Medine Şehri Tarihi -Osmanlı Dönemi- Hakkında Bilgi

Osmanlı İmparatorluğu'nun Mekke ve Medine gibi İslam'ın kutsal bölgelerine yönelik ilgisi, Yavuz Sultan Selim döneminden öncesine kadar uzanmaktadır. Bu ilginin belirgin bir yansıması, Fâtih Sultan Mehmed'in hac yolu hizmeti konusunda Memlüklerle yaşadığı anlaşmazlıkla ortaya çıkmıştır. Mısır'ın Osmanlı egemenliğine girmesinin ardından Mekke heyetini huzura kabul eden Yavuz Sultan Selim, Mekke'ye çeşitli hediyeler göndermiş ve Şerif Berekât'ı Mekke Emiri olarak atamıştır. Bu adımın ardından Medine de Osmanlı hakimiyetine girmiş ve hutbeler Osmanlı padişahları adına okunmaya başlanmıştır.

Osmanlılar, halifeliği Abbâsîler'den miras almadıklarını, ancak İslam'ı ve kutsal yerleri koruma ve onlara hizmet etme amacıyla hareket ettiklerini vurgulamışlardır. Bu nedenle, kutsal yerlere ve peygamber sülalesinden gelen emir ailesine saygı göstererek, Medine'nin Memlükler döneminden kalan imtiyazlı statüsünü korumuşlardır. Osmanlılar, haremeyn bölgesini dış tehditlerden korumak için Aden ve Yemen'i ele geçirerek Kızıldeniz'i kontrol altına almış, hac mevsimi dışında da güvenliği sağlamak için önlemler almışlardır.


Ancak, 1744'te Necid'de başlayan dinî bir hareket olarak ortaya çıkan Vehhâbîlik, Suûd ailesi tarafından benimsenerek siyasî bir boyut kazanmıştır. Vehhâbîler, Hicaz'ı ele geçirerek Medine'yi kuşatmış ve şehri işgal etmişlerdir. Bu dönemde, Osmanlıların yardım çağrısına karşın gelen yardımın yetersiz kalması ve bazı Medineli grupların Suûd b. Abdülazîz ile anlaşması, Vehhâbîlerin şehri ele geçirmesine yol açmıştır. Vehhâbîler, Medine'yi yağmalamış, su kaynaklarını tahrip etmiş ve Mescid-i Nebevî'yi yağmalamışlardır.

Osmanlılar, Vehhâbî tehdidini ortadan kaldırmak için harekete geçerek Medine'yi geri almışlardır. Ancak, Mehmed Ali Paşa'nın oğlu Tosun Paşa'nın yaptığı anlaşma, İstanbul tarafından onaylanmamış ve İbrahim Paşa komutasındaki ikinci bir ordu gönderilmiştir. İbrahim Paşa'nın Medine'yi geri almasıyla birlikte Vehhâbîlerin liderleri idam edilmiş ve Mescid-i Nebevî'ye yağmalanan eşyalar geri getirilmiştir.

Osmanlı Devleti, Tanzimat reformlarından sonra Haremeyn bölgesinde merkezi hükümetin etkinliğini artırmak için çeşitli tedbirler almıştır. Bu tedbirler arasında, Hicaz demiryolunun Medine'ye ulaştırılması ve telgraf hattı çekilmesi gibi uygulamalar, başlangıçta ayrılıkçı ve milliyetçi hareketler yerine merkezi idareye entegrasyonu hızlandırmıştır. Ancak, bazı ayrıcalıklarını yitiren Medine eşrafı arasında huzursuzluklar doğurmuştur. Osmanlı Devleti, Hicaz'ın güneyindeki ileri karakolu haline gelen Medine'yi, Arabistan'ın çeşitli bölgelerindeki olaylar karşısında önemli bir merkez olarak konumlandırmıştır.

1903'te Medine'de yaşanan ayaklanma, Osmanlı hükümeti tarafından Yemen ve Şam'dan gönderilen takviye birlikleriyle bastırılmış, ancak huzursuzluğun temel nedenleri çözüme kavuşturulmamıştır. II. Meşrutiyet'in ilanından sonra, merkeziyetçi politikaların hız kazanması yerel halk ile merkezi yönetim arasındaki gerilimi artırmıştır. Ancak, 1908 seçimlerinde Medine'den mebus seçilen Seyyid Abdülkâdir gibi isimlerle de yerel temsil sağlanmıştır.

I. Dünya Savaşı sırasında, Osmanlı Devleti'nin bölgedeki otoritesini korumak için çaba sarf ederken, Şerif Hüseyin ve oğullarıyla yaşanan çatışmalar dikkat çekmiştir. Şerif Hüseyin'in İngilizlerle iş birliği yaparak isyan etmesi, Medine'deki güvenlik durumunu ciddi şekilde etkilemiştir. Ancak, Fahreddin Paşa'nın komutasındaki Osmanlı birlikleri tarafından isyan bastırılmış ve Medine Osmanlı hakimiyetinde kalmıştır.

