Kur'an'ın Yorumlanması, Tefsir, Öznel­lik Sorunu, Değerlerinin Günümüze Taşınması Hakkında Bilgi

Kur’an âyetlerinin kastettiği anlamları açıklamak görevini üstlenmiştir. Müslü­man geleneğinde tefsirin ortaya çıkardığı anlamlar yorumlanarak Kur’an’ın öğret­tiği değerlerin değişik zamanlara taşın­ması, müslüman ilim ve fikir adamları­nın önemli bir meşguliyet alanını oluş­turmuştur. Ahlâk, siyaset, itikad. hukuk, ibadet gibi konulara ilişkin âyetlerin ha­yat içinde yaşatılması veya hayatın canlı ve değişken olguları ile bu âyetler arasın­da bağ kurulması fıkıh ve kelâm gibi di­siplinler tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu disiplinler, âyetlerin sözlük anlamı ve bu çerçevede tefsirin kendilerine sundu­ğu farklı açıklamaların yanı sıra gelenek içindeki zengin birikimi ve yaşanılan za­manın şartlarını da dikkate almak duru­mundaydı. Karşılaşılan problemler çoğal­dıkça anlamayı gerçekleştirecek kişi için anlama sürecinin bu aşaması da gittikçe karmaşık bir hal almış, yeni yorumlama problemleri ortaya çıkmıştır.

1. Kur’an’ın Yorumlanmasında Öznel­lik Sorunu. İnsan belli bir kültür dünyası içinde doğmaktadır. Kişinin bundan ta­mamen sıyrılması mümkün olmadığı gibi mutlak surette gerekli de görülmemek­tedir. Bir yorumcunun Kur’an’a yaklaşır­ken yaşadığı dünyadan soyutlanarak boş bir zihinle yorum yapması mümkün de­ğildir. Herhangi bir eserin, onu okuyanın veya yorumlayanın öznelliğine teslim ol­ması kaçınılmaz bir zorunluluk değildir. Öncelikle her okumanın bir öznellik tabi­atı bulunduğunun farkında olmak, anla­ma ve yorumlamada başarılı olmanın en başta gelen gereğidir. Tefsir ve fıkıh usu­lü disiplinine hâkim olan lafız ve dil bilimi ağırlıklı anlama ve yorumlama yöntemi ve bu alanda oluşan zengin literatür, Kur’an metninin yorumcu karşısındaki bağımsızlığını korumak bakımından önemli bir rol ifa etmekte olup bunlar Kur’ân-ı Kerim’i anlama sürecinde nisbeten nesnel bir zemin oluşturmayı he­deflemiştir. Aksi halde okuyanın kendi içinde bulunduğu dünyanın ve bu dünya­nın oluşturduğu öznelliğin sınırlandırıl­mamış bir şekilde Kur’an üzerinde belir­leyici olması kaçınılmazdır.

Tefsir disiplininin işleyişinde de müfessirin öznelliğinden gelen aksamalar ve eksiklikler etkili olabilmektedir. Nitekim müfessirin öznelliği dil ve tarih malzeme­sini kullanmasına olumsuz yönde tesir edebilir. Bu malzemeleri gerektiği gibi kullanamamasına yol açan donanım ye­tersizliği de yine müfessirin öznelliğin­den kaynaklanan bir eksikliktir. Ancak belli bir âyetin tefsirinde görülebilecek ayrı görüşler, hep bu tür bir eksiklikten değil bazan müfessirlerin kullandığı de­lillerin sadece eşit düzeyde güçlü olma­larından kaynaklanabilir. Meselâ iki mü-fessir aynı kelimeye tanım getirirken kay­nakların söz konusu kelime için sıraladığı farklı anlamlardan birini seçebilir. Yine her bir müfessir incelediği aynı âyetin tarihî ortamına ilişkin olarak aktarılanlar arasında farklı bilgileri temel alabilir. Fa­kat anlama sürecinin tefsir ya da açıkla­ma aşamasında bu farklılıkları olabildiğin­ce aza indirmek mümkündür. Çünkü bu aşamada kullanılan kaynaklar ve metot müfessirin öznelliğini önemli ölçüde be­lirleyecektir.

