Materyalizm Tarihi, Felsefe, Kurucuları, Filozofları, Hakkında Bilgi

Materyalist düşünceye eski Çin ve Hint kaynaklarında rastlanmakla birlikte onu sistemli bir disiplin haline getirenler atomcu yaklaşımlarıyla Leukippos, Demokritos, Epikuros ve Lucretius gibi Antikçağ Yunan filozofları olmuştur. Felsefî problem olarak varlığın özünü (arche) ve eşyanın bu özden nasıl oluştuğunu araştıran bu düşünürler maddenin yaratılma­dığını ve yok olmayacağını ileri sürmüş­lerdir. Bunlara göre evren maddeden ve boşluktan oluşmuştur; madde de atom­lardan meydana gelmiştir. Atomlar de­vamlı hareket halinde olup sonsuz ve sı­nırsızdır. Boşluk eşyanın içerisinde hare­ket ettiği şey olup var olmanın zorunlu şartıdır. Düşünce de bir tür atom hareke­tidir. Ruh ise canlı bir varlığı cansızdan ayıran nesne, rafine olmuş maddî bir varlıktır. Vücutla birleşen bu arı madde duyumlara imkân tanımaktadır. Ölüm bu birlikteliğin çözülmesidir. Âlemi veya gök cisimlerini yöneten tabiat üstü bir güç bulunmamaktadır.

Yunan felsefesinin önde gelen isimleri olan Sokrat, Eflâtun ve Aristo materyaliz­min varlığı açıklamada yetersiz kaldığını göstermişlerdir. Akla, düşüncenin objek­tif değerine, fert üstü bir normun (Daimon) varlığına inanan, ahlâkî değerlere önem vererek erdemi ön plana çıkaran Sokrat, kullandığı küllî kavramlarla ma­teryalistlerin atomist görüşlerini çıkma­za sokmuş, bir yandan da materyalizmin asırlarca düşmanlığını yapacak olan Eflâtun’un idealizmine zemin hazırlamıştır. Maddî âlemin oluş halinde bulunduğunu, belli bir amaç doğrultusunda işlediğini, Tanrı tarafından şekillendirildiğini, dola­yısıyla ezelî ve ebedîliğinden söz edileme­yeceğini söyleyen, buna karşılık ideaiar dünyasını asıl kabul eden Eflâtun, başta iyi kavramı olmak üzere ahlâkî kavramla­rın kendi başına bağımsız varlıklar oldu­ğunu, ideaiar dünyasından gelen ve ge­çici olarak bedenle buluşan ruhun tekrar geldiği yere döneceğini ve ölümsüzce ya­şayacağını ileri sürerek materyalist dü­şünceyi temelden sarsmıştır. Maddenin kendisinde gerçekleşme, hareket veya oluş ilkesi bulunmadığını, sadece var ol­mak için bir tür gereklilik olduğunu söy­leyen Aristo maddeye form kazandıran fakat kendisi madde olmayan, değişme­yen, mükemmel ezelî ve ebedî mutlak form (ilk hareket ettirici) kavramını orta­ya koyarak Demokritos’un materyalist düşüncelerini eleştirmiş, maddenin öte­sinde ve öncesinde zihindeki tümel kav­ramlardan ve fenomenler dünyasını an­lamaya yarayan kategorilerden söz et­miştir.

Ortaçağ’daki skolastik felsefenin hâki­miyeti neticesinde kendine rahat hareket alanı bulamayan materyalist düşünce te­olojinin de güçlenmesiyle XVII. yüzyıla kadar yeni gelişmeler kaydedememiştir. XVII. yüzyılla birlikte özellikle fizikteki ge­lişmeler sonucunda materyalizmde yeni­den bir canlanma görülmüştür. Özünde din eleştirisini ve kilise tepkisini barındı­ran bu sürecin temsilcileri arasında, Epikuroscülüğü yeniden kurmaya çalışan Pierre Gassendi ile tabiatçılığı esas alarak kiliseye ve teolojiye savaş açan Thomas Hobbes bulunmaktadır. XVIII. yüzyıl Avru­pa’sında John Toland, Julien de la Mettrie, Denis Diderot ve Baron d’ Holbach materyalizmin öncüleri durumundadır. Metafiziğe karşı sistemli bir şüpheciliğin görüldüğü bu dönemde tabiatçılığı esas alan d’Holbach tek gerçeğin ezelî ve ebe­dî olan madde olduğunu, Tanrı nın varlığı gibi tabiat üstü inançların insandaki ha­yal gücünden ve mistik eğilimlerden kay­naklanan temelsiz iddialar sayıldığını belirtmiştir. Baron d’Holbach’ın güçlü tez­lerine rağmen Aydınlanma felsefesinin önde gelen iki düşünürü Rene Descartes ve Immanuel Kant materyalist felsefeye ağır bir darbe vurmuştur. Ruhun ölüm­süzlüğünden, algılardan kaynaklanmayan, ancak zihinde mükemmel derecede var olan Tanrı kavramından söz etmesinden, “Düşünüyorum, o halde varım” ifadesiyle varlığı bilincin üzerine inşa etmesinden dolayı Descartes materyalistler için hayal kırıklığı yaratmıştır. Yine Kant’ın duyulur alanın (fenomenler dünyasının) ötesinde bilinemeyen (nomen) bir alandan söz et­mesi, pratik akıl inancı üzerine metafizik kurmayı denemesi (ahlâkî gerekçelerle Tanrı inancına varması) materyalizmin önüne yeni dönemde ciddi engeller çı­karmıştır.

