Ahmed Yesevî Kimdir, Hayatı, Edebi Kişiliği, Eserleri, Hakkında Bilgi

AHMED YESEVÎ ( ? – 1166)

Türkistanlı ozan. Yesevî tarikatının kurucusudur.

Yaşamı konusunda yeterli bilgi yoktur. Batı Türkistan’ın Sayram İli’nde doğduğu, İbrahim adlı bir şeyhin oğlu olduğu söylenir. “Türkistan Piri” sanı ile anılırdı. Dokuz yüzyıl boyunca ün ve etkisi bütün Türk illerine yayıldı; Türkistan sınırlarım aşıp geniş alanlara ulaştı. Tarihsel kişiliği unutularak bir masal varlığına dönüştü. Yesi’de bulunan türbesi son yıllara değin bozkır halkınca kutsal bir merkez sayıldı. Hâcegân soyundan gelmesi nedeniyle “Hâce Ahmed Yesevî” diye de anılır. Kimi kaynaklarda, söylencelerle dolu yaşamının 130 yıl sürdüğü bildirilir.

İsficab ya da Akşehir adlarıyla da anılan Sayram, o dönemlerde, çağının İslam kültürünün önemli bir odağıydı. Kentin karışık bir yapısı vardı. Değişik uluslardan gelen halklar içinde Türkler ve İranlılar çoğunluğu oluşturuyorlardı. Ahmed, yedi yaşında iken babasını yitirince ablası ile, sonradan Türkistan adını alan Yesi kentine yerleşti. Türkler arasında Yesi kentinin eskiden beri özgün bir yeri vardı. Türk söylencelerinde Oğuz Han’ın başkenti olarak gösterilirdi. Değişik kültür odaklarını barındırmaktaydı. Nitekim Ahmed’in Yesi’ye geldiği yıllarda Aslan Baba adlı ünlü bir şeyh,tasavvuf öğretisiniyaymaktay-dı. Ahmed ilköğrenimine burada başladı, sonra o lönemde Karahanlı Devleti’ne bağlı olan Buhara’ya ‘itti. Buhara’da zamanın en ileri gelen bilgin ve gizemcilerinden Şeyh Yusuf Hemedanî’ye öğrenci oldu. Şeyhi ile birçok kent ve kültür yerini gezdi. Şeyhin gönlünü kazandı, onun derin etkisinde kaldı. Daha sonra şeyhin üçüncü halifesi oldu, 1160’ta Buhara’da şeyhin postuna oturdu. Bir süre sonra şeyhinin eski bir buyruğuna uyarak Yesi’ye döndü. Ölümüne değin bu kentte gizemci öğretisini yaydı. O dönem bu öğretiye uygun bir dönemdi. Asya’da İslam çevrelerinde tarikatlar yükselmekteydi. Birçok tekke türemişti. Göçebeler eski dinlerinin kimi özelliklerini de korumak koşulu ile İslam dini çevresinde toplanmaktaydılar. Doğu Türkistan’da ve Yedi-Su’da böylesine bir ortamda Müslümanlaşma sürdü. Ahmed Yesevî’nin önüne bu biçimde elverişli bir konum serildi. Nitekim kısa sürede Taşkent yöresi ile Seyhun ötesi bozkırlarında ünü ve etkisi yayıldı. Düşüncesi ve öğretisi Müslümanlık’a yeni girmiş köylü ve bozkır göçebeleri arasında büyük saygınlık kazandı.

İlk gizemci Müslüman-Türk ozan olan Yesevî’ nin geniş halk kitlesi arasında sevilmesinde ve yayılmasında duygu ve düşüncelerini Türkçe söylemesinin önemi büyüktür. Hece vezni ve yalın bir dil ile yazdığı koşuklarında Türk halk yazını biçimlerini kullandı.

Yesevî’nin İbrahim adlı bir oğlu ve Gevher Şehnaz adlı bir kızı olmuş; oğlu Yesevî’nin sağlığında ölmüş, soyu kızından yürümüştür. Giderek bu soy dal budak salmış, Türkistan’dan Balkanlar’a değin geniş alanlarda Yesevî’nin soyundan geldiğini söyleyen birçok aile türemiştir. Osmanlılar’dan Usküplü Şair Ata ile Evliya Çelebi’nin de Yesevî soyundan geldiği savunulmuştur.

