Abdülkadir Geylani Kimdir, Hayatı, Eserleri, Dini, Tasavvufi, Düşünceleri, Hakkında Bilgi

ABDÜLKADİR-İ GEYLANİ

Muhyiddîn Ebû Muhammed Abdülkadir b. Ebî Salih Mûsâ Zengîdost el-Geylânî (ö. 561/1165-66) Kadiriyye tarikatının kurucusu. 470’te (1077) Hazar denizinin güney­batısındaki Gîlân eyalet merkezine bağ­lı Neyf köyünde doğdu. Arapça’da “el-Cîlî,  el-Cîlânr,  Farsça”da  “Gîlî. Gîlânî”, Türkçe’de ise “Geylânî” şeklinde telaf­fuz edilen nisbesiyle şöhret buldu. Ba­bası Ebû Salih Musa’nın dindar bir kim­se olduğu bilinmekte, ancak hakkında fazla bilgi bulunmamaktadır. Hz. Ali’ye ulaşan soy şeceresi kaynaklarda şöyle verilmektedir: Abdülkâdir-i Geylânî b. Mûsâ b. Abdullah b. Yahya b. Muham­med b. Mûsâ el-Cevn b. Abdullah el-Kâmil b. Hasan el-Müsennâ b. Hasan b. Ali. Hz. Hasan soyundan gelen şerifler İdrîsfler, Sa’dîler (Filâniyyûn) ve Kadi­riler adı verilen üç kola ayrılırlar. Baba­sının “Zengî-dost” (zenci dostu) unva­nıyla anılması ve kendisinin Bağdat’ta, a’cemî (Arap olmayan, yabancı) olarak tanınması gibi hususlar bahis konusu edilerek, Hz. Hasan’a varan soy şecere­sinin sonradan ortaya konulmuş olduğu da ileri sürülmüştür. Devrin tanınmış zâhid ve sofilerinden Ebû Abdullah es-Savma’nin kızı olan annesi Ümmü’l-Hayr Emetü’l-Cebbâr Fâtıma’nın da ka­dın velîlerden olduğu kabul edilir.

Küçük yaşta babasını kaybeden Ab­dülkadir, annesinin yanında ve dedesi SavmaFnin himayesinde büyüdü. Kendi­si on yaşında mektebe gidip gelirken melekler tarafından korunduğuna ina­nırdı. Bütün gayesi tahsiline devrin en önemli İlim ve kültür merkezi olan Bağ­dat’ta devam etmekti. On sekiz yaşına gelince annesinden izin alarak bir kafi­leye katılıp Bağdat’a gitti (1095). Orada Ebû Gâlib b. Bâkıllânî, Ca’fer es-Serrâc, Ebü Bekir Sûsen ve Ebû Tâlib b. Yûsuf gibi âlimlerden hadis: Ebû Saîd el-Mu-harrimî (Mahzûmî), Ebû Hattâb ve Kâdî Ebû Hüseyin gibi hukukçulardan fıkıh; Zekeriyyâ-yı Tebrîzî gibi dilcilerden de edebiyat okudu. Kısa zamanda usul*, fürû ve mezhepler konusunda geniş bilgi sahibi oldu. Bağdat mutasavvıflayrıla yakın dostluklar kurduğu bu yıllarda Ebül-Hayr Muhammed b. Müs­lim ed-Debbâs (ö. 525/1131) vasıtasıyla tasavvufa intisap etti. Kaynaklar tari­kat hırkasını Debbâs’tan giydiğini ve onun damadı olduğu­nu bildirirler. Hocası Ebû Saîd’in kendi­sine tahsis ettiği Bâbülerec’deki med­resede hadis, tefsir, kıraat, fıkıh ve na­hiv gibi ilimleri okuttu ve vaaz vermeye başladı. Ancak bir süre sonra bütün bunları bırakarak inzivaya çekildi. Men­kıbeye göre, yirmi beş yıl kadar süren inziva döneminin sonunda, başka bi­ri yedirmedikçe kendi eliyle hiçbir şey yememeye ahdetmiş, aradan kırk gün geçtiği ve içinden “Açım, açım” sesleri geldiği halde olağan üstü bir dayanma gücü göstererek direnmiş, nihayet bu hali Ebü Saîd el-Muharrimi’ye malum olmuş, o da bunu alıp evine götürerek eliyle doyurmuş ve daha sonra da ken­disine şeyhlik hırkasını giydirmiştir. Cüneyd-i Bağdadîye ulaşan tarikat silsile­si şöyledir: Ebû Saîd Mübarek el-Muharrimî, Ebü’l-Hasan el-Hekkârî, Ebü’l-Ferec et-Tarsûsî, Abdülvâhid et-Temîmî. Şiblî. Cüneyd-i Bağdadî. Muhteme­len inziva döneminin sonunda oğlu ile birlikte hacca gitti. Mekke’de tanıştığı birçok süfiye hırka giydirdi. Sa’dî, Gülistârlin ikinci bölümünde Abdülkâdir’i Kabe’nin örtüsüne yapışmış dua eder­ken gördüğünden bahsederse de tarih itibariyle onu görmüş olması mümkün değildir. Sühreverdî, onun dört kadınla evli olduğunu söyler. Ancak ne zaman evlendiği bilinmemektedir. Herhalde halvete çekildiği zaman evli ve çocuk sahibi idi. Bağdat’ta vefat etti.

