Marazı Mevt Nedir, Şartları, Hakkında Bilgi

Maraz-ı Mevt. Kişinin edâ ehliyetini kısıtlayan ölüm hastalığı anlamında fıkıh terimi.

Sözlükte “ölüm hastalığı” demek olan maraz mevt (marazü’l-mevt) Örfte ve fı­kıh literatüründe, tıbben ve hayat tecrü­belerine göre ölümcül olan ve araya sıhhat hali girmeden ölümle sonuçlanan hasta­lığın adıdır. Böyle bir hastalığın kişiyi diğer zamanlarda ve normal şartlarda yönelmeyeceği veya yürürlüğe koymayacağı bazı hukukî işlemleri yapmaya sevkedebileceği düşünülerek fıkıh doktrininde ölüm hastasının hukukî tasarrufları iç irade dış irade uyuşmazlığı, akidlerde kasıt ve sâikin rolü, hacir, hakkın kötüye kulla­nımı, fıkıh usulünde ehliyet ve sedd-i zerâi” gibi açılardan ele alınmış, bunun so­nucu olarak da vâris ve alacaklıların hak­larına ilişen hukukî işlemler açısından edâ ehliyetine bazı kısıtlamalar getirilmesi gündeme gelmiştir.

Ölümle ilişkisi olmaksızın tek başına hastalık, kişiyi bedenen ve ruhen etkilese de iradeyi sakatlayan bir durum olmadık­ça kural olarak edâ ehliyetine tesir etmez; Allah ve kul haklarını düşürmez. Ayakta namaz kılamayacak kadar hasta olan kim­senin namazını oturarak veya ima ile kı­labilmesi, oruç tutmaya gücü yetmeyenin orucunu kazaya bırakabilmesi, hac ibade­tinde hastalar için sağlanan kolaylıklar, kudret şartına bağlı dinî yükümlülükler­de hastalığın ruhsat sebebi sayılması se­bebiyledir. Ölümle sonuçlanan hastalığın vücûb (hak) ehliyetini olmasa da edâ (fiil) ehliyetini etkilemesi ve kısıtlamanın hak­lı bir sebebi görülmesi ise bundan farklı bir durumdur. Burada Ölüm hastalığının kişinin iradesini ve bilincini zayıflatacağı ve yaptığı işlemleri bu sebeple sakat ha­le getireceği noktasından değil, kişinin böyle bir durumda irade ve akid hürriye­tini normal zamandakinden farklı olarak üçüncü şahıslara beklenmedik bir yarar veya zarar getirecek şekilde kullanabile­ceği ve bu esnadaki irade beyanının ger­çek iradesini ve durumu yansıtmayabile­ceği tezinden hareket edilir. Ölüm hasta­sının ehliyetinin belli tür işlemler açısın­dan kısıtlanması görüşünde olanlar böy­le bir ihtimale ve ilgili şahısların haklarını korumaya öncelik verirken karşı görüş sa­hipleri, akid ve irade hürriyetiyle ilgili ge­nel ilkeleri ve objektif ölçütleri işletmeye Öncelik vermişlerdir. Fıkıh mezheplerinin akidlerde ve hukukî işlemlerde saik ve ni­yete mi yoksa dışa akseden irade beyanı­na mı öncelik verileceği konusundaki eği­limleri de ölüm hastasının tasarruflarının hükmünü belirleyici olmuştur. Mâlikîler ve onlara yakın biçimde Hanbelîler’in bi­rinci, belli ölçüde Hanefıler’in, birileri boyutta Şâfiîler’in ve İmâmiyye’nin ikinci eğilimde olduğu, Zâhirîler’in ise bu ikinci eğilimin öncüsü durumunda bulunduğu görülür.