Anlama süreci sadece dil ve tarih mal­zemesini kullanan tefsirle sınırlı değildir; süreç bu temel işlemden sonra da devam etmekte ve Kur’an’a ait değerlerin onu anlayanın kendi zamanına aktarılmasını içine almaktadır. Anlama sürecinin bu ikinci merhalesi, anlayan kişinin öznel­liğinden çok daha yoğun bir şekilde etki­lenen aşamaları içermektedir. Hatta bu etki kültürümüzde zamanla tefsirlere de taşınmıştır. Nitekim başlangıçta tefsir, Kur’an âyetlerinin kasıtlarına ilişkin olarak sadece Resûlullah’tan ve ilk nesiller­den aktarılan haberlerden oluşmakta iken (rivayet tefsiri) sonraları tefsir içerisine kelâmı, fıkhı ve tasavvufî alanda gelişen yorumlar da alınmış (dirayet tefsiri), niha­yet fıkıh, kelâm ve tasavvuf içerikli tef­sirler yazılmıştır. Modern dönemde orta­ya çıkan farklı anlayışlar da kendi yakla­şımlarını müslüman okuyucuya benim­setebilmek amacıyla tefsiri bir araç ola­rak kullanmışlar, farklı bir zeminde ulaş­tıkları sonucu Kur’an’la ilişkilendirip te-mellendirme yönüne gitmişlerdir. Artık bu aşamada Kur’an’a getirilen yorumla­rın farklı oluşunun sebebi yorumcuların öznelliklerinin kaçınılmaz olarak farklı oluşmasındandır. Ancak işin tabiatının getirdiği ve kaçınılmaz olan bu sorunları belli bir ölçüde aşmaksızın Kur’an’ın doğ­ru anlaşılması konusunda bir sonuca ula­şılması mümkün değildir. Metodik kural­lara uymuş olsa dahi Kur’an’ı her okuya­nın onu az ya da çok farklı şekillerde an­layacak oluşu kaçınılmaz bir gerçektir. Nitekim Kur’an’ın, kendilerine göre daha önemli kabul ettikleri farklı konularıyla ilgilenen fıkıh, kelâm, felsefe, tasavvuf gibi ana disiplinler, hatta bunların içeri­sinde oluşmuş ekoller aynı âyeti birbirle­rinin görüşlerine karşı delil olarak kulla­nabilmişlerdir.

Buna rağmen yorumcuların belli bir ze­minde fikir birliğine ulaşmalarına imkân veren, hatta onları buna yönlendiren âmiller de bulunmaktadır. YorumLuların her birinin belli bir metni ve kendi tarih-selliğini ortak bir zemin kabul etmesi on­lara belli bir çerçeve sağlayacak, her biri kendi tarihselliğinin sorunlarına Kur’an okuyucusu olarak yaklaşacaktır. Yorum­cuların, İçinde İcmâın belirleyici role sa­hip bulunduğu zengin bir dinî geleneğe mirasçı olmaları, aynı hayat bağlamını ve aynı kültürel ortamı paylaşmaları, söz ko­nusu ortama ilişkin ortak sorunlara cevap arayışlarına ve bu konuda önemli adım­lar atmalarına imkân verir. Ayrıca onların ortak sorunlarının kendilerinden çözüm­ler beklemesi, -teorik olarak anlaşmaz­lıkları sürse dahi- pratik fayda açısından onları çözümler arasından birini kabul etmeye yöneltecektir. Her bir yorumcu­nun anlamaya gayret ettiği ortak metnin sıradan bir metin değil her birinin refe­rans metni olan Kur’an olması da öznelli­ği aşma sorumluluğu getirebilecektir. So­nuç olarak yorumcuları bir çerçeve için­de yer almaya iten bu âmiller sayesinde onların arasında bir özneler arası (intersubjectivity) ortaklık oluşacaktır. Esasen klasik terimiyle bir icmâdan ibaret olan bu ortak zeminde buluşmak ayrıca top­lumsal bir gerekliliktir.

