Kürk Nedir, Kelime Anlamı, Kürk Giyim Tarihçesi, Osmanlıda, Hakkında Bilgi

Kürk. Kökeni belli olmayan ve eskiden beri Türkçe’de kullanılan kelime hem işlen­miş hem de işlenmemiş tüylü hayvan derilerini ifade eder. Bu tür kürkler için Farsça post tabiri de kullanılmıştır. Kay­naklarda işlenmiş kürk giysiler Arapça ferve adıyla da anılır.

İnsanların tarih öncesi devirlerden be­ri soğuktan korunmak için hayvan post­larından yapılmış basit elbiseler giydik­leri bilinmektedir. Medeniyet ilerledik­çe kürk bir ihtiyaç olmaktan çıkıp lüks giyim malzemesi haline geldi. Özellikle Çin, Mısır, Yunan ve Roma medeniyet­lerinde alımlı ve süslü kürkler zenginlik ve zarafet simgesi oldu. Eski Türkler’de de kürk kullanımının hayli yaygın olduğu elde edilen arkeolojik malzemelerden anlaşılmaktadır. Göktürkler’e ait bulun­tular içinde kürk elbiselere rastlanmış­tır. Orta Asya ve Rus steplerinden İran ve Arap dünyasına da kürk gönderildiği ve bunun önemli bir ticarî kazanca yol açtığı belirtilir. Kuzey Rusya ve Slav böl­gelerinden Anadolu ve Avrupa’ya kürk yollandığı bilinmektedir. XVI. yüzyılda kürk ticareti Kuzey Amerika -Avrupa, Rusya, Ortadoğu kesimlerinde hayli hareketlenmiştir. Kürk lüks giyim aksesu­arı olarak bugün de kullanılmakta olup en değerli kürkler Kuzey Avrupa, Kuzey Amerika, Sibirya ve Hazar deniziyle Batı Çin arasındaki kesimlerden elde edilir.

Osmanlı Devleti’nde kürk, ilk zaman­larda daha çok soğuktan korunmaya yö­nelik bir ihtiyaç iken zamanla lüks Giysiler için kullanılan en kıymetli kürk­ler yaklaşık değer sıralamasıyla siyah tilki. Sibirya gri sincabı, samur, elma yanağı ftilki postlarının yanak parçala­rından yapılmışsamura yakın değerde bir kürk, vaşak, zerdava ve kakum idi. Ancak Osmanlı piyasasında farklı malî düzeylere uygun çeşitli cins ve kali­tede kürkler mevcuttu. XVII. yüzyıl orta­larında esnaf için tesbit edilmiş çeşitli kürk cinsleri samur kafası, samur paça­sı, Çerkez zerdavası, zerdava paçası, zer­dava boğazı, kakum, Rumeli sansarı, san­sar paçası, sansar boğazı, sincap, beyaz tilki boğazı, Azak nâfesi, Azak’ın siyah bedeni, tilki paçası, Göllükesrf den gelen tilki nâfesi, Bosna çılkafası, Göllükesrî’-den gelen çılkafa. Cezayir çakalı sırtı, Ka­raman çakalı, Cezayir çakalının ablağı idi.

İhtiyaç duyulan kürkler yerli piyasa dı­şında Rusya’dan temin edilirdi. Buradan gelen kürkler aynı cins yerli kürkler­den çok daha kaliteli ve pahalıydı. Sa­mur, vaşak, zerdava ve Rus tilkisi dışarıdan en sık gelen kürk cinsleriydi. Kırım’ın 1475’te Osmanlı idaresine gi­rişi yol emniyetinin temini bakımından önemli olmuş ve bu ticaretin gelişmesin­de rol oynamıştır. Yerli kürk olarak bil­hassa vaşak ve zerdava önemli ölçüde iç piyasadan sağlanırdı. Yaya ve müsellem­lerin avladıkları dışındaki vaşakların post­ları hass-ı şâhî olarak sancak beylerine tahsis edilmişti.

Kürkçülükle meşgul olan, biri kürk di­kenler (postîn-dûzân), diğeri satışıyla uğ­raşanlar (kürk-fürûşân) olmak üzere iki farklı esnaf vardı. Kürkçü esnafı genel­likle şehir çarşılarında satış yaparlardı. Kürk tüketimi bakımından önemli olan İstanbul’da eski bedesten (büyük bedes­ten iç bedesten). Büyük Çarşı Çarşı-i Ke­bîr  Kapalı Çarşı ve sokak aralarındaki es­naf içinde kürkçü esnafı bulunduğu gibi ayrıca büyük tüccar ve toptan satıcılara ait özel bir han {Kürkçü Hanı) mevcuttu.