Dini ve Tasavvufi Düşünceleri.
 
Abdül-kâdir-i Geylânî, Bağdat’a gittiği zaman mensup olduğu Şâfıî mezhebini bıraka­rak mizacına daha uygun gelen Hanbelî mezhebine girmiş, bununla birlikte ha­yatının sonuna kadar her iki mezhebe göre fetva vermiştir. Rivayete göre rü­yasında Ahmed b. Hanbel Abdülkâdir’den, o sırada zayıf durumda bulunan Hanbelîliği canlandırmasını istemiş, o da Hanbelî mezhebine girerek bütün gücüyle bu mezhebi ihya etmeye çalış­mıştır. Yaşadığı dönemde Hanbelîler’in imamı olmuş ve bundan dolayı kendisi­ne “Muhyiddin” (dini ihya eden) unvanı verilmiştir. Abdülkâdir-i Geylânî Han­belî mezhebine sarsılmaz bir şekilde bağlıdır. Bütün eserlerinde, özellikle el-Gunye’de bu mezhebe bağlılığı açıkça görülür. “Mezheplerin en iyisi İmam Ahmed’in mezhebidir” diyerek amel ve itikadda Ahmed b. Hanbel’i hararetli bir şekilde savunur. Müteşâbihat’ı te’vile kalkışmaz. Diğer Hanbelîler gibi te’vili tahrif sayar. İstivâ’ya tereddüt­süz inanır ve bu konuda başta Mu’tezile olmak üzere öbür mezhepleri şiddet­le tenkit eder. İmâm-ı Âzam’ın el-Fıkhü’l-ekber’deki fikirleri de bu tenkitle­rin dışında kalmaz. Diğer Hanbelîler gi­bi o da Kur’an”daki harflerin dahi mah­lûk olmadığını söyler. Müşebbihe veya Mücessime’den olmamakla birlikte bu konudaki görüşü onlarınkine oldukça yakındır. Hanbelîliği, “İmam Ahmed’in akîdesi üzere bulunmayan evliya var mıdır?” sorusuna, “Ne şimdiye kadar olmuştur, ne de bundan sonra olacaktır” diye cevap verecek kadar çok yücel­tir. Kelâmdan ve kelâm âlimlerinden nefret eder. Nitekim Sühreverdfye, “Bu ilim âhiret azığı değildir” diyerek onun kelâm okumasını caiz görmemiştir. Abdülkâdir’in Hanbelî mezhebine bağlı ol­ması, başta İbn Teymiyye olmak üzere pek çok tasavvuf tenkitçisinin takdirini kazanmasına sebep olmuştur. Şathiyeleri (bk. şathiyyat) sebebiyle mutasav­vıfları tenkit eden İbn Teymiyye onun bu tür sözleri karşısında ya susmak ve­ya bunları te’vil etmek zorunda kalmış­tır. Meselâ, “Bizim için bir şeyi terkedene. Allah terkettiğinden çok fazlasını verir” ifadesini çeşitli şekillerde yorum­layarak şeriata uygun olduğunu ispat etmeye çalışır. Şerhu kelimât min Fütûhi’1-ğayb adlı eserinde sathiye türünden daha başka örnekler veren İbn Teymiyye, onun Cüneyd-i Bağdadî ve Muhasibi gibi şer’î hükümlere hassa­siyetle bağlı, büyük ve saygı değer bir şeyh olduğunu söyler; hatta İbn Akilin hücumuna uğrayan şeyhi Debbâs’ı da savunur. Kerametlerinin tevatürle sabit olduğunu iddia eder ve bunların doğru­luğuna inanır. İzzeddin b. Abdüsselâm da bu konuda aynı fikirdedir. Meşhur Hanbelî âlimi İbn Kudâme 1166’da Bağdat’a geldiği zaman Abdülkâdir-i Geylânî ile görüşerek ona hayran olmuş, meziyetlerini öve öve bitirememişti. Nevevî, Süyûtî ve İbn Hacer gibi âlimler de onu takdir edenlerdendir.