Şartları. Bir hastalığın ölüm hastalığı sayılabilmesi için onun hastanın ölümüne sebep teşkil etmesi ve hastanın bu hasta­lığın sonunda ölmesi yeterli olsa da fakihler konuyu kişinin edâ ehliyeti, hastayı hu­kukî işlem yapmaya sevkeden saik açı­sından ele aldığı için klasik fıkıh literatü­ründe ölüm hastalığı “ölüme yol açan” değil “ölümle sonuçlanan” hastalık şek­linde tanımlanmış ve ölüm hastalığının tanıtımında hastanın ölüm korkusu ve kanaati içinde olmasına özel bir vurgu yapılmıştır. Ölüm hastalığının tanımında hastanın Öleceği kanaat veya korkusu içinde bulunması kaydı konunun kişinin edâ ehliyeti açısından ele alınma­sı sebebiyledir. Hastalığın galiben ölümle sonuçlanması, hastanın tek başına gün­lük ihtiyaçlarını gidermekten ve ibadet­lerini ifadan âciz olması gibi şartlardan söz edenler hem hastalığın tanımına ob­jektif bir ölçüt getirmeyi hem de hasta­nın bu ruh halini açıklamayı hedeflerler. Hastanın yatağa bağımlı olması ise ge­nelde aranmaz. Öte yandan ölümcül ve korkutucu olmakla birlikte ölümle sonuçlanmayan, hastanın iyileştiği hastalıklar da bu gruba girmez. Fakihlerin çoğunluğu hastalık süresiyle ilgili bir kayıt ileri sürmezken bazıları has­talığın bir seneyi aşmamasını şart koşmaktadır. Bu görüş Meceiie’de de be­nimsenmiştir.

Ölüm hastalığının ehliyeti kısıtlayan bir hal olarak görülmesinin asıl gerekçesi, hastanın irade beyanını iç iradesine ve gerçek duruma uygun biçimde kullanma­ma ihtimali olduğundan ölüm hastalığı­nın tanımında hastanın galiben ölüm kor­kusu / kanaati içinde bulunması önemli bir unsur olarak yer alır. Buna göre hastalık cinsinden olmasa bile ölüm korkusunun yaşandığı ve ekseriyetle ölüme götüren durumlar da kıyas yo­luyla ölüm hastalığı hükmünde kabul edil­miştir. Daha güçlü veya denk bir kişiyle düello veya kavga, savaşa iştirak, ölüme mahkûmiyet, yırtıcı hayvanların pençesi­ne düşmek, gemi parçalandıktan sonra denize atılmak böyle görülmüşse de bun­ların hangi şartlarda ve ne tür İşlemler açısından ölüm hastalığı sayılacağı fakih-ler arasında tartışmalı kalmıştır. Meselâ Zâhiriyye ve İmâmiyye fakihleri genelde buna katılmaz; çoğunluğun kanaatinin aksine Mâlikîler fırtına varken deniz yolculuğuna çıkma­yı, Hanefîler de ölüm tehlikesi bulunması halinde savaşa katılmayı, esir düşmeyi ve zindana atılmayı ölüm hastalığı hükmün­de kabul etmezler. Hamileliği dahi ölüm hastalığı hükmünde gören fakihler var­dır. Bir hastalık veya durumun ne derece ölüm riski taşıdığı içinde bulunulan şart­larla, teknik ve tıbbî gelişmelerle de ya­kından alâkalı olduğundan klasik dönem fakihlerinin ölüm hastalığı hükmünde ka­bul ettiği birçok durum bugün aynı hük­me tâbi olmazken zamanımızda ortaya çıkan bazı yeni durumlar ise ölüm hasta­lığı hükmünde kabul edilebilir.

Hukukî İşlemlere Etkisi. Zâhiriyye mez­hebi ve bazı İmâmiyye fakihleri hariç İs­lâm hukukçularının çoğunluğu, ölüm has­talığında ve bu hükümde olan durumlar­da kişinin alacaklı ve vârislerinin hakları­nı ihlâl edecek şekilde bazı işlemler yapa­bileceğini göz önüne alıp bu durumdaki kimsenin bir kısım tasarruflarının kısıt­lanması gerektiğini bir tedbir olarak ileri sürmüşlerdir. Ancak korunması gereken hakkın mahiyetindeki değişkenlik ve has­tanın bir başkasına zarar verme niyetine muttali olma imkânının zorluğu sebebiyle bu konuda genel bir kısıtlama getirmek yerine hukukî işlem türüne göre hasta­nın edâ ehliyetine kısıtlama getirme yolu tercih edilmiştir.