2. Kur’an’ın Değerlerinin Günümüze Taşınması. Kur’ânî değerlerin sonraki dö­nemlere taşınması, onun başlattığı kültür geleneğinin devam edip canlı tutulması için gereklidir. Bu işlem pratikte, son de­rece simgesel olanından başlayarak haya­tı derinden ilgilendirecek olanına kadar geniş bir yelpazede değişik düzeylerde ve şekillerde gerçekleştirilmiştir. Bu taşı­malardan en basit ve en simgesel olanı, âyetin veya ibarenin anlamını çok fazla dikkate almadan bir kelimenin bizim du­rumumuza bir atıfta bulunduğunu yüzey­sel olarak kabul edip onu belli durumlara taşımaktır. Bunun en açık örneği. Hz. Zekeriyyâ’nın kıssasına dair bir âyetteki “mihrâb” kelimesinin geçtiği bölümün [Âl-i İmrân 3/37] İslâm âleminde mihrap­ların üzerine yazılmasıdır. Bu tamamen Kur’an’ın İslâm kültürü tarafından sim­gesel, belli oranda da estetik bir kullanı­mıdır. Bu ve benzeri kullanımlarda müslüman kültürünün kutsal kitabına sim­gesel olarak verdiği yer görülmektedir. Kur’an’ı yaşanan çağa taşımanın diğer bir şekli de öğüt ve vaaz türü söylemlerde görülmektedir. Bu tarz taşımada mümin­ler, âyetlerin indiği tarihi ve metindeki bağlamı dikkate almaksızın içinde yaşa­dıkları durumla âyetteki lafzı bir benzer­liği tutumlarının haklılığı için gerekçe kabul ederler. Daha çok ahlâkî içerikli olan böyle bir söylem muhatapları ahlâkî açı­dan yönlendirmek için kullanılmaktadır. Bu kullanım esasen metodik olarak doğ­ru bir kullanım değilse de insanları “İyiliğe çağırmak, kötülüğe karşı uyarmak” şek­lindeki Kur’an’ın temel ahlâkî buyruğunu özendirdiği sürece yararlı görülmüştür. Referans kaynaklarından kültüre içerik kazandırma yollarından biri olan bu anla­ma ve yorum tarzı halk arasında Kur’an’-dan faydalanmanın en yaygın şeklidir.

İnanç, ahlâk, hukuk, siyaset vb. alan­lara dair temel Kur’ânî muhteva ve de­ğerlerin değişik zamanlara metodik ve sistematik olarak taşınması, İslâm kül­türünün bireysel ve daha çok kurumsal çerçevede işletilmesiyle ilgili olup bundan dolayı Kur’an metninin en ciddi ve siste­matik değerlendirme tarzıdır. Ancak bu alanlar hakkında geliştirilen yorumlar ve anlamalar fikir ayrılıklarına yol açmıştır. Çünkü burada bir yandan Kur’an metni­nin kendiliğine / bağımsızlığına zarar vermeme, bir yandan da onu içinde yaşanı­lan zamanın şartlarına taşıyarak ona be­lirleyici bir işlev yükleme düşüncesi vardır. Burada âdeta birbirine rakip konumda bulunan iki unsurun bağdaştırılması gibi zor bir görevle karşı karşıya bulunan yo­rumcunun bu ikilemi aşmaya çalışırken dengeyi Kur’an metninin dış anlamı lehi­ne bozması zâhirîliği ortaya çıkaracak, içinde bulunduğu şartları ve değerleri gereğinden fazla öne çıkarması ise Kur-‘ân’ın kendiliğinin aşılması sonucunu do­ğuracaktır. Bu noktada tefsir ve fıkıh usu­lünün sunduğu nisbeten nesnel olan ve­riler yorumcunun işini bir dereceye kadar kolaylaştırmaktadır.

Teorik olarak çözümlenmesi mümkün görünen bu gerilimin örnekleri İslâm kül­tür tarihi içerisinde görülmüştür. Mese­lâ kelâm fırkaları arasında sıkça gözlen­diği üzere bazı yorumcular, kendi düşün­ce dünyalarını ve ideolojilerini Kur’an’-dan ve Sünnet’ten delillendirmeyi amaç­lamışlar, zaman zaman belli bir anlayışı oluşturmak ve karşı yorumu altetmek maksadıyla Kur’an’ın kendine ait bağım­sızlığını, dilsel ve tarihsel bağlamını ihlâl etmişlerdir, öte yandan klasik dönem usûl-i fıkhı, özellikle de ehl-i hadîs gele­neği içinde doğan lafız ve kural eksenli mütekellimîn (Şafiî) usulü Kur’an’ın iba-relerindeki zahiri mânaya ağırlık verme eğiliminde olmuştur. Bu eğilimde yorum­cunun öznelliğine karşı metnin bağım­sızlığını koruma kaygısı öne çıkarılmıştır. Ancak bu kaygı sebebiyle metnin yetkisi ve dolayısıyla zahiri anlamı üzerine yapı­lan vurgu, metni anlayan öznenin (fakih ve mütekellim) kendi içinde bulunduğu şartlardan uzak kalması sonucunu do­ğurmuş, böylece metnin bağımsızlığı ile yorumcunun kendi tarihselliği arasında korunması gereken denge bozulmuş, bu da Kur’an’ın yaşanan çağa taşınmasına ve belirleyicilik işlevine zarar vermiştir.

