Mekruh Nedir, Anlamı, Çeşitleri, Hakkında Geniş Bilgi

Mekruh. Şâriin yapılmamasını kesin vg bağlayıcı olmayan bîr tarzda istediği fiil anlamında usûl-i fıkıh terimi.

Sözlükte “çirkin bulmak, kötü görmek, istememek; meşakkat, sıkıntı, zorluk” gibi anlamlara gelen kerh (kûrh. kera­het, kerâhiyyet) kökünden türeyen mek­ruh kelimesi “içerisinde zorluk ve sıkıntı bulunan, hoşa gitmeyen, çirkin ve kö­tü görülen şey” demektir. “Kerh” ve “kürlTün aynı mânaya geldiğini söyleyen­lerin yanı sıra bunlar arasında farklılığın bulunduğunu belirten dilciler de vardır. Kerh, insanın dıştan gelen baskı sonucun­da katlanmak zorunda kaldığı meşakkati, kürh ise kendi iradesiyle katlandığı hoş olmayan bir durumu ifade eder. Bu da ta­biatı itibariyle hoşlanmadığı ve akıl yahut dinin hükmü açısından tasvip etmediği hususlar olmak üzere iki türlüdür. Dola­yısıyla bir kimsenin aynı şey için, “Bunu istiyorum, fakat kerih görüyorum” dedi­ğinde, “Mizaç olarak onu istiyorum, an­cak aklî veya şerl bakımdan hoş görmü­yorum” anlamını ya da bunun aksini kas­tetmesi mümkündür. Aynı kökten türe­yen kerih “çirkin görülmüş, hoşa gitme­yen şey”, ikrah da “bir kimseyi istemedi­ği ve hoşlanmadığı bir fiili yapmaya zor­lamak” anlamına gelir. Usûl-i fıkıh terimi olarak mekruh genellikle “şâriin yapıl­mamasını kesin ve bağlayıcı olmayan bir tarzda istediği fiil” şeklinde tarif edilir. Ayrıca fürû-i fıkıh kitaplarında bazı ha­ram, mekruh ve helâl fiillerin ele alındığı bölümlere “kitâbü’l-kerâhiyye ve’l-istihsân” adı verilir.

Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadislerde kerh kökünden türemiş kelimelerin sözlük an­lamlarında sıkça kullanıldığı görülmek­tedir. Mekruh ise sadece, “Bütün bu sayılanla­rın kötü olanları rabbinin nezdinde çirkin­dir” mealindeki âyette geçer.[İsrâ 17/ 38] Bundan önceki âyetlerde Allah katın­da hoşa gitmeyen ve çirkin görülen dav­ranışlar geçim endişesiyle çocukları öl­dürmek, zinaya yaklaşmak, haklı bir se­bep olmadıkça Allah’ın saygın kıldığı ca­na kıymak, yetimin malını haksız yere ye­mek, ölçüye ve tartıya riayet etmemek, hakkında bilgi sahibi olunmayan şeyin ar­dına düşmek, yeryüzünde böbürlenerek yürümek şeklinde sayılmıştır.[İsrâ 17/ 31-37]

İlk dönem İslâm âlimlerinden bazıları­nın bir davranışın dinî hükmünü belirtir­ken kullandıkları, “Bu mekruhtur; bunu çirkin görürüm” şeklindeki ifadelerde mekruh kelimesinin ve aynı kökten türe­yen fiillerin yerleşik fıkıh usulü termino­lojisinde kısmen haram, kısmen de mek­ruh terimleriyle belirtilen durumları kar­şıladığı görülür. Fıkıh usulünde “teklifi hüküm” başlığı altında şâriin mükellef­ten bir işi yapıp yapmamasını istemesi veya onu serbest bırakması beş ana ih­timale göre ele alınır. Kesin ve bağlayıcı tarzda yapılmasını istedikleri vacip (farz), kesin ve bağlayıcı olmaksızın yapılmasını istedikleri mendup, kesin ve bağlayıcı tarzda yapılmamasını İstedikleri haram, kesin ve bağlayıcı olmaksızın yapılma­masını istedikleri mekruh ve serbest bı­raktıkları mubah terimiyle ifade edilir. Şafiî mezhebine mensup usulcülerce (mütekellimîn) şâriin mükelleflerin fiille­rine ilişkin hitabı, Hanefî usulcülerince (fukaha) bu hitabın sonucu hüküm ola­rak nitelendirildiğinden birinci gruptaki-lere göre şâriin bir fiilin yapılmamasını kesin ve bağlayıcı olmayan bir tarzda is­temesi (mekruh kılması), ikinci gruptakilere göre böyle bir hitabın sonucu (o fiilin mekruh olması) hükümdür; fakat Arapça’­da her iki anlamı belirtmek üzere “kerâ-he” kelimesi kullanılır. Buna karşılık me­selâ haramda fiilin yapılmamasını kesin ve bağlayıcı tarzda isteyen hitap “tahrîm”, bu hitabın sonucu ise “hürmet” ola­rak adlandırılır.