Halk arasında kürk giyimi yaygın olup evlilik geleneklerinden olarak kız evin­den damada içinde kürk de bulunan bir kıyafet bohçası göndermek âdetti. Yaz mevsimi de dahil olmak üzere her mev­simde serin ve soğuk havalarda giyilen kürklerin muhafazası için piyasada özel kürk bohçaları satılırdı. Ayrıca Osmanlı yüksek ricalinin konaklarında içinde ev sahibinin kürklerinin olduğu birer kürk odası bulunurdu. Sarayda kadınlar ara­sında da bilhassa kışlık kıyafet olarak kürk kullanılmıştır. Kadınefendiler sara­yın içinde yazın manto, kışın kürk giyerlerdi. Kürk, devlet görevlilerine ait resmî kıyafetler arasında önemli bir yere sa­hipti. Normal günlerde, küçük merasim­ler ve büyük törenlerle alaylarda giyil­mek üzere üç ayrı kıyafetleri olurdu. Gün­delik kıyafet olarak sade kürkler giyilirken merasim ve büyük alaylarda renkleri, kumaşları ve bazan süslemeleriyle alımlı kürkler giyilirdi. Hil’atlerin bir kısmı da kürk olup üst düzeydeki çeşitli görevlile­re çoğunlukla kumaşla kaplanmış kürk­ler verilirdi.

Gerek hilkatlerin gerekse ihtiyaç duyu­lan diğer kürklerin hazırlanması için sa­rayda terziler arasında kürk dikenler bu­lunurdu. XV. yüzyıl ortalarında bu saray terzilerinin tamamı yirmi üç kişi İken XV ve XVI. yüzyıllar boyunca giderek artmış, XVII. yüzyıldan itibaren ise azalmaya baş­lamıştır. Bunun sebebi sarfiyatın azal­mış olması değil ihtiyaçların daha çok saray dışından temin edilmeye başlan­masıdır. XVIII. yüzyıl ortalarında saraydaki dikiciler on iki kişiydi. Bunlar diğer saray terzileri gibi tayin, azil ve idarî hu­suslarda iç hazinedarbaşıya bağlı, gö­rev sorumlulukları bakımından ise hazi­ne kethüdasının kontrolünde idiler. Fâ­tih Sultan Mehmed zamanında (1451-1481) ortaya çıkan Hazine Odası’nın “bı­çaklı” denilen kıdemli görevlilerinden ikinci sırada yer alan kürkçübaşı idi. Kürkçübaşının görevi araştırmalarda umu­miyetle padişaha mahsus kürklerin muhafazası olarak gösterilirse de saraya gi­ren ve iç hazineyi ilgilendiren bütün kürkleri kapsadığı söylenebilir.

XV. yüzyıl ortalarında Osmanlı devlet ri­cali arasında farklı tipleriyle giyildiği gö­rülen kürk kaftanların en değerlisi padi­şaha mahsus olup kürksüzleri de bulu­nan ve kollu veya kolsuz, geniş yakalı bir model olan kapan içe idi. Yine padişaha mahsus oluşuyla tanınan, siyah tilki kür­kü esas olmak üzere samur ve kakum gibi türler de kullanılmış ve kumaşı at­las, kürkü siyah tilki, düğmeleri süsle-meli olanına “ferve-i murabba” denilmiş­tir. Padişaha mahsus olmakla beraber kapaniçe büyük bir teveccüh göstergesi olarak sadrazama, Kırım hanına ve Eflak. Boğdan voyvodalarına da giydiril­miştir. Kırım hanlarına giydirilenlerin bir kısmı ve Eflak, Boğdan voyvodalarına ve­rilenlerin hemen tamamı kadifeye kaplı olurdu. Bazan uzun, bazan kalçayı örte­cek şekilde kısa bir model olup daha zi­yade Kırım hanlanyla ileri gelenlerinin giydiği, dar kollu ve zengin süslemeli kontoş da kapaniçeye benziyordu.

Kapaniçeden sonraki en değerli kürk serâser kürk idi. İsmini kürkün kaplan­masında kullanılan, dokumasında baş­tan başa sim veya sırma bulunan kalınca ve oldukça kıymetli ipekli kumaştan al­mıştı. Modelinin erkân kürk tarzında ol­duğu, bu kürkün veziriazam, vezirler ve diğer bazı seçkin kimselere verildiği an­laşılmaktadır. Serâser kürkün “nîmten” denilen boyu kısa modelleri ise Kırım hanı ve rikâb ağalarına giydirilirdi.

XVII. yüzyıl kayıtlarına göre bol yenli bir model olan erkân kürk padişah, sad­razam, vezirler, şeyhülislâm, Rumeli ve Anadolu kazaskerleri, kadılarla diğer ba­zı rical tarafından ve genellikle Önemli olmayan merasimler ve resmî günlerde giyilirdi. Elçilere de erkân modelde kürk­ler verilirdi. Daha büyük törenlerde vezîriâzam, vüzerâ, şeyhülislâm, sadreyn, nakîbüleşraf, mevâlî ve bazı müderrisler Muvahhidî kürk giyiyorlardı.

Boyu topuğa kadar, dar ve geniş yenli, süslü ve sade çeşitleriyle bunlar arasın­da en yaygın ve en sık kullanılan bir mo­del olan ferace kürkler düşük derecedeki görevliler için merasim kıyafeti iken üst derecedekiler için normal bir giysi duru­mundaydı. Sarayda arz ağalarından silâh-dar, rikâbdar ve çuhadarın giydiği kürk çeşidine “serhaddr deniliyordu.