İvazlı Akidler. Ölüm hastası kural ola­rak ticaretten, satım, kira vb. ivazlı akid-leri yapmaktan menedilemez. Çünkü ivazlı akitler, asıl itibariyle tek taraflı kâr veya zarar sağlayan değil karşılıklar arası den­genin bulunduğu akidler grubunu ifade eder. Ancak bu akidlerin geçerliliği genel­likle alacaklıya ve vârise zarar vermemesi ve aldanmanın bulunmaması şartlarına bağlanmıştır. Ölüm hastasının satım ak­di malını vârise veya üçüncü şahsa sat­ması, değer bedeliyle veya düşük bedelle satması, borçlu olup olmaması gibi du­rumlara göre farklı hükümler alır. Borçsuz ölüm hastası malını yabancı birine değer bedelle veya az aldanma ile (gabn-i yesîr) sattığında bunda bir sakınca yok­tur. Düşük bedelle satışı bir başkasına borcu bulunduğu halde yaptıysa ve bor­cu da bütün mallarını kapsayacak kadar çoksa hak sahibi olan alacaklıların ölüm hastasının malları üzerinde hacr hakkı doğar; satış ancak alacaklıların İcazetiyle geçerli hale gelir. Ancak borcu azsa malı­nı değer kıymetiyle veya gabn-i yesîr ile satması geçerlidir. Çünkü ölüm hastası­nın da malının üçte biri kadar vasiyet ve teberruda bulunma hakkı vardır. Vâris­lerden birine malını değer bedeliyle sat­sa cumhura göre bu satış caiz, Ebû Hanî-fe’ye göre ise ithama yol açacağı gerek­çesiyle fasittir. Ancak diğer vârisler bu sa­tışı onaylarsa caiz olacağında herkes müt­tefiktir. Eğer hasta değer kıymetinden daha düşük bir fiyatla vârise satış yapar­sa bu akid şeklen satım akdi ise de ger­çekte teberru sayıldığından geçerli ol­maz. Fakat diğer vârisler bu akdi onaylar­sa bu durumda haklarından vazgeçmiş ve haklarını düşürmüş olacaklarından akid geçerlilik kazanır. Hanefiler’e göre men­faatler mal sayılmadığı, dolayısıyla miras olarak bırakılmadığı ve esasen kira akdi ölümle de sona ereceği için ölüm hastası malını düşük değerle kiraya verebilir. Cumhura göre ise menfaat mal sayıldı­ğından icâre akdi satım hükümlerine tâ­bidir.

Teberru Akidleri. Kişinin bir başkasına yarar sağlama veya zarar verme niyeti ön­celikli olarak teberru akidleri yoluyla ger­çekleşir. Bunun için de ölüm hastasının teberru grubunda yer alan veya bu ma­hiyette olan tasarrufları ayrı bir dikkat konusudur. Borcu mal varlığına denk ve­ya onu aşmış olan hastanın gerek vârise gerek yabancı birine yapmış olduğu hibe, vakıf, vasiyet gibi teberru maksatlı ta­sarrufu geçerli olmaz ve alacaklılara bu tür tasarrufların iptalini talep hakkı ta­nınır. Hastanın borç­luyu ibra etmesinin veya alacaklılardan yalnız birine olan borcunun ödemesinin caiz görülmeyişi de alacaklıların hukuku­nu koruma düşüncesine dayanır. Hasta iken aldığı malın bedelini veya borç aldığı meblâğı ödemesi ise bu mahiyette olma­dığından geçerli sayılmıştır. Aynı şekilde vârisi bulunmayan hastanın terikenin borçtan fazla olan kıs­mını teberru etmesi, başka vârisi bulunmayan karı ve kocanın mallarını birbirle­rine hibeleri de sahihtir. Çünkü burada hakkı ihlâl edilen bir vâris ve alacaklı bulunmamaktadır. Teri­kenin borçtan fazla olması durumunda alacaklılar için bir zarar bahis mevzuu ol­mamakla beraber yabancılara teberruda bulunması vârisleri zarara uğratacağın­dan, hastanın hibe ve vakıf gibi teberru maksatlı tasarruflarından mal varlığının üçte birini aşan kısmı vasiyete kıyas edi­lerek ancak mirasçılarının rızasıyla geçerli sayılmıştır. Terikenin borçtan fazla olması halinde hasta, vârislerden birine teberruda bulunursa bunun geçerliliği diğer vâ­rislerin izin veya icazetine bağlıdır. Hastanın vârisin borç veya ala­cağına kefil olması durumunda da hü­küm aynıdır.