Mekruh lafzının fakihler arasında farklı mânalarda kullanıldığını belirten Gazzâlî bunları şöyle açıklar.

1.Haram kılınan (mahzur)” anlamında. İmam Şafiî çok de­fa, “Bunu kerih görüyorum” derken haramlığı kastetmiştir.

2. Tenzîhen yasak­lanan” anlamında. Bu mânada mekruh, yapılmasına ceza verilmese de bir fiilin terkedilmesinin işlenmesinden daha iyi olduğunu belirten bir kavramdır.

3. Ya­saklanmış olmasa da en uygun olanın terkedilmesi (terkü’l-evlâ)” anlamında. Meselâ kuşluk namazının kılınmamasının mekruh sayılması bu hususta bir ya­saklama bulunmasından dolayı değil fa­ziletinin büyüklüğü sebebiyledir.

4. Ha­ram kılındığında şüphe ve tereddüt bu­lunan” anlamında. Meselâ yırtıcı hayvan­ların etini yemek böyledir. Ancak bu an­lamdaki mekruhlar içtihada açıktır. Eğer bir müctehidin içtihadı kendisini söz ko­nusu fiilin haram olduğu sonucuna götü­rürse bu onun açısından haram iken içtihadı helâl olduğu sonucuna ulaştıran müctehid açısından helâl sayılır ve artık bunu mekruh addetmenin anlamı kal­maz. Fakat karşı görüş sahibinin bu ka­naati müctehidin kalbinde haramlık şüp­hesi meydana getirdiği takdirde kendi galip zannı helâllik yönünde olsa bile bu fiil için kerahet kelimesinin kullanılma­sında sakınca yoktur. Nitekim Hz. Pey­gamber, “Günah kalbin rahatsızlık duymasıdır” buyur­muştur. Gazzâlî’nin mekruhun anlamıyla ilgili bu açıklamaları Fahreddin er-Râzî, Seyfeddin el-Âmidî, İbnü’l-Hâcib, Zerkeşî ve Şevkânî gibi usul-cüler tarafından benzer ifadelerle nakle­dilmiştir. Fıkıh usulünde genellikle mek­ruh terimiyle kastedilen, Gazzâlî’nin say­dığı anlamlardan ikincisi yani tenzîhen yasaklananlardır. Bu da dinen kesin bir yasağa konu olmayıp ilgili delillerden ter­kedilmesinin işlenmesinden daha iyi ol­duğu anlaşılan durumları belirtmektedir. Zerkeşî “terkü’l-evlâ” (hiiâfü’l-evlâ) adı verilen durumların usulcülerce ihmal edil­diğini ve fakihlerce ele alındığını, fakat çoğunluğun kerahet ile ibâha arasında yer alan bu durumların mekruh olarak nitelenmesine karşı çıktığını belirttikten sonra esasen bunun üa sünnetin derecelendirilmesindeki gibi- mekruhun kısımlarından sayılması gerektiğini, aksi halde yerleşik beşli teklifi hüküm ayırı­mının bozulacağını söyler. Usul eserle­rinde mekruhun mahiyetini belirlemeye yönelik incelemeler daha çok bunun ya­saklanmış bir fiil sayılıp sayılmayacağı, onu işlemenin mâsiyet ve günah olup olmadığı ve bu tür fiillerin kabin olarak nitelenip nitelenemeyeceği tartışmaları üzerinden yürütülmekte, bunun simet­riği kabul edilen mendup teriminin ince­lenmesi esnasında belirtilen görüş ve gerekçelere atıf yapılmaktadır. Mu’tezile âlimleri ise mekruhu “terkedilmesinde herhangi bir maslahat bulunan fiil” şek­linde tanımlamışlardır.