Abdülkâdir-i Geylânî’nin tasavvufu, şeriata ve dinin zahiri hükümlerine ti­tizlikle bağlı kalma esasına dayanır. O, her an Kur’an ve hadislere uygun hare­ket etmeyi şart koşar. Ona göre bir zahidin hayatında görülebilecek derunî haller dinî ölçülerin dışına taşmamalıdır. Müridlerine hep. “Uyun, uydurma­yın; itaat edin, muhalefet etmeyin, ya­kınmayın; temizlenin, kirlenmeyin” şek­linde tavsiyelerde bulunurdu. Dinin zahirî hükümlerine uymadığı için Sehl et-Tüsterfnin “Sır” nazariyesini reddet­miş, kendi tarikatının şeriata uygun ol­duğu İbn Teymiyye gibi bir münekkit tarafından bile kabu! edilmiştir. Se-mâ*a karşı değildir. Kur’an’ın telhin ve teganni ile değil, tertil ve tecvid üze­re okunmasını ister, aksine hareket et­meyi yasaklardı. Gazzâirnin geliştirdiği Sünnî tasavvuf, onun tarafından devam ettirilmiştir denebilir.

Abdülkâdir-i Geylânî, 1127’de ilk de­fa vaaz vermeye başladığı zaman ancak birkaç kişiye hitap ediyordu. Fakat daha sonra cemaati giderek arttığı ve medrese dar gelmeye başladığı için va­az meclisini Bâbülhalbe’deki bir camiye nakletti. Açık havada verdiği vaazlarını dinlemek için yetmiş bin kişinin Bağ­dat’a geldiği, arka saflarda bulunanla­rın Ön saflardakiler kadar sesini rahat­lıkla işittikleri rivayet edilir. Karşılaştığı kimseleri hemen tesiri altına aldığı için “Bâzullah” (Allah’ın şahini) ve “el-Bâzü’l-eşheb” (avını” kaçırmayan şahin) unvanıy­la da anılan Abdülkâdir’e bu unvan, Demîrî’ye göre şeyhi Debbâs’ın meclisinde verilmiştir. Vaazlarında dinleyicilerine kurtuluşu ve cenneti vaad ettiğini, bu konuda onlara teminat verecek kadar inançlı ve kesin konuştuğunu, hitabeti­nin son derece etkili olduğunu kaynak­lar görüş birliği içinde zikrederler.

Daha sağlığından itibaren kendisin­den birçok keramet nakledilerek kişiliği tam manasıyla menkıbeleştirilmiş, ger­çek kimliği ise önemini yitirmiş ve unu­tulmuştur. İbnül-Arabî, “Kün” ilâhî keli­mesine mazhar olduğu için Abdülkâdir’den çok keramet zuhur ettiğini söy­ler. Tasarruf ve kerametlerinin ölümün­den sonra da devam ettiğine inanıldığı için, müridlerinin darda kaldıkları za­man söyledikleri. “Medet, yâ Abdülkâdir!” sözü bir tarikat geleneği olmuş, özellikle kadınlar, çaresiz kalanlara im­dat ettiğine inandıkları Abdülkâdir’in ruhaniyetine samimi bir bağlılık gös­termişlerdir. Veysel Karanı ve İbrahim b. Edhem gibi Abdülkâdir-i Geylânî de Türk halk edebiyatı ve folklorunda önemli bir yer tutmuştur. Yunus Emre’ye nisbet edilen, “Seyyah olup şu âle­mi araşan.

