Kurban Kesmek, Kesmenin, Yükümlülük Şartları, Hakkında Bilgi

Bir kimsenin kurban kesmekle yükümlü sayılması için ara­nan şartlara kurbanın vücûb şartları de­nilir. Kurban kesmenin sünnet olduğunu söyleyenlere göre ise bunlar sünnet olu­şun şartlarıdır. Bir kimsenin kurban kes­mekle yükümlü olabilmesi için müslüman, akıl baliğ (ergen), mukim ve zengin olması şartlan birlikte aranır. Hanefiler’den Ebû Hanîfe ve Ebû Yûsuf ile Mâliki ve Hanbelî mezheplerine göre kurbanla yükümlü sa­yılmak için akıl ve bulûğ şart olmayıp ge­rekli malî güce sahip olan küçük çocuk­lar ve akıl hastalan adına kanunî temsil­cileri tarafından kurban kesilmesi dinî hükmü konusundaki görüş farklılığına bağlı olarak gereklidir veya sünnettir. Bu fakihler, kurbanın malî bir ibadet oluşu­nu ve başta fakirler olmak üzere üçüncü şahısların hakkının gözetilmesi hususu­nu ön planda tutmuşlardır. Hanefî fakihlerinden İmam Muhammed ve Züfer ile Şâfiîler’e göre kurban mükellefiyeti için akıl ve bulûğ şarttır. Hanefî mezhebinde bu konuda fetva İmam Muhammed’in görüşüne göre verilmiş ve uygulamada bu görüş ağırlık kazanmıştır.

Dinen yolcu hükmünde olan kimse kur­ban Kesmekle yükümlü değildir. Ancak yolcu hükmünde bulunan kimsenin tek başına veya mukimlerle birlikte kurban kesmesine bir engel de yoktur. Diğer mezheplere göre kurban mükellefiyeti açısından yolcu ile mukim arasında kur­ban kesmenin sünnet olması sebebiyle esasen bir farklılık yoktur. Hanefîler’in yolcu için böyle bir ruhsattan söz etme­leri, ibadetlerde külfeti kaldırmaya ve kurbandan gözetilen hikmetlerin gerçek­leşmesine öncelik vermeleri sebebiyledir. Çünkü yolculuk halinde bulunan kimse gerek kurbanlık temin etme ve kurbanı kesme, gerekse kesilen kurbanın etini de­ğerlendirme ve dağıtma açısından o böl­ge halkının sahip olduğu bilgi ve İmkâna sahip değildir. Bu kimselere kurban mü­kellefiyeti yüklemek maddî yönden ziya­de ibadetin ifası yönünden ağır bir külfet teşkil edebilir. Ancak günümüzde yolcu­luk şartlarının büyük ölçüde değiştiği ve anılan külfeti en aza indiren imkânların ortaya çıktığı, ayrıca kurban ibadetinin toplumda sosyal adaleti sağlayan ve üçüncü şahısların haklarını ilgilendiren yönünün bulunduğu göz önüne alınırsa, bayramda aslî ikametgâhını terkedenlerin diğer yükümlülük şartları bulunduğu ve savunulabilir bir gerekçe, sıkıntı veya mazeret de söz konusu olmadığı sürece kurban ibadetini bizzat veya vekâlet yo­luyla yerine getirmeleri tercihe şayan gö­rünmektedir.

Kurban kesme mükellefiyeti için dör­düncü şart malî imkânın bulunmasıdır. İslâm’da zekât, fitre (sadaka-i fıtr) ve kur­ban gibi malî yönü bulunan ibadetlerle yükümlülük belli bir asgari zenginlik öl­çüsüne ulaşmış olmaya bağlanmıştır. Di­nen asgari zenginlik ölçüsü olarak belir­lenen bu miktara “nisab” denir. Hanefî mezhebine göre kurban kesmeyi vacip kılan zenginliğin ölçüsü zekâtta ve fıtır sadakasında aranan zenginlik ölçüsüyle aynı olup kişinin borçları ve aslî ihtiyaçları dışında 85 gr. (20 miskal) altına ya da bu­na denk bir paraya veya mala sahip olma­sıdır. Klasik fıkıh doktrininin oluştuğu dö­nemde fazladan bu miktar malı olan kim­senin kurban kesme imkânına sahip ol­duğu düşünülmüş, ancak kurban nisabın­da zekâtta olduğu gibi bir yıl devam et­miş bir zenginlik olması şartı aranmaya­rak bayrama erişen kişinin o günlerde bu zenginliğe sahip bulunması yükümlülü­ğün doğması için yeterli görülmüştür. Böyle bir malî imkâna sahip her müslümanın akıl baliğ olması kaydıyla kurban kesmesi gerekir. Bu durumdaki kadın ve yetişkin çocuklar bizzat mükellef olmakla birlikte kocası veya babası bunlar adına -hibe yoluyla- kurban keserse o da yeterli olur. Diğer mezhepler kurban kesmeyi sünnet saydıklarından kurban mükellefi­yeti için ayrıca bir zenginlik ölçüsü tesbit etmemişlerdir.

