Mefsedet Nedir, Ne Demek, Hakkında Bilgi

Mefsedet. Şer’an yasak fiillerin içerdiği veya hakkında özel hüküm bulunmasa da dinîn temel amaçlarını ihlâl eden zararlar ve kötülükler anlamında usûl-i fıkıh terimi.

Sözlükte “itidal çizgisinden sapmak, bozulmak” anlamına gelen ve salâhın kar­şıtı olan fesâd kökünden türetilmiş olup “bozulmaya sebebiyet veren, fesat ve zarar içeren” demektir; isim olarak ço­ğulu mefâsid, karşıtı maslahattır. Fıkıh literatüründe mefsedet ruhî veya bedenî, ferdî veya içtimaî olsun dünyevî ve uhrevî zararları (mazarrat), acı ve acıya yol açan sebepleri ifade eden bir terim olarak kullanılır; ancak hükümlerin daya­nağını oluşturan bir gerekçe sayılması için dinin amaçlarıyla bağının kurulması özel bir önem taşır. Gazzâlî, bu noktaya dikkat çekmek üzere bir fıkıh usulü terimi ola­rak mefsedeti “maslahatın zıddı” şeklinde tanımlayıp bu anlamda maslahatın da dinin (şer) insanların din, can, akıl, nesil ve mallarını koruma şeklinde özetlenebi­lecek olan amaçlarını korumayı ifade et­tiğini ve bunların ihlâline yol açan her şeyin mefsedet, mefsedeti gidermenin de maslahat olduğunu belirtir.

Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadislerde fesad kelimesi ve ondan türemiş isim ve fiiller geçmekle beraber mefsedet şeklinde bir kullanım mevcut değildir. Genel olarak fesad içeren eylemlerin terkedilmesini, özel olarak da insanların din. can, akıl, nesil ve mal emniyetlerine yönelik zarar­ların giderilmesini isteyen, insanlara doğ­rudan veya dolayısıyla zarar veren davra­nışları, bilhassa haksızlık, haset, kin, buğz ve arkadan konuşmayı yasaklayan, mâru­fu emredip münkerden kaçınmayı öğüt­leyen pek çok âyet ve hadis bulunmakta­dır.[meselâ bk. Bakara 2/231; Al-i İmrân 3/104; Mâide 5/2, 87; A’râf 7/33, 157; Nahl 16/90; Şuarâ 26/183; Şûra 42/42; Talâk 65/6] İslâm’ın ana kaynaklarındaki bu ifadeleri dikkate alan usul ve kelâm âlimleri, şer’î hükümlerin mas­lahatı celb ve mefsedeti defetme esası­na dayandığı noktasında birleşmiş ve Resûl-i Ekrem’in, “Zarar vermek de zarara zararla mukabele etmek de yoktur” an­lamına gelen meşhur sözü İslâm huku­kunun temel ilkelerinden birini oluştur­muştur. Bir ibadet veya hukukî işlemin şer’an aranan gereklerinde ek­siklik bulunması ise “fesad” terimiyle ifa­de edilir ve bu tür olumsuzluk fıkıh usulü eserlerinde özel olarak incelenir.