Resmî kıyafet olarak kullanılan kürk­lerin kaplanmasında çuha (beyaz, yeşil, kırmızı, elvan, san, turuncu) ve sof [beyaz, siyah, kırmızı vb] başta olmak üzere ge­nellikle kumâş-ı hân XVIII. yüzyıl ortala­rından itibaren atlas, kadife, şal, şalîve serâser gibi kumaşlar kullanılmıştır. Pa­dişah kürklerinde de serâser, şal, atlas, kemha, çuha gibi kumaşlara rastlanmak­tadır. Kumaşların renkleri oldukça çeşit­liydi. Şeyhülislâmların kürkü beyaz ku­maşla kaplı olduğu için “ferve-i beyzâ” diye meşhur olmuştur. Ancak zaman za­man şeyhülislâmlar yeşil kumaşa kaplı kürkler de giymişlerdir. Kırım hanı ve ve­zirler törenlere ve alaylara daha ziyade kırmızı renkli, elçiler ise umumiyetle sarı ve turuncu renk kumaşlarla kaplı kürk­lerle çıkmışlardır. Kürkler veriliş sebep­lerine uygun şekilde de adlandırılmıştır. Meselâ mevâcib dağıtılmasının (mevâcib devri) ardından veziriazama gönderilen kürke “devr kürkü” denilmiştir.

Osmanlı resmî muhitlerinde en çok kullanılan kürk olduğu anlaşılan samura olan rağbet Sultan İbrahim zamanında (1640-1648) artmıştır. Taşradaki idareci­lere bütün köşk ve kasırların samur kürkleriyle döşenmesi emredilmiş, vüzerâ İle ulemâdan kıymetli düğmelerle süslen­miş, içi ve dışı samurdan yaptırılmış giy­si modelinde birer adet kürk istenmiştir. XVIII. yüzyıla gelindiğinde hem resmî sar­fiyattan hem de halkın kürk lüksünden şikâyet edilerek bazı tedbirler alınmış ve kısıtlamalar getirilmiştir. III. Osman ve III. Mustafa zamanlarında samur, kakum ve vaşak gibi devlet ricaline mahsus kürk­lerin başkaları tarafından giyilmesi ya­saklanmıştır. III. Mustafa zamanında 1766’da hil’atler ve hil’at olarak giydi­rilen kürkler hususunda sarfiyatı azalt­mak amacıyla yeni bir düzenleme yapıl­mıştır. Sadrazamla vezirler ve vezâret rütbesi olanlara hil’at-i kumâş-ı hâna kaplı samur kürk (sadrazama üstlükle be­raber); şeyhülislâm, Rumeli ve Anadolu kazaskerleri, nakîbüleşraf, İstanbul ka­dısı, imâm-ı evvel vesânî-i şehriyârîler. şehzade hocası, hekimbaşı, silâhdar -rikâbdar- çuhadar gibi arz ağaları ile enderun haseki ağaları, rikâb ağaları, sadâret kethüdası, Tersâne-i Amire emi­ni ve bostancıbaşı ağaya çuha ferace samur kürk; Dârüssaâde ağasına üst­lükle beraber olmak üzere hil’at-i hâssü’l-hâssa kaplı samur kürk; şeyhlere bol yenli çuhaya kaplı sincap kürk verilecekti selâtin camii şeyhlerine bazan samur ya da sincap çuha ferace de giydirilmiştir. Daha önceleri çeşitli kürk ve hil’atler ve­rilen elçilere de kürksüz hil’at ve kaftan­lar verilmesi uygun görülmüştür. Bu düzenleme İle ayrıca kapaniçe ve serâser kürklerin hil’at olarak verilişi tamamen kaldırılmamışsa da mümkün mertebe azaltılmaya çalışılmıştır. II. Mahmud zamanında kıyafet hususunda yapılan yeni düzenlemelerle resmî kı­yafet olarak kürk kullanımı ortadan kalk­mıştır. 1237’de (1822) ulemâ ve vüzerâ-ya mahsus bol yenli kakumlar dışındaki­ler, 6 Şevval 1244 (11 Nisan 1829) tarihli elbise nizamnâmesiyle de kalanların ta­mamı kaldırılmıştır.

Tekke kültüründe de postların özel bir yeri olup “post-nişîn. post nakibi” gibi ifadeler dilimize yerleşmiştir. Topkapi Sarayı’nda padişahların şahsî eşyaları arasında kayıtlı ve çoğu kemha veya keçe ile kaplanmış, bir kısmı ise kumaşsız postlar bulunmaktadır. Bunlar bazı kayıtlarda post seccadeler olarak yer al­mıştır. Tiftik keçisi, geyik, kurt ve leopar türleri bulunan bu postların tamamının seccade olarak kullanılmadığı bilinmek­tedir. Arz Odası eşyası içinde de iki leopar postu olup bunlar umumiyetle elçi kabullerinde tahtın iki yanma serilirdi.

TDV İslâm Ansiklopedisi

Sitede Ara