Kur'an -Tarifi ve İsimleri- Diğer İsimleri Nedir, Hakkında Bilgi

Kur’ân kelimesinin türediği kök konu­sunda farklı görüşler vardır. Bu görüşleri, kelimenin hemzesiz ve hemzelî olduğunu savunanlar olarak iki grupta ele almak mümkündür. Kur’an isminin hemzesiz ol­duğunu söyleyenler içinde yer alan İmam Safirden rivayet edilen, başka ilim adam­larının da desteklediği birinci görüşe gö­re kelime harf-i ta’rifli olarak “el-kurân şeklindedir ve ne “kara’e fii­linden ne de başka bir kökten türemiştir; Tevrat ve İncil gibi son din için gönderi­len kitaba Allah tarafından verilmiş özel isimdir. On kıraat ima­mından İbn Kesîr kelimeyi hemzesiz, di­ğerleri hemzeli olarak okurlar. Ebü’l-Hasan el-Eş’arî ile birlikte bir grup âlime gö­re kelime kam kökünden türemiştir ve “bir şeyi diğer bir şeye yaklaştırmak, kat­mak” anlamındadır. Yahya b. Ziyâd el-Ferrâ ve Kurtubî İse kuran kelimesine kök olarak karâ’ini gösterirler. Çünkü Kur’an âyetlerinden bir kısmı diğerini tasdik et­mekte ve âyetler birbirine benzemekte­dir.

Abdullah b. Abbas, Katâde b. Diâme. Ebû Ubeyde Ma’mer b. Müsennâ, İbn Cerîr et-Taberi, Zeccâc, Bâkıllânî gibi âlim­lerle çağdaş ilim adamlarından Elmalılı Muhammed Hamdi ve Muhammed Tâhir b. Âşûr “el-kur’ân isminin “kara’e” fi­ilinden türeyen hemzeli bir kelime oldu­ğu görüşündedir. Ancak bunlar arasında da “kara’e fiilinin masdarlanna göre “okumak”, “toplamak” ve “açıklamak” an­lamlarından hangisini ifade ettiği husu­sunda ihtilâf vardır. İbn Abbas kelimenin masdan olan “kur’ân”ın “açıklamak, be­yan etmek” mânasına geldiğini söylerken Katâde b. Diâme ve Zeccâc, “toplamak ve bir araya getirmek” anlamında “kara’-tü’ş-şey’e kar’en” veya “kara’tü’l-mâe fı’l-havzi” kullanışındaki fiilden masdar oldu­ğunu ifade ederler. Taberî. her iki görü­şün de Arap dilinde yerinin olduğunu be­lirtmekle birlikte bu görüşlerden İbn Ab-bas’a ait olanı tercih eder. Cevheri, Râgıb el-İsfahânî, İbn Atıyye el-Endelüsî gibi birçok âlim ise kelimenin “okumak” (kı­raat, tilâvet) mânasına gelen “kara’e” fiilin­den isim olduğunu söyler. İslâm vahyinin “ikra”1 (oku) buyruğu ile başlaması, Kur’an’da “kara’e kökünün “okuma” anla­mında on yedi yerde kullanılması ve Kur’an’ın çok okunması tavsiye edilen bir ki­tap olması gibi sebepler dikkate alındı­ğında Kur’ân isminin “okumak” anlamı­na gelen “kara’e” fiilinden türediğini ka­bul etmek daha doğru görünmektedir. Frantz Buhl ve A. T. Welch, pek çok Batılı ilim adamının Kur’an kelimesinin Süryânîce’deki “yazı-metin okumak; kilisede yapılan ders” mânalarındaki karyânâ kökünden türediğini kabul ettiğini ifade ederler. “Kara’e”nin asıl kök anlamı itiba­riyle doğrudan “kıraat” ve “tilâvet” anla­mına gelmediğini Arap dilcileri de belirt­mektedir. Ancak kelime Kur’an’ın indiği yıllar öncesinden İtibaren “okumak, bir bilgiyi zihinde muhafaza etmek” mâna­sında da kullanılmıştır.

Kur’an’ın terim anlamıyla ilgili olarak çeşitli tanımlamalar yapılmış, bunlar bü­yük ölçüde bir araya getirilerek şöyle bir tarife ulaşılmıştır: “Kur’an, Allah tarafın­dan Cebrail vasıtasıyla mahiyeti bilinme­yen bir şekilde son peygamber Hz. Muhammed’e indirilen, mushaflarda yazılan, tevatürle nakledilen, okunmasıyla ibadet edilen. Fatiha süresiyle başlayıp Nâs süre­siyle biten, başkalarının benzerini getir­mekten âciz kaldığı Arapça mûciz bir ke­lâmdır.” Bu tarife göre Hz. Peygamber’e indirilmeyen kitap ve sayfalara, Kur’an’m tercümesine veya Kur’an’ın mânalarının Arapça olarak başka kelimelerle ifade edilmiş şekline, Hz. Osman’ın mushaflarının hattına uymayan kıraatlere ve kudsî hadislere Kur’an denilemez.

Kur’an’ın diğer isim ve sıfatlarının sa­yısı konusunda bir görüş birliğinin bulun­maması, aslında isim olmayan bazı keli­melerin isim veya sıfat olarak kabul edil­mesinden kaynaklanmaktadır. Zerkeşî ve Süyûtî, Şeyzele’nin elli beş isimden söz ettiğini kaydederek kitâb, kur’ân, kelâm, nûr, hüdâ, rahmet, furkân, şifâ, mev’iza, zikir, kerîm, alî, hikmet, hakîm, müheymin, mübarek, habl, es-sırâtü’l-müstaklm, kay­yim, fasl, en-nebeü’l-azîm, ahsenü’l-hadîs, tenzîl, rûh, vahy, mesânî, Arabî, kavi, besair, beyân, ilm, hak, hedy |hâdî|, aceb, tezkire, el-urvetü’l-vüskâ, müteşâbih, sıdk, adi, îmân, emr, büşrâ, münâdî, nezîr, me-cîd, zebûr, mübîn, beşîr, azîz, belâğ, kasas, suhuf, mükerreme, merfûa, mutahhera bunların anlamlarını açıklamışlardı. Ancak bu kelimelerin bazıları Kur’an’ın ismi olarak kabul edile­bilirse de alî, habl, es-sırâtü’l-müstakim, fasl, nebeün azîm gibi çoğunun isim de­ğil Kur’an’a bir şekilde işaret eden lafız­lardan veya onun vasıflarından olduğu görülmektedir. Mesânî ve müteşâbih ke­limeleri İse ya Kur’an’ın sadece bir sûre­sine ya da muhtelif âyetlerine delâlet et­mektedir. Mâverdî, Kur’ân-ı Kerim’de Al­lah’ın kendi kitabını “el-kur’ân, el-furkân, el-kitâb, ez-zikir” isimleriyle adlandırdığı­nı söyler. Muhammed Tâhir b. Âşûr’a göre ise Kur’an’in en meşhur isimleri şun­lardır: Kur’ân, tenzîl, kitâb, furkân, zikr, vahy, kelâmullah.

TDV İslâm Ansiklopedisi

Daha yeni Daha eski