Abdülkâdir gibi bir er bu­lunmaz” mısralarıyla başlayan şiir ile Eşrefoğlu Rûmî’nin, “Arısının balıyım bahçesinin gülüyüm.

Çayırının bülbülü­yüm yâ şeyh Abdülkâdir!” gibi şiirlerin­de ona karşı duyulan derin hayranlık terennüm edilmiştir.

Abdülkâdir-i Geylânî hakkında Dürerül’Cevâhir adlı bir eser yazan İbnü’1-Cevzî onu ciddi surette tenkit et­miş. İbn Kesîr de hakkında söylenenle­rin çoğunun hayal mahsulü olduğunu, el-Gunye ve Fütûhu’l-ğayb’la mev­zu hadisler bulunduğunu söylemiştir. Sem’ânrnin, “Konuşmasını dinledim, bir şey anlamadım” demesi, onun tasavvufî hayata yabancı olduğunu gösterir. İbn Receb, Kitâbü’z-Zeyl calâ Tabakâ-fi7-Han rîbiie’sinde Behcetü’l-esrâr ve benzeri menâkıbnâmelerin hurafe ve saçma sözlerle dolu olduğunu, bunların Abdülkâdir’e ait olamayacağına dikkat çeker; Zehebî de bu görüşe katılır. İbnü’l-Arabî, Abdülkâdir-i Geylânrnin karşılaştığı kimseleri kokusundan tanı­dığını, zira “Ricâlü’r-revâih”ten olduğu­nu iddia eder ve onu Melâmetî sayar. Ancak İbnü’l-Arabfye göre kendisinden hiçbir keramet zuhur etmeyen Abdül­kâdir’in müridi Ebü’s-Suûd’un makamı, şeyhinin makamından daha üstündür. Zira şeyhi tasarrufia bulunduğu halde müridi, dilediği gibi tasarrufia bulun­ması için Hak Teâlâ’yı kendine vekil kıl­mıştır, Sühreverdî, şathiyelerinden söz ederek bunların sekr halinde söylen­miş sözler olduğuna dikkati çeker. Reşîd Rızâ da uydurma bir eser olan Gavşiyye risalesini hayranlarının ona nisbet ettiklerini, bilhassa Hintliler’in kendisine kutsiyet atfederek ona ta­parcasına saygı gösterdiklerini söyler.

Menâkıb kitapları Abdülkâdir-i Gey­lânrnin bin kadar eseri bulunduğunu kaydeder. Bugün ona nisbet edilen eserlerin sayısı elli civarındadır. Ancak bunların büyük bir kısmının ona ait ol­madığı kesinlik kazanmıştır. Bazı eser­lerinin çeşitli isimlerle tanınmış olması da sayının artmasına sebep olmuştur.

Gerek vaazlarında gerekse eserlerin­de son derece sade bir üslûp kullanan Abdülkâdir-i Geylânî, kendisinden önce­ki sofilerden nakiller yaparken bunları herkesin anlayacağı örneklerle açıklar. Bu sebeple eserleri tasavvuf edebiyatı­nın güzel örneklerinden sayılır. Tema olarak ağlatıcı ve ürpertici konulan ter­cih eder. Konuşmalarında samimi yaka­rışlarını dile getiren dua ve niyazlara yer verir. Cemaata cenneti müjdeleye­rek onlara ümit ve şevk verir, nefsin zayıf taraflarını başarılı bir şekilde tas­vir eder, şeytanın insana nüfuz etme yollarını canlı örneklerle anlatır. Bilhassa el-Fethu’r-rabbânî ve Fütûhu’1-ğayb’da insanı duygulandıran ve heyecanlan­dıran tablolar çizer. Tarikatının ve tesi­rinin bütün İslâm âlemine yayılmasında, uyguladığı bu metodun payı büyüktür.

Eserleri
 
1- el-Gunye li-tâlibî tarîki’l-hak , Dinî hükümlerden İman, tevhid ve ahlâkı konu alan bu eser, muhteva olarak Ebû Tâlib el-Mekkînin Kütü’l-kulûb’una benzer. İbadet­lerin faziletine ve müslümanların gün­lük hayatla ilgili hal ve hareketlerine geniş yer veren El-Gunye’de akaid ko­nuları selef akidesi esas alınarak açık­lanır. Sîa. Mutezile ve Cehmiyye gibi mezhepler ağır dille reddedilirken, Al­lah hakkında teşbih ve tecsimi andı­ran bazı izahlara yer verilir. Eserde tasavvufî konular zühd ve takva seviye­sinde ele alınır. el-Gunye bazı dillere tercüme edilmiştir.