Geniş halk yığınlarının sevgi ve dostluğunu kazanan Yesevî’nin ölümü ile birlikte mezarı kutsal bir ziyaret yeri durumuna girmiştir. Mezarı üzerine yaptırılan türbe ve hamkah Timur tarafından görkemli bir biçimde onarılıp genişletilmiştir. Yesevî’nin Türbesi birçok Han ve ileri gelen tarafından ziyaret edilmiş, yakın yıllara değin Orta Asya ve Volga Türkleri’nin ve özellikle Özbek-Kazaklar’m kutsal ziyaret yeri olmuştur. Bununla da kalmayarak kış ortalarında bir ayda on binlerce kişinin toplandığı ve törenlerin yapıldığı bir yer durumuna gelmiştir. Türbe çevresine gömülmek halk için kutsal sayılmıştır.

Yesevî’nin gizemci kişiliğinin etkisinden kaynaklanan yapıtlar arasında Yesevî’ce yazıldığı söylenebilecek olan yoktur. Ölümünden çağlarca sonra yazılmış çeşitli tasavvuf kitaplarında, menakıpnamelerde onun olduğu söylenen kimi sözler yer alır. Bunlar Yesevî’nin gizemci kişiliği konusunda bilgi vermekten uzaktır. Gerçekte bu yapıtların çoğu Asya’da Nakşibendî tarikatlarının kuruluşundan, bir bakıma

15.yy’da Osmanlı illerine yayılışından sonra yazılmıştır. Bu nedenle bu yapıtlarda Ahmed Yesevî, tümüyle Nakşibendî görüşüne uygun biçimde tanımlanır. Oysa Nakşibendîlik, Türkler’i kolayca çevresine toplamak için, Yesevîlik’le kimi bağlar kurma yoluna gitmiştir. Öte yandan gerçekte Yesevî’nin görüşleri Alevî, Babaî ve Haydarîler arasında daha iyi korunmuştur. Bunların Ahmed Yesevî konusundaki söylenceleri daha doğru ve tarihsel gerçeklere daha yakın olmalıdır.

Yusuf Hemedanî’nin halifelerinden olan Ahmed Yesevî, Horasan ve Türkistan’daki çeşitli düşünce eylemlerini benliğinde eritmiştir. Bu düşünce eylemleri, bu topraklarda yaşayan insanların, İslamlık öncesi inançlarından kaynaklanmaktadır. Horasan Melâmiliği ve Doğu Türkistan Şiîliği bunlar arasında sayılabilir. Ancak, Yesevî’nin görüşleri Maveraünne-hir ve Harezm’in Sünnî çevrelerinde, kökeninden ayrı bir görünüm kazanmıştır. Yesi’ye yerleşen Ahmed Yesevî, propagandasını köylü ve göçebe bozkır Türk-leri üzerine yöneltmişti. Yesevîlik doğal olarak bu çevrenin koşullarına uymak gereğini duymuştur. Bu Türkler’in İslamlık anlayışları biçimsel ve yüzeyseldi. Yesevîlik göçebe Türkler arasında eski Türk gelenek ve törelerini içeren bir öğreti olarak yerleşmiştir. Doğa koşulları ve yaşam biçimi törelere yansımaktadır. Nitekim eski Türkler’in yaşam koşulları kadm-erkek ayrımım bir iş bölümüne dönüştürmüştür. Kadın ile erkek aynı yerde bulunur. Yesevî toplantılarında da kadm-erkek ayrımı yapılmadığı, birlikte toplanılarak törenler düzenlendiği biliniyor.

Tanrı, ruh, bilim üzerine

Ahmed Yesevî, düşüncelerini kendi adıyla anılan tarikatın düzenlendiği törenlerde okunan koşuklarında dile getirdi. Bu koşuklarda ortaya konan düşüncelere göre evren yoktan yaratılmıştır, günün birinde, yaratıcısı olan Tanrı’nın buyruğuyla, yine yokolacak-tır. Tanrı önsüz-sonsuz (ezeli-ebedi) bir varlıktır.
Ona yalnız inanılır, buyruklarına uyulur. İnsan usu yetersiz ve sınırlı olduğundan, Tanrı’yı bütünlüğü ile kavrayamaz.

Ruh ölümsüzdür, gövdeden önce yaratılmıştır, ölüm ruhun sonradan girdiği gövdeden ayrılması, geldiği tanrısal kaynağa dönmesidir. Gövde geçicidir. İnsan ruhla gövdeden oluşan bir bütündür. Ruh özdür, gövde biçimdir.

İnan ustan üstündür, inana bağlanmayan, inanın ışığından yararlanmayan us için başarı söz konusu değildir.

Bilim, İslam dininin öngördüğü bilgilerin oluşturduğu bütündür. Bilgi yalnız tanrısal nitelikleri, dinin öngördüklerini bilmeyi, Tanrı buyruklarım uygulamayı gerektirir.