Mefsedetle maslahat kavramları ara­sında karşıtlık bulunduğundan mefse-detin giderilmesi ilkesinin fikrî temelleri, meşruiyet delilleri, ictihad usulündeki yeri, müstakil bir delil sayılıp sayılmaya­cağı ve istihsan, örf, maslahat-ı mürsele, sedd-i zerâi gibi diğer şer’î delillerle alakası, mefsedet kavramının fıkıh literatüründeki yeri, bu kavramın hüsün ve kubuh teorisiyle irtibatı, yani mefsedetin belirlenmesinde akıl-nakil ilişkisi, mefsedetin değişik açılardan taksimi gibi konularda maslahat hakkındaki bilgi ve değerlendirmeleri göz önünde bulundur­mak gerekir. Bununla birlikte bazı eserlerde mefsedet için ya­pılmış şu ayırımların üzerinde özel olarak durulduğu belirtilmelidir: Mükelleflerin genelini ilgilendirenlere umumi, belirli kimseleri ilgilendirenlere hususi mefse­det denir. Meselâ ülkenin düşman saldı­rısına uğraması umumi, mesken muhi­tinde komşunun kötü koku yayan bir ima­lâthane açmasıyla meydana gelen zarar hususi bir mefsedettir. İhlâl veya yok et­tikleri maslahatların derecesi bakımın­dan mefsedetfer büyük ve küçük kısım­larına ayrılır. En büyük mefsedet, en yü­ce maksat olan Allah’ın varlık ve birliğine iman maslahatını ihlâl eden küfür ve şirk­tir; bundan sonra diğer büyük günahlar gelir ve mefsedetler en büyük günahlar­dan en küçük günahlara doğru derecele­nir. Gerçekleştikleri varlık âlemine göre mefsedetler dünyevî ve uhrevî olabilir. Dünyevî mefsedetler. dünya hayatının bir imtihan alanı olması dolayısıyla insanla­rın uğradığı birtakım belâ, sıkıntı ve mu­sibetlerdir [Bakara 2/155-156; Enbiyâ 21/35; Mülk 67/2] âhiretteki en bü­yük mefsedet ise cehennem azabıdır. Mefse­detler ayrıca açık ve gizli şeklinde iki kıs­ma ayrılır. Aklıselim sahibi herkes tara­fından zarar olduğu apaçık bir şekilde an­laşılabilen mefsedetler açık, zarar oldu­ğu çeşitli araştırmalar veya derin düşün­me sonunda belirlenebilecek olanlar ise gizli mefsedetlerdir. Meselâ zulmün mef­sedet oluşu apaçıktır. Buna karşılık ribâ, Bakara sûresinin 275. âyetinde belirtil­diği üzere herkes tarafından kavrana­mayan mefsedetler içermektedi. Sedd-i zerâi” deliliyle mefsedetin giderilmesi ilkesi arasında özel bir ilişki bulunduğuna da dikkat edilmelidir. Şöyle ki: Adı geçen delil araçların (vesâil) amaç­lara (makâsıd) tâbi kılınması temeline dayandığından kötü sonuçlara götüren vasıtalar da mefsedet kapsamında sayıl­makta ve mahiyeti bakımından haram olmadığı halde bunlar haram kabul edil­mektedir.

Bir meselede mefsedetle maslahatın birleşmesi durumunda maslahatın cel­bine mi mefsedetin define mi öncelik ve­rileceği ve her biri mefsedet içeren çö­zümler bulunması halinde hangisinin ter­cih edileceği gibi hususlar İslâm âlimleri­nin üzerinde durdukları konular arasın­da yer alır. Katışıksız maslahat ve katışıksız mefsedetin bulunup bulun­madığı tartışmalarının ayrıntıları bir ya­na dünyada bu tür maslahat ve mefsedetlere nâdir rastlandığı, dünya hayatın­da mefsedet olarak nitelenen durumla­rın önünde, sonunda, yanında veya bera­berinde az ya da çok lezzet veya yararın bulunduğu genel kabul gören bir husus­tur. Diğer bir ifadeyle bir şeyin maslahat veya mefsedet oluşu izafîdir; halden ha­le, kişiden kişiye, zamandan zamana de­ğişir ve bu izafîliğin ortaya çıkardığı ter­cih sorunu ancak onun baskın yönüne gö­re aşılmaya çalışılır. Eğer bir şeyin mas­lahat yönü ağır basıyorsa örfen masla­hat, mefsedet yönü ağır basıyorsa örfen mefsedet olduğu anlaşılır.