Klasik metodolojinin bu tutumunu bir yetersizlik olarak gören ve az ya da çok modernist bir karakter taşıyan yeni yo­rum yaklaşımları da ortaya çıkmıştır. Bun­ların bir ölçüde paylaştığı temel iddia, Kur’an’ın evrensel ve tarih üstü mesajla­rıyla aslî ilke ve amaçlarının yöntemlere bağlı kalınarak metinden çıkarılması ve bunların değişik tarihsel durumlara uy­gulanmasıdır. Kur’an’a getirilecek yorum, öncelikle Kur’an’ın kullandığı dil ve indiği tarihî şartlar hakkındaki bilgiler üzerine oturmalıdır. Bunun için günümüzde ula­şılabilen yeni dil ve tarih kaynaklan hizmete sunulmalıdır. Bu bilgilerin kullanı­mıyla âyetlerin kastettiği anlamlar müm­kün olduğu kadar doğru bir şekilde be­lirlenmeli, daha sonra da Kur’an’ın bütü­nünden onun mesajları ortaya konmalı­dır. Başka bir tarihselliğe taşınması ge­reken de Kur’an’ın ilkeleri ve mesajları ol­malıdır. Bu şekilde hem metnin yorumcu karşısındaki bağımsızlığı korunmuş hem de yorumcunun kendi şartlarının gerek­lerine cevap verilmiş olmaktadır. Burada iki unsuru, yani metni ve yorumcunun ta­rihsel durumunu bir araya getiren Kur­’an’ın evrensel ilkeleri ve değerleridir. Bu taşıma işlemi sonucunda ortaya konan uygulama esas alınan âyetin zahirinin önerdiğinden farklı olabilir. Çünkü aynı mesajın uygulamasının tezahürleri deği­şik şartlarda farklı farklı olacaktır.

Ancak yorumlama sürecinin içerdiği bütün problemlerle bu yaklaşım da kar­şılaşmaktadır. En başta Kur’an’ın temel ve öncelikli ilkelerinin neler olduğu, bun­ların nasıl tanımlanacağı, içlerinin nasıl doldurulacağı yorumcular için ciddi bir ihtilâf sebebi olmaktadır. Çünkü bütün bu işlemler yorumcunun tarihselliğinden bağımsız olarak gerçekleştirilemez, öte yandan yorumcuların kendi dönemlerin­de çözüm bekleyen problemlerin tanım­lan ve bu problemlere hangi Kur’ânî ilke­nin uygulanması gerektiği de birer ihti­lâf konusudur. Yine de bu yaklaşım, te­mel olarak içinde bulunduğumuz duru­mun genel eğilimlerini tesbit etmek ba­kımından nisbî bir başarı göstermiştir. Modernitenin sorun olarak belirlediği, Kur’an’dan cevap getirmesi beklenen in­san haklan ve bu bağlamda Kur’an’da kö­lelik bulunup bulunmadığı, demokrasi, kadın hakları ve çok eşlilik, kadının şahit­liği ve mirastan aldığı pay vb. sorunlar karşısında modernist yaklaşımların sa­dece tanımlan modern kültür tarafından belirlenmiş eşitlik, hürriyet ve kardeşlik gibi ilkelere dayanarak verdiği cevaplar. Batı uygarlığının ürettiği modern duru­ma Kur’an’dan bir meşruiyet kazandırma şeklinde değerlendirilmekte ve eleştiril­mektedir. Halbuki modern durumu oluş­turan Batı karşısında müslüman toplum­ların bir rekabet şansı elde edebilmek için çözmeleri gereken bağımsızlık, eğitim ve öğretim yoluyla insan kalitesini yükselt­mek ve kültürlenme imkânlarını arttır­mak, ekonomik olarak güçlenmek, huku­kun üstünlüğünü sağlamak gibi temel so­runlara dikkat çekilmesi de beklenmek­tedir. Kur’an’ın mesajından alınan değerler bu sorunların çözümü için insanların hizmetine sunulmalıdır. Her şeye rağmen Kur’an’] anlama ve yorumlama konusun­da İslâm dünyasında gözlenen yeni ve canlı gelişmelerin sürdüğü görülmek­tedir.

TDV İslâm Ansiklopedisi

Daha yeni Daha eski