Osmanlı döneminde Medine'nin idari yapısı, merkezi otoritenin dengelediği bir yapıya sahipti. Şerifler görevlerinde bırakılarak, mevcut yönetim yapıları korunmuş ve Osmanlı sistemi içinde uygulanmıştır. Ancak, 1919'da Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasıyla Osmanlı hakimiyeti sona ermiş ve şehir, Şerif Abdullah'ın kontrolüne geçmiştir.

Osmanlı döneminde Medine'nin idari yapısı, merkezi hükümetin denetimi altında olmakla birlikte yerel yöneticilerin görevlerinde bırakılarak var olan yapıların korunması şeklinde şekillenmiştir. Şehrin idari işleri Mısır beylerbeyine bırakılmış, ancak bu görevliler merkezden atanıyor ve masraflar Mısır hazinesi ve Cidde gümrük gelirleriyle karşılanıyordu. Daha sonra Medine, Hicaz'dan ayrılarak İstanbul'a bağlı bir sancak merkezi haline getirilmiş ve böylece bölge üzerinde daha etkin bir denetim sağlanmıştır.

Medine'de din, hukuk ve eğitim konularında da çeşitli düzenlemeler yapılmıştır. Osmanlı idaresi döneminde dinî işler, şeyhülharemler, dört mezhep müftüleri ve Harem-i şerif müdürleri aracılığıyla yürütülmüştür. Şehir, Osmanlı medeniyetinin çeşitli unsurlarını yansıtan bir merkez haline getirilmiş, idari binalar, mescidler, medreseler, tekkeler, zaviyeler, imaretler ve sebiller gibi yapılar inşa edilmiştir.

Medine'nin nüfusu Osmanlı döneminde önemli ölçüde artmıştır, özellikle 1877-1914 yılları arasında. Bu dönemde merkezi hükümetin tedbirler alması ve Hicaz demiryolunun açılmasıyla şehrin nüfusu artmış, 1909'da tahminen 60.000 kişilik bir nüfusa ulaşmıştır. Ancak, Osmanlıların Medine'yi terk etmesinin ardından nüfusun dramatik bir şekilde azaldığı görülmüştür.

Ekonomik açıdan, Medine'nin çevresinde tarıma elverişli arazilerin bulunmaması ve ticari faaliyetlerin hac mevsimi dışında sınırlı olması sebebiyle şehrin ekonomisi zayıf kalmıştır. Şehir, büyük ölçüde vakıflar ve bağışlarla beslenmiş, ticaretin canlandığı hac mevsimi dışında geçimini sağlamakta zorlanmıştır.

Medine'nin yerli halkına, İstanbul ve Mısır'dan düzenli olarak gönderilen yardımlar ve Cidde gümrük gelirlerinin bir kısmıyla tesis edilen vakıflar aracılığıyla para ve mal gönderilirdi. Medine'nin ihtiyaçlarını karşılamak için Mısır'dan gelen vakıflar, Osmanlı dönemi boyunca muhafaza edilmiş ve Suriye ve Anadolu'dan yeni vakıflar eklenmiştir. Haremeyn evkafı, vergilerden muaf tutulmuş ve şehrin sürekli sakinlerine düzenli olarak erzak dağıtılmıştır.

Medine, Hz. Ali'nin hilafet merkezini Kûfe'ye nakletmesinden sonra dini ilimlerle uğraşan alimler için bir cazibe merkezi haline gelmiş ve Osmanlı döneminde de bu özelliğini sürdürmüştür. Mescid-i Nebevî'de kurulan ilim halkaları, şehre yerleşen alimler ve medreseler, kültürel canlılığın korunmasında önemli rol oynamıştır. Medine'nin eğitim ve kültür hayatının önemli kurumlarından biri de kütüphanelerdir. Osmanlılar tarafından inşa edilen ve zengin bir koleksiyona sahip olan bu kütüphaneler, şehirdeki entelektüel yaşamın merkezi olmuştur.

Medine'nin tarihi, coğrafyası ve ricaline dair pek çok eser yazılmıştır. İslam dünyasını gezmek ve hac görevini yerine getirmek isteyen seyyahlar tarafından kaleme alınan seyahatnamelerde Medine geniş bir şekilde ele alınmıştır. Ayrıca, Medine'nin tarihine, coğrafyasına ve nüfusuna dair pek çok kaynak bulunmaktadır, ancak bazıları günümüze ulaşmamıştır.

Yorum ekle...

Konu hakkında yorum ya da düşüncelerini paylaş...

Daha yeni Daha eski