Ekonomik güç ve zenginlik, hem için­de bulunulan şartlara hem de yükümlü­lüğün konusuna göre değişkenlik göster­diği ve bir yönüyle örfî olduğu için günü­müzde kişilerin yukarıda zikredilen İlke ve ölçüler ışığında hareket etmesi, kendi bütçe imkânları çerçevesinde sıkıntı çek­meden kurban ücretini ödeyip Ödeyeme­yeceğini göz önünde bulundurması ve ona göre karar vermesi gerekir. Uygun olan, kurban alma imkânı bulunmayan kimselerin kurban kesmek için kendini zorlamamasıdır. Hatta bazı Hanefî fakih-lerine göre böyle kimselerin kendilerine vacip olmayan ibadeti vacip hale getir­mesi, böylece kesilen kurbanın adak kur­banı hükmünü alması bile ihtimal dahi­lindedir. Fakir kimsenin aldığı kurbanlık hayvanın kaybolması ve ikinci bir kurban­lık alması, bu arada birincinin de bulun­ması halinde iki hayvanı da kesmesi ge­rektiği hükmü bu ihtimale dayanır. An­cak bu hüküm, gerçek mânasından ziya­de maddî imkânı olmadığı halde sosyal baskı sebebiyle veya ibadetin ecrini kaçırmama gayesiyle kendini kurban kes­meye zorlayan kimseleri uyarı, böyle bir mükellefiyetin bulunmadığına vurgu ve bunu örneklendirme şeklinde anlaşılma­lıdır. Zaten Hanefî mezhebinde fetvaya esas olan ağırlıklı görüş, fakir kimsenin kestiği kurbanın özel olarak onu adama­dığı sürece adak kurbanı hükmünü alma­yacağı, zengin kimsenin kestiği kurbanla aynı hükme tâbi olduğu, hatta kurbanın etini dağıtma mükellefiyetinin en aza in­diği yönündedir.

Hanefîler, yükümlülük şartlarını taşı­yan herkesin ayrı ayrı kurban kesmekle yükümlü olduğunu (aynî vacip) ileri sü­rerken Mâlikîler, kurban kesen kimsenin niyet etmesi halinde aynı kurbanın seva­bına nafaka halkası içinde bulunan bir­likte oturduğu yakınlarını da iştirak et­tirebileceği ve bu kurbanın onlar için ye­terli olacağı görüşündedir. Şâflîler ve Hanbelîler de benzeri bir yaklaşımla kur­banın kesen açısından aynî sünnet, nafakalarını sağlamakla yükümlü olduğu aile fertleri açısından kifâî sünnet olduğunu ileri sürerler. Aynî oluş gücü yeten her ferdin kesmesinin sünnet olduğu, kifâî oluş da içlerinden biri kesmekle diğer aile fertlerinden talebin sakıt olduğu ve sün­netin yerine gelmiş olacağı şeklinde açık­lanır. Bu görüşteki fakihler delil olarak genelde Hz. Peygamber’in böyle bir yoruma açık uy­gulamasını Ebû Eyyûb el-Ensârî-nin, “Biz bir tek koyun keserdik. Kişi onu kendisi ve aile fertleri için keserdi; yerler­di ve ikram ederlerdi. Sonra insanlar bu­nunla övünür oldular” şeklindeki açıkla­masını alırlar.

TDV İslâm Ansiklopedisi

Daha yeni Daha eski