine duyulan büyük saygıya dayandı­ğını ifade etmektedir. Yargı bağım­sızlığı ve kadıların konumu, işkence altın­da alınmış itiraf ve delillerin mahkeme­de geçersizliğine imkân verdiği için iş­kencenin önlenmesinde önemli bir adım olmalıdır.

İslâm ceza hukukunda kısas ve hadle­rin gerçekte ağır cismanî yaptırımlar ol­duğu fakihlerce ortaklaşa ifade edilmek­le birlikte bunlar suça denk cezalar ola­rak görüldüğünden doktrinde öngörülen şartlara uygun tatbik edilmesi kaydıyla hiçbir zaman işkence kapsamında müta­laa edilmez. Ancak bu cezaların hukuka aykırı biçimde infaz edilmesi ve ölçünün aşılması halinde konu adaleti gerçekleş­tirme kapsamından çıkıp işkence niteliği kazanır. Bunun için de klasik doktrinde cinayet ve had suçlarının ispatı ve ceza­larının infazı çok sıkı şartlara bağlanmış ve neredeyse bütün ayrıntılar tek tek be­lirlenmeye çalışılmış, ta’zîr cezalarında yetki, üst sınır ve cezalandırma nevi tartışmaya açılmış, ağır suçların cezalan be­lirlenerek kanunilik ilkesi sıkı sıkıya ko­runmuş, infaz alenî kılınıp yargı ve dev­let tekeline alınarak mümkün olduğu öl­çüde aşırılıkların, işkenceye kadar vara­bilecek hukuk dışı uygulamaların önüne geçilmek istenmiştir. Çünkü işkencenin önemli bir sebebi de cezanın miktarı ve niteliğinin önceden belli olmayıp yetkili­lerin takdirine bırakılması ve infazın giz­lilik içinde yapılmasıdır. Cezalar infaz edilirken suçluya herhangi bir aşağılayıcı muamelede bulunulması da hadislerde yasaklanmıştır.

Esir, sanık ve suçlu gibi belli örnekler üzerinde daha yoğun bir şekilde ele alı­nan işkence konusunda İslâm hukukçu­larının dinî öğretinin genel insanî ve ah­lâkî çizgisini koruyarak, ancak dönemleri­nin şart ve telakkilerini de göz ardı etme­yerek bir dizi hukukî kural ve öneri geliş­tirdikleri ve bununla hem tarihî tecrübe­yi yansıttıkları hem de mevcut durumu iyileştirmeye çalıştıkları görülür. Fakat hukukta doktrinle uygulama arasında belli bir mesafenin bulunması, doktrin­de öngörülen düzenleme ve tedbirlerin uygulamaya yansımasında çok defa önemli sıkıntıların yaşanması her toplum için geçerli bir sorundur. Bu sebeple ko­nuya tarihî tecrübe ve uygulama açısından bakıldığında İslâm toplumunda da yöneticilerin ve güç sahiplerinin izan ve insaftaki zaaflarından kaynaklanan işken­ce türünde belli hak ihlâllerine sıkça rast­lamak, kaynaklarda bu konuda yeterince bilgi bulmak mümkündür. Meselâ hapis­hanelerdeki suçlulara insanî muamele edilmesi, onların temel haklarının göze­tilmesi konusuna ayrı bir önem veren ve yöneticileri bu konuda devamlı uyaran kaynaklar, dönemlerinde mahkûmların mâruz bırakıldığı ağır şartlardan ve hu­kuk dışı uygulamalardan örnekler vererek dinî öğreti ve literatürdeki ilkelerin ha­yata geçirilmesi yönünde ciddi çaba har­carlar. Açıkyüreklilikle kaleme alınan bu kaynaklar, hem yöneticileri ikaz hem de toplumsal sağ­duyu oluşturma şeklinde iki amaca bir­den yönelmiştir. Çünkü nasların ve onları merkeze alarak geliştirilen hukuk dokt­rininin hedefi bu kabil hak ihlâllerinin ve suçların hiç olmaması, insanların karşı­lıklı sevgi ve saygı içinde birbirinin hakkı­nı gözeterek yaşamasıdır.