XIX. yüzyılla birlikte materyalist düşün­ce yeni boyutlar kazanmış, fizik ve kimya­nın yanında biyoloji, zooloji, tıp, psikoloji ve antropoloji gibi bilim dallarındaki ge­lişmelerin etkisiyle metafizik düşünceler yavaş yavaş bir kenara bırakılmıştır. Özel­likle Charles R. Darwin’in canlıların oluşu­mu ve üremesiyle ilgili tezleriyle Ludwig Feuerbach’ın insan merkezli felsefesi ve Sigmund Freud’un psikanalizinle ilgili bul­guları materyalist düşünceye hız kazan­dırmıştır. Darwin”e göre bugünkü canlı yapılar doğal bir süreç içerisinde basit bir organizmadan gelişmiş, canlı hücreler de nesilden nesile genetik değişime uğra­mıştır. Değişmenin arkasında doğal gereksinimler yatmaktadır. Doğal seleksiyon denilen süreçte güçlü canlılar varlıklarını devam ettirirken çevreye uyum sağlaya­mayan, rekabet edemeyen zayıf canlılar yok olup gitmektedir. Darwin’in bu fikir­leri yaratılışla ilgili dinden bağımsız alter­natif bir görüş sayılarak heyecanla karşı­lanmıştır. Canlıların oluşumu konusunda­ki mekanik açıklama tarzı yanında gaye ve düzen (telos) fikrini gayesiz maddî se­beplerle açıklama teşebbüsü Darwin’i materyalist yapan unsurlardır. Ancak Hıristiyanlığı reddetmiş olsa da Tanrı’nın varlığını açıkça inkâr etmeyen ve agnostisizmi benimseyen Darwin’in evrim anlayışı henüz kanıtlanmayan bir teori olduğu gibi zo­runlu olarak dine karşı da değildir. Ayrıca yaratmanın evrim süreciyle gerçekleş­mesi ve bu anlamda Tanrı’nın iradesinin yeryüzünde tecelli etmesi ihtimal dışı gö­rülmemektedir. Feuerbach da dini ve Tanrı merkezli açıklamaları reddederek insan merkezli (antropolojik) bir felsefî materyalizm anlayışı kurmaya çalışmıştır. İnsan aklının kendi doğasını dışarıya yan­sıtarak yine kendi suretinde “yüceltilmiş” ve “kişileştirilmiş” Tanrı kavramını yarat­tığını, böylece özünden uzaklaşarak ken­dine yabancılaştığını iddia eden Feuer­bach, materyalizme yeni bir boyut kazan­dıran Karl Marx ve Lenin üzerinde oldukça etkili olmuştur.

Materyalist düşünceye ivme kazandıran bir diğer düşünür de Sigmund Freud’dur. Freud, insanda bilinç altına itilen ve tat­min edilmeyen arzuların bünyede rahat­sızlığa yol açtığını belirtmiş, bu sebeple fert üzerindeki dinî baskıların kaldırılma­sını ve cinsel içgüdülerinin serbest bıra­kılmasını istemiştir. Tanrı inancını insa­nın çocukluğunda yaşadığı korunma duy­gusuna indirgeyen Freud dinî inançları da gerçekleşmesi imkânsız olan hayalî bir yanılgı saymıştır. Freud’un bilinç altından söz etmesi aslında materyalizme beklen­medik sorunlar doğuracaktı. Ancak onun iddialarını cinsellik üzerine kurması ve bir anlamda psikolojinin de fizik ilmi gibi kurallara tâbi olduğuna (psikolojik meka­nizm) inanması materyalizme kapı ara­lamış oldu. Freud’un hastaları üzerindeki bulgularını kolayca genellemesi, Tanrı inancı ile çocukluk duyguları arasında ya­kın ilgi kurması, Tanrı’nın baba ve Hz. İsa’­nın onun oğlu olarak tasvir edildiği hıristiyan kültürüyle alâkalıdır. Yine onun bel­li bir ön kabulden yola çıkarak sonuçlan önceden ortaya koyarcasına inançsızlığa temel bulmaya çalışması, metodu tahlil olan psikolojiyi ilmî sınırların dışına taşır­ma ve ideolojik davranma olarak değer­lendirilmiş, Feuerbach ve Marx gibi Freud da indirgemeci ve olaylara taraflı bak­makla eleştirilmiştir.