Yesevî bu öğretisini yaymak için daha sağlığında halifelerini birtakım İslam ülkelerine yollamıştı. Bu halifelerden çoğunun adı unutulmuştur. Unutulmayan üç halifesindenbiri AslanBab’ın oğlu Mansur Ata, ikinci halifesi Harezmli Sadi Ata, üçüncüsü Süleyman Hakim Ata’dır. Süleyman Hakim Ata din-tasavvuf konularını işleyen şiir ve söylenceleriyle ünlüdür (öl. 1186).

Ahmed Yesevî bir yandan masallaşan kişiliği, bir yandan düşüncelerini yayma amacını güderek yazdığı koşuklar nedeniyle geniş bir etki alanı yaratmıştır. Eski Türk halk şiiri geleneğini sürdüren dizelerinin ölçüsü, söyleniş biçimi, bu dizelerin içerdiği sözcükler yazm bakımından da, dil yönünden de önemlidir. Biçim olarak ulusal bir özellik gösteren bu koşuklara, halk şiirlerinden ayırmak için 15-lö.yy’larda “Hikmet” adı verilmiştir. Bu şiirlerin derlenmesi sonucu ortaya çıkan ve halk arasında yaygınlaşan değişik Diva.n-ı Hikmet yazmaları sonraki dönemlerdendir. Yesevî ve Nakşibendîler’in bu şiirleri yaymalarına, Ahmed Yesevî’nin olduğunu savunmalarına karşın bu sav doğru değildir, bunlar sonradan Yesevî dervişlerince yazılmış olmalıdır. Ahmed Yesevî adına düzenlenen bu yapıtta yer alan şiirlerin tümü olmasa bile önemli bir bölümü onun çığırının ürünüdür, biçim ve söyleniş olarak onun etkisini taşır, içerik olarak da onun düşüncelerini yansıtır. Onu izleyenler çağlarca onun düşüncelerini yinelemişler, onun öğretisini yaymışlardır. Bu bakımdan onun yazınsal kişiliğini salt adı geçen yapıtında değerlendirmemek gerekir. Kazan kentinde Divan-ı Hazret-i Sultan-ü’l Arifin Hoca Ahmed adı altında birçok kez basılan yapıt ve benzerleri bir bakıma kuşkulu olsa bile önemlidir. Yesevî öğretisinin ve söyleyişinin ürünleridir. Öte yandan Divan-ı Hikmet yazıldığı dil bakımından da tartışmalıdır. Avrupalı bilim adamlarının çoğu onu 12.yy’ın ürünü saymış, Köprülü ise Hakaniye Türkçesi’nin ürünü olarak göstermiştir.

Şiirlerinde gizemci bir dünya görüşü egemendir. Dervişliğin erdemleri övülür. Peygamber ve İslam büyükleriyle ilgili kimi öyküler anlatılır, bunlardan ahlakla bağlantılı sonuçlar çıkarılır. Dünyanın gidişinden yakınılır, kıyamet gününün yaklaştığı belirtilir, cennet ve cehennem tanımlanır. Anlatımda atasöz-lerinden yararlanılır. Amacı gereği geniş ölçüde öğütlere yer verilir. Bunlar biçim olarak daha çok 4+3 ya da 12 heceli dörtlüklerden oluşan şiirlerdir. Yarım kafiye ve redif kullanılır.

Dörtlüklerden oluşan kimi uzun koşuklar da vardır. Bunlarda dörtlüğün son dizeleri kafiyelidir. Bunlar belli bir sanat amacı gütmediği için lirizmden uzak şiirlerdir. Yalnız propaganda amacı ile yazılmış, büyük başarı sağlamışlardır. Yüzlerce izleyicileri olmuştur. Ulusal olan eski halk yazım ile İslam’a ait olan din konularım birleştirmişlerdir. Bu yapıları nedeniyle Ahmed Yesevî adına söylenen hikmetler çağlarca okunup ezberlenmiş, yoğun etkileri Anadolu dışındaki bölgelerde 20.yy’a değin sürmüştür.

•    YAPITLAR
: Divan-ı Hikmet, 1947.

•    KAYNAKLAR: Ahmerov, Ahmed Yesevî Mescidinin Kitabeleri, 1895, F. Köprülü, Türk E.B. Şapolyo edebiyatında İlk Mutasavvıflar, 1966; Tarikatlar ve Mezhep ler Tarihi, 1964.

Türk ve Dünya Ünlüleri Ansiklopedisi

Sitede Ara