Şâriin bir fiilin yapılmamasını kesin olarak yasaklamaksızın istemesi değişik şekillerde olabilir; bunların başlıcaları şunlardır:

1. Kesin yasak anlamına gel­meyecek bir bağlamda “kerâhe” lafzını kullanması. Meselâ Hz. Peygamber’in, “Allah analara saygısızlık göstermeyi, kız çocuklarını diri diri gömmeyi -ödenmesi gereken hakkı- önlemeyi ve -hak edilme­yen şeyi- istemeyi haram kılmıştır. Onun bunun dediklerini aktararak vakit geçir­meyi, çok soru sormayı ve malı boşa harcamayı da sizin için mekruh görmüştür mealindeki hadisi­nin son cümlesinde “kerâhe” kökünden türemiş bir fiil kullanılmıştır,

2. Yasakla­yıcı bir sîga kullanmakla beraber bunun haramlığı değil mekruhluğu ifade ettiği­ni gösteren başka bir delil (karine) bulun­ması. Meselâ. “Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrıldığı (ezan okundu­ğu) zaman hemen Allah’ı anmaya koşun ve alışverişi bırakın” [Cum’a 62/9] me­alindeki âyette geçen “alışverişi bırakın” emri aslında “alışveriş yapmayın” mâna­sına gelen, yani cuma namazı sırasında bu işi yasaklayan bir ifadedir. Ancak baş­ka deliller ve bağlam, bu yasağın bizzat alım satımın kötü görülmesi sebebine değil mükellefi cuma namazının edasın­dan alıkoyması gerekçesine bağlı oldu­ğunu göstermektedir.

3. Bir fiilin yapıl­mamasını özendirici ifade kullanması. Meselâ, “Mehrin (veya nikâhın) en iyisi kolay olanıdır” mealindeki hadiste mehirde kolaylaştır­ma yolunun özendirilmesi zıt anlamıyla mehir miktarında aşırıya gitmenin mek­ruh olduğunu göstermektedir.

Mekruh bir fiilin işlenmesi fakihlerin çoğunluğuna göre cezayı gerektirmez, fakat kınanan (müslümana yakışmayan) bir davranış sayılır; bu tür fiilleri Allah rızâsı için terkeden kimse övgüye lâyık olur ve sevabı hak eder. Hanefî fakihleri ise mek­ruhu “tahrimen” ve “tenzîhen” kısımları­na ayırıp hükmünü de buna göre belirle­meye çalışmışlardır. Tahrîmen mekruh şâriin yapılmamasını kesin ve bağlayıcı tarzda istediği, ancak bu talebin haber-i vâhid gibi zannî bir delille sabit olduğu durumları ifade eder. Bu tür mekruh ha­rama yakın ve vacibin simetriği kabul edildiğinden işlenmesinin vacibin terkin­de olduğu gibi cezayı gerektireceği belir­tilir. Tahrîmen mekruha, başkalarının devam etmekte olan akid müzakeresine katılıp yeni bir teklif yapmak, başkasının evlenme teklifi üzerine evlenme teklifin­de bulunmak fiilleri örnek verilebilir. Çün­kü Hz. Peygamber böyle davranışlardan sakınmayı kesin ve bağlayıcı tarzda iste­miştir. Ancak bu talep zannî bir delil olan haber-i vâhidle sabit olduğu İçin fiil haram değil tahrîmen mekruh sayıl­mıştır. Tenzîhen mekruh ise şâriin yapıl­mamasını kesin ve bağlayıcı olmayan bir tarzda istediği fiildir; helâle yakın sayıldığından bu fiili işlemek cezayı gerektirmezse de kınanır. Allah rızâsı için onu ter-keden kişi sevabı hak eder. Bu tür mek­ruha camiye gidecek kimsenin çiğ soğan ve sarımsak gibi ağır kokan şeyler yeme­si örnek verilebilir. Zira Resûl-i Ekrem’in ilgili ikazından böyle bir sonuç çı­karılmıştır.