Bir konuda maslahat ve mefsedetin bir arada bulunması halinde İslâm âlimleri kural olarak mefsedeti defetmenin mas­lahatın celbine takdim edileceği kanaa­tindedir. Çünkü gerek şâriin gerekse akıl sahiplerinin kötülükleri defetme konu­sundaki özen ve hassasiyeti yararların elde edilmesi konusundaki hassasiyete nisbetle daha kuvvetlidir. Bu anlayış fıkıh literatürüne. “Helâl ve haram birleştiğinde haram galip gelir. “Haram kılma ve mubah kıl­ma gerekçeleri birlikte bulunursa ha­ram kılma gerekçesi üstün tutulur” gibi ifadelerle yansımış ve. “Def-i mefâsid ceib-i menâfi’den ev­lâdır” kuralı MeceJJe’nin küllî kaideleri arasında yer almıştır. Buna şöyle bir örnek verilebilir: Bir şahsın kendi mül­künde her türlü tasarrufta bulunabilme­sinin sağlayacağı yarar başkalarının can ve mal güvenliğiyle çatışırsa mefsedetin giderilmesi menfaatin celbine tercih edi­lir ve başkasına açık bir zararın dokun­duğu durumlarda o kişinin tasarrufları sınırlandırılabilir.

Ancak maslahat ve mefsedetin bir ara­da bulunması durumunda mefsedetin giderilmesine öncelik verilmesi mutlak bir kural olmayıp maslahat yönünün ga­lip gelmesi halinde yararın sağlanması mefsedetin giderilmesine tercih edilir. Meselâ yalan söylemek haram (mefsedet) olduğu halde karı-kocanın veya iki has­mın arasını düzeltmek amacıyla yalan söylenmesine cevaz verilmiştir. Çünkü burada yalanla elde edilecek menfaat (maslahat) onun doğuracağı mefsedetten daha büyük ve önemlidir. Fakat bu müsaade yalanın aslî hükmünü de­ğiştirmemekte, söz konusu olayla sınırlı olarak üstün yarar uğruna bir mefsede-te katlanılabileceği anlamına gelmekte­dir. Maslahat ve mefsedetin bir arada bulunup mefsedet yönünün galip olması halinde mefsedeti gidermenin maslahatı elde etmeye tercih edileceği açıktır. Kur’ân-i Kerîm’de içki ve kuma­rın bazı yararlan bulunduğu ifade edil­miş, ancak günahı faydasından büyük ol­duğu belirtilerek içki içme ve kumar oy­nama kesin biçimde yasaklanmıştır.

Bir meseledeki çözümlerin her biri mefsedet içeriyorsa çeşitli derecelerdeki mefsedetlerin çatışması söz konusudur. Bu takdirde terke veya giderilmeye ilk önce zararı ve mefsedeti en büyük olan­dan başlanılır. Bu yaklaşımı yan­sıtan bazı küllî kaideler Meceîle’de şöyle ifade edilmiştir: “Zarar-ı âmmı def için zarar-ı hâs ihtiyar olunur” “Zarar-ı eşed zarar-ı ehaf ile izâle olunur”; “İki fesad tearuz ettikte ehaffi irtikâb ile âzaminin çaresine bakılır” “Ehven-i şerreyn ihti­yar olunur. Meselâ bir kim­se ölümle tehdit edilerek kendisinden haksız yere başkasının malına zarar ver­mesi istense mala verilecek zarar canın yitirilmesinden daha hafif bir mefsedet olduğundan böyle bir haksız fiili işleyebi­lir. Fakat aynı tehditle başkasını haksız yere öldürmesi istenirse bunu işlemenin mefsedeti daha büyük olduğundan böyle bir fiile cevaz verilmez. Bir meseledeki çö­zümlerin içerdiği mefsedetlerin eşit dü­zeyde olması halinde ise hangisinin önce­likle defedileceği hususunda mükellef seçim yapmakta serbest bırakılmıştır.

İslâm âlimlerinin mefsedet kavramıyla ilgili usul incelemeleri esnasında yer yer fürû-i fıkıhla ilgili ayrıntılara girdikleri ve ele aldıkları meseleleri kendi dönemleri­nin şartlarına göre sonuca bağlamaya ça­lıştıkları görülürse de bunları, karşılaşılan bütün hayat olayları için kalıcı çözümler üretmekten çok belli başlı ihtimallerden hareketle bu Konuda olabildiğince objek­tif değerlendirmeler yapmaya yardımcı olacak bazı ilkelere ulaşma çabası olarak düşünmek gerekir. 

TDV İslâm Ansiklopedisi

 

Sitede Ara