İşkencenin, hıristiyan Batı toplumların­da da olumsuz birçok örneği İçinde barıdıran uzun bir geçmişi vardır. Ortaçağ Avrupası’ndaki sosyal ve siyasal yapı ile bu yapı paralelinde Katolik kilisesinin kur­duğu engizisyon mahkemeleri işkencenin yaygınlaşmasını, hatta kurumsallaşma­sını besleyen en önemli kaynak oldu. Bu­nun için de Hıristiyanlığın özünde taşıdı­ğı sevgi ve merhamet mesajı bu toplum­larda işkencenin önlenmesini sağlayamadı. Hıristiyan dünyasının tarihinde dinî ta­assup kaynaklı işkencenin yanı sıra sanı­ğı suç itirafına zorlamak, krala ve siyasî egemenliğe karşı gelenler başta olmak üzere ağır suçlu sayılan şahıslan cezalan­dırmak gibi amaçlarla da işkencenin fiilî ve hukukî zemin bulduğu görülür. Batı’-da insan haklan fikrinin ve bunun önemli bir unsurunu teşkil eden işkencenin ta­mamıyla yasaklanması ilkesinin genel bir kabul görmesini biraz da bu tür olumsuz örnekler hızlandırdı. 15 Haziran 1215 ta­rihli Magna Carta, 1628 tarihli Petition of Rights, 1679 tarihli Habeas Corpus Act ile başlayan ve insan hakları tarihinin önem­li adımları sayılan anayasal gelişmeler ve daha da önemlisi, 12 Haziran 1776 tarih­li Virginia Haklar Bildirisi ve 1789 tarihli Fransa İnsan ve Yurttaş Haklan Bildirisi, işkencenin suç sayılması ve mutlaka ön­lenmesinin gerektiği fikrini hukuk metin­lerine yansıtarak kamuoyuna mal etti.

Bati’da XIX ve XX. yüzyıllarda özgür­lük ve insan haklan fikrinin giderek ana­yasalara yansıması ve iç hukuk düzenle­meleri işkenceyi önlemede yeterli olma­dı. Yerli halklar ve zenciler, ırk ayırımcılığı­nın ve sömürge dönemlerinden artakalan anlayışların ürünü çeşitli kötü muamele­lere mâruz kalmaya devam etti. 1930′-larda doğan Nazizm ve faşizm ile II. Dün­ya Savaşı esnasında en vahşi haliyle ırkçı­lığın bir devlet politikası haline gelmesi üzerine işkencenin önlenmesi yönünde uluslararası iş birliğine ihtiyaç daha çok hissedilir duruma geldi, 1948 tarihli Bir­leşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirisi, 1950 yılında imzalanan Avrupa İnsan Haklan Sözleşmesi ve bunları izle­yen çeşitli uluslararası hukuk belgeleri iş­kenceyi insan hakkı ihlâli ve ağır suç ola­rak saydı. 10 Aralık 1984 tarihli Birleşmiş Milletler İşkence ve Diğer Zalimane. İn­sanlık Dışı ya da Aşağılayıcı Muamele ve Cezanın Önlenmesi Sözleşmesi, işkence­nin ve diğer kötü muamelelerin önlenme­sini uluslararası boyutta ele alan en kap­samlı belge niteliğindedir. Türkiye’nin de 1988 tarihinde taraf olduğu bu sözleşme hem iç hukukta işkencenin önlenmesi yö­nünde her türlü yasal, idarî ve kazâî tedbirin alınmasını hem de uluslararası bir denetimi öngörmektedir. İnsan hakları­nın Batı dış politikasının önemli bir unsu­ru haline gelmesi ve Avrupa Toplulukları Adalet Divanı gibi uluslararası denetim organlarının oluşması da işkencenin ön­lenmesi çabalarının açık örnekleridir. Gü­nümüzde İşkencenin insanlık suçu sayı­lıp takibata uğramakta olması ve bu ko­nuda uluslararası bir mutabakat zemini­nin ortaya çıkması İslâmî öğretinin yuka­rıda verilen ilke, amaç ve işleviyle de ör-tüşen olumlu bir gelişmedir. Esasen kla­sik dönem fakihlerinden bir kısmının sa­nığa belli durumlarda baskı uygulanma­sını ve bu yolla adaletin sağlanmasını caiz görmesi de hiçbir zaman işkenceye cevaz anlamı içermemiştir. Ancak yine de bu görüşlerin, kriminoloji ve adlî tıp alanın­da hayli önemli gelişmelerin yaşandığı çağımızda üzerinde mutabakata varılan ortak İnsanî ilkeler ışığında yeniden göz­den geçirilmesine ihtiyaç vardır.

TDV İslâm Ansiklopedisi

 

Sitede Ara