Fakihlerin çoğunluğu, konuya ilişkin şer’î delilin kat’îlik ve zannîlik durumunu değil fiili terketme talebinin kesinlik ve bağlayıcılık özelliğini dikkate aldığından kesin ve bağlayıcı tarzda yasaklanan fiile haram, böyle olmaksızın yasaklanana İse mekruh adını vermiştir. Dolayısıyla her olaya ilişkin delillerin değerlendirilmesi neticesinde farklı somut sonuçlara ulaşı­labilmesi bir yana Hanefîler’in termino-lojisindeki tahrîmen mekruh cumhur ta­rafından haram kapsamında mütalaa edilmekte, tenzîhen mekruh ise cumhu­run mekruh dediğine karşılık gelmekte­dir. Bu anlayışın bir uzantısı olarak Ha-nefîler’e göre vacip zannî delille sübût bulduğundan bunun terki de tahrîmen mekruh kapsamında değerlendirilmiş­tir. Öte yandan bu ayırım delilin kafîliği-zannîliği ölçüsüne dayalı olduğu için ha­ramı inkâr küfrü gerektirdiği halde tah­rîmen mekruhu inkâr böyle bir itikadı sonuca yol açmaz. Hanefî imamlarından Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî’den, bütün mekruhların (mutlak zikrediIdiğinde mekruh kelimesinin) haramı belirttiği ve tahrîmen mekruhun harama yakınlığı de­ğil zannî delille sabit haramlığı ifade et­tiği nakledilir. Bu nakillerden onunla Ebû Hanîfe ve Ebû Yûsuf arasında bu konuda köklü bir görüş ayrılığının bulunduğu iz­lenimi edinilirse de İbnü’l-Hümâm, Şey-bânînin asıl maksadının tahrîmen mek­ruhu inkârın küfrü gerektirmeyeceğini vurgulamak olduğunu ve bu imamlar ara­sında esasa ilişkin görüş ayrılığı bulun­madığını ileri sürmektedir.

Şâtıbî, tek tek ele alındığında mekruh sayılan fiillerin devamlı işlenmesinin âdet haline getirilmesi durumunda konuya küllî bir bakış yapılması ve bunun mem­nu kapsamında düşünülmesi gerektiğini savunur. Yine mekruhla haram arasında -mendupla vacip arasındaki gibi- bir ha­zırlama ve hatırlatma ilişkisi bulunduğu­nu, yani mekruhtan kaçınma gayreti gösteren kişinin öncellikle haramdan uzak durma çabası içinde olacağını vurgular. Diğer taraftan mekruhların mekruh ola­rak yerleşebilmesi için gerek haramlarla gerekse mubahlarla denk tutulmaması gerektiğine dikkat çeker; birinci tutumun zamanla bunların haramlığı, ikinci tutu­mun da mubahlığı yönünde bir inancın doğmasına yol açabileceğini belirtir. Müctehid imamların “tahrîm” lafzından çekindikleri için zaman zaman “kerahet” (mekruh) kavramını “haram” anlamında kullandıklarını hatırlatan İbn Kayyim el-Cevziyye de bu noktayı dikkatten kaçıran bazı mezhep mensuplarının belirtilen du­rumları haram değil mekruh olarak nite­lemeleri sonucunda o hususlarda tenzihî bir kerahetin, hatta terk-i evlânın söz ko­nusu olduğu kanaatinin yaygınlaştığını, böylece dine ve müctehidlere karşı bü­yük bir yanlışlığın yapıldığını ifade eder.

Sırf dinî sebeplerin yanında dünyevî bir maslahat sebebiyle de (kerâhe irşâ-diyye) sâri” tarafından bazı fiillerin mek­ruh sayıldığı göz önüne alındığında bütün ibadet ve muamelât bahislerinde mükellef tarafından işlen­mesi hoş karşılanmayan birtakım davra­nışların söz konusu olabileceği tabiidir. Bu tür davranışlar genellikle fürû-i fıkıh kitaplarında her bir ana konu içerisinde incelenir. Namaz kılınması mekruh olan vakitler, namazın mekruhları, orucun mekruhları gibi. Ayrıca yeme içme, giyim kuşam, temizlik, kadın-erkek ve karı-koca ilişkileri, alım satım gibi konularda dünyevî herhangi bir maslahat sebebiyle mekruh sayılan bazı davranışlar fıkıh ve ilmihal kitaplarının “kerâhiye ve istihsan” bölümleriyle ahlâk ve âdâb kitapla­rında müstakil olarak ele alınır.

TDV İslâm Ansiklopedisi

Sitede Ara