İkrar. Hastanın, vârislerinden birine veya bir üçüncü şahsa bir mal (ayn) veya borç (deyn) ikrarında bulunması halinde Zâhiriyye, İbâzıyye mezhepleriyle bazı İmâmiyye fakihleri, hasta ile sağlıklı kişi­nin ikrarı arasında fark gözetmeyerek bu ikrarı geçerli sayarken fakihlerin çoğun­luğu, diğer vârislerin ve alacaklıların hak­larını korumaya öncelik vermek maksa­dıyla bazı kayıt ve kısıtlamalar getirmiş­tir. Meselâ borçsuz hasta yabancı bir şa­hıs lehine borç ikrarında bulunmuşsa İbn Ömer’den gelen bir haberi esas alan cum­hur bu ikrarı onun bütün malı hakkında geçerli kabul ederken Hanbelîler kıyası iş­letip ikrarı sadece malının üçte biri hak­kında geçerli sayarlar. Eğer hasta borçlu olduğu halde bir yabancı lehine borç ik­rarında bulunmuşsa Hanefîler bu ikrarın sıhhatini kabul eder, ancak hastalık ha­linde ikrar edilen borcun sağlıklı iken sa­bit olan borçlardan sonra ödeneceğini söylerler. Şâfıîler ve İmâmiyye ödeme ön­celiği bakımından iki borç arasında bir fark gözetmez. Hastanın malı hem sağ­lıklı hem hasta iken ikrar edilen borçlan karşılıyorsa Hanbelîler’in görüşü de böy­ledir. Mâlikîler ise böyle bir ikrarı töhmet ve şaibeden uzak olması halinde sahih sa­yarlar. Vârislerden biri lehine yapılan ikra­rın mal (ayn) veya borç (deyn) ikrarı olma­sına, vârisin mirasçılık vasfını ne zaman kazandığına, ikrar edilen borcun beyyine ile ispat edilip edilmemesine göre farklı hükümler vardır. Fakihlerin ortak amacı hastanın vârislerinden birine oian gerçek borcunu ikrar etmesine imkân tanımak, fakat bu yolla bir vârise özel bir yarar sağ­lamanın ve vârisler arasında ayırımcılık yapmasının da önüne geçmek olmakla birlikte yöntem ve öncelik farklılıkları bu konuda farklı görüşlere ve çözüm öneri­lerine yol açmıştır. Hastanın bir kadının kendi zevcesi olduğunu ikrar etmesini

Hanefîler, İmâmiyye ve Hanbelîler”den bir grup sahih kabul ederken diğerleri konu­yu vâris lehine ikrarda bulunma çerçeve­sinde değerlendirmişlerdir. Hastanın zev­cesi lehine mehir ikrarını Mâlikîler töh­metle bağlantılı olarak değerlendirirken cumhur mehr-i misi sınırındaki ikrarın sahih olduğu görüşündedir.

Evlenme ve Boşanma. Ölüm hastasının evlenmesi, yabancı bir kadını mirasçı ve mehir alacaklısı yaparak vârislere zarar verme kastıyla da olabileceğinden fakihler arasında tartışma konusu olmuş, ço­ğunluk böyle bir ihtimali değil dışa vuru­lan irade beyanını esas alarak mehr-i mi­sille yapılan böyle bir evliliği sahih gör­müş, aralarında miras hükümlerinin ce­reyan edeceğini söylemiştir. Mehr-i misli aşan kısmın ödenmesi vârislerin rızâsına bağlıdır. İmam Mâlik’e göre ise burada artık kastın esas alınması gerekir, onun için de bu nikâh fasittir; aralarında miras hükümleri cereyan etmez. Ölüm hasta­sının boşaması gerçek boşama iradesiyle yapılmış olabileceği gibi eşini mirastan mahrum etmek maksadıyla da yapılmış olabilir. Bu ikinci durumu hayli yüksek bir ihtimal olarak gören fakihler, eşini boşa-yan hastanın talâkını geçerli kabui etmiş­se de boşama hakkını kötüye kullanma­sını önleyici bazı tedbirler getirmeye ça­lışmışlardır. Buna göre, meselâ hasta ka­rısını ricl talâkla boşar ve İddet içinde ve­fat ederse kadın kocasına mirasçı olur. Boşama bâin talâkla yapılmışsa cumhura göre iddeti içinde, Hanbelîler’e göre baş­ka birisiyle evlenmedikçe, Mâlikîler’e gö­re ise iddeti sona ersin veya ermesin, id­det sonrasında evlensin veya evlenmesin kocasına mirasçı olur.

TDV İslâm Ansiklopedisi

Sitede Ara