XIX. yüzyıl sonlarında Karl Marx ve Frİedrich Engels’le birlikte materyalizm büyük değişikliğe uğramış, diyalektik bir boyut kazanmıştır. Hegel mutlak ideyi ve­ya ruhu varlığın kaynağı olarak görmüş ve eşyanın ondan yayıldığını ileri sürmüştü. Marx aynı formülü tersine çevirmiş, mad­deyi esas alıp düşünce dahil her şeyin on­dan kaynaklandığını savunmuş, böylece tabiatı, sosyal hayatı ve düşünceyi diya­lektik bir yöntem kullanarak açıklaması yanında materyalizmin en köklü tarifini, yani diyalektik materyalizmi de ortaya koymuştur. Evrenin maddeden ibaret bu­lunduğunu ve kendi başına var olduğunu, maddenin zaman ve mekân bakımından bilinçten önce geldiğini, tabiatta olan bi­ten her şeyin bilinebildiğini ve açıklana­bildiğim ileri süren Marx, diyalektik materyalizmin sonuçlarını insanlık tarihine taşıyarak sürekli değişen ve bazı evreler­den geçen toplumsal yapının insan bilin­cini belirlediğini, toplumda var olan ideo­loji, din, felsefe, sanat, ahlâk ve hukuk sistemlerinin üretim gücüne hâkim olan sınıfların çıkar çatışması neticesinde şe­killendiğini, bu süreçte proleter (işçi) ik­tidarının oluşabilmesi için burjuvaziye hiz­met eden bütün dinî değerlerin (kilise) yıkılması ve Tanrı inancının ortadan kaldı­rılması gerektiğini savunmuştur. Marx’m bu fikirleri politik devrim niteliği taşımış, sadece Batı dünyasını değil diğer bütün toplumları da etkileyerek materyalizmi zirveye çıkarmıştır.

Marx’ın asıl amacının felsefî anlamda ateizm sayıimadığı, daha ziyade Hıristi­yanlığın insanlaştırılmış Tanrı anlayışını ve kiliseyi reddetmek olduğu söylense de onun dinden kopuşa ve tan­rıtanımazlığa önemli ölçüde kapı araladı­ğında şüphe yoktur. Ancak tarihî mater­yalizm anlayışı da diğer materyalist yak­laşımlar gibi uzun soluklu olmamış, dün­yanın değişen şartlarında önemini yitir­miş ve büyük hayal kırıklıkları yaşayarak XX. yüzyılın sonuna doğru Sovyetler Birligi’nin dağılması ve komünizmin çök­mesiyle birlikte insanlığın gündeminden düşmüştür.

Marksizm’in tarihî olaylarla ilgili yakla­şımı yanlı (Avrupa merkezli) ve uyarlama-ci olup gerçeği yansıtmamakta, ütopik bir yapı göstermektedir. Bu felsefede idealleştirilen bir projeyle gerçekleşmesi zor toplumsal devrimler amaçlanmış, genellemeci bir tutumla bütün içtimaî ve tarihî olayların arkasında sınıf çatışmalarının ve ekonomik faktörlerin bulunduğu ileri sürülmüş, her şey maddî gerekçelere da­yandırılarak etik boyut göz ardı edilmiş, çatışmasız bir toplumun oluşturulması amaçlanırken devrimin gerçekleşmesi için şiddet dahil her türlü yol mubah kabul edilmiştir. Eşitlik ve özgürlük adına yapı­lan devrimlerin ardından sınıf çatışması sona ermemiş ve bundan da en çok çalışan kesim zarar görmüş, burjuvazinin ye­rine topluma hükmeden yeni bir sınıfın hâkimiyeti (proleterya) doğmuştur. Bek­lenenin aksine devrim sanayii ileri du­rumda olan ülkelerde görülmeyip Doğu Avrupa, Asya, Afrika ve Latin Amerika gi­bi duygulan sömürülen yoksul insanların ülkelerinde gerçekleşmiştir. Marksizm’in kendisi din haline sokulmuş, ileri gelen­leri kutsanmış, ortaya her yönüyle tutarlı, kapsamlı ahlâkî bir sistem konulmamış, din sosyal bir olay statüsüne indirgene­rek yanlış anlaşılmış, varlıkla ilgili temel sorulara cevap getirilememiştir.

Marksist ve Leninist dünya görüşünün ayrılmaz bir parçası görülerek “bilimsel ateizm” adı altında ortaya konan tarihî materyalizm ideolojisinde İslâm tarihine tek taraflı ve ön yargılı bir biçimde bakıl­mış, Marksizm’i haklı çıkaracak yorum­lara gidilmiştir. İslâmiyet’in içinde doğdu­ğu Arap toplumunun gerçekleriyle Kur-‘an’ın getirdiği mesajlar arasındaki ilişki göz ardı edilmiş, Hz. Peygamber’in risâleti, müşriklerle olan mücadelesi, kaynağı Kur’an’la Sünnet olan İslâm medeniyeti basit yakıştırmalarla karalanmaya çalı­şılmıştır. Bu bağlamda materyalistlerin dini ne kadar doğru anladıkları da tartış­malıdır. İslâmiyet’in evrensel bir din oldu­ğunu göz ardı edip onu birtakım tarihî, siyasî, ticarî ve coğrafî şartların gölge­sinde ele almak, hatta kabile ve saltanat ilişkilerine indirgemek materyalistlerin genel tutumu haline gelmiştir.

TDV İslâm Ansiklopedisi

Sitede Ara