2- el-Fethu’r-rabbânî ve’1-feyzü’r-rahmânî 1150-1152 yılları arasında çoğunu medresede, bir kısmı­nı ribâtta verdiği vaazların müridleri tarafından notlar halinde yazılmasın­dan meydana gelen altmış iki bölüm­lük bir eserdir. Sonunda vefatını anla­tan bir zeyil vardır. Abdülkâdir-i Geylâ­nrnin tasavvuf bakımından en önemli eseri budur. Eser Abdülkâdir Akçiçek ve Yaman Arıkan (İstan­bul 1986) tarafından Türkçe’ye tercüme edilmiştir.

3- Fütûhu’I-ğayb oğlu Abdürrezzâk’ın babasının meclislerinde topladığı yetmiş sekiz vaazdan ve ölürken yaptığı vasi­yetten meydana gelen eserin sonunda bir soy şeceresi yer alır. Eser İbn Teymiyye tarafından Şerhu kelimât min Fütûhi’1-ğayb adıyla şerhedilmiş.

Ayrıca Walter Braune tarafından Die Futûh al-Gaib das Abdal-Qadir adıy­la Almanca’ya, Abdülkâdir Akçiçek tarafından İlâhî Armağan adıyla Türkçe’ye çevrilmiş­tir.

4- el’Füyûzatü’r-rabbâniyye fî evrâdi’l-Kâdiriyye Nesir ve nazım halindeki dua ve evrâddan meydana gelen bir risaledir. Eser İlâhî Feyzler adıyla Celal Yıldırım tarafından tercüme edilmiştir.

5- Mektûbât. Abdülkâdir’in on beş mektubu Refet Süleyman Paşa ve Abdülkâdir Akçiçek tarafından tercüme edilmiştir. Ayrıca Fevzi Paşa tercümesini Bekir Uluçınar sadeleştire-rek yayımlamıştır.

6- Cilâ’ü’l’hâpr min kelâmı Şeyh Abdilkâdir. el-Fethu’r-rabbâmriın 57. ve 59. bölümlerinden ibaret olan bu eserin bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi’nde bulun­maktadır.

7- Sırrü’1-esrâr ve mazharül-envâr. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi’nde bu­lunan eser, Abdülkadir Akçiçek tarafın­dan Ötelerden Haber adıyla tercüme edilmiştir.

8- ed-Delâ’il. Evrâd ve Şalavötü’l-kübrâ adlarıyla da anılan eser Süleyman Hasbi tarafından Türkçe’ye tercüme edilmiştir.

9- es-Siracü’l-vehhâc fî leyleti’l-Mir’râc el-Gunye’nin Mi’rac’la ilgili bölümlerinden derlenmiştir. Eser, Mustafa Güner ve Hasırcızâde tarafından tercüme edil­miştir.

10- Akîdetü’l-Bazi’l-eşheb Çeşitli kaside ve manzumelerini ihtiva eder. “Muhyî” mahlasını kullanan Abdülkâdir-i Gey­lâninin “Hamriyye”, “Ümmiyye”, “Tâiyye”, “Lâmiyye”, “Tasavvufiyye” adlı kasi­de ve manzumelerini içine alan iki mec­mua, Süleymaniye Kütüphanesi’nde bulunmaktadır. Abdülkâdir-i Geylânî’ye nisbet edilen diğer eserler şunlardır. Kitâb fî uşuli’d-dîn ; el-Esmâ’ul-hüsnâ; Kitâb-ı Hamse-i Geylânî ; Gavşiyye (Ham­riyye). Allah’la Abdülkâdir-i Geylânî ara­sında geçtiği iddia edilen konuşmaları ihtiva eden ve bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi’nde bulunan bu risale ona ait değil­dir. Eser, İsmail Fenni’ye ait Vahdet-i Vücûd ve Muhyiddin Arabi adlı ese­rin içinde de yer almak­tadır. Bu risale, Tercüme-i Gavsiyye adıyla Mehmed Abdüllatif tarafından tercüme edilmiştir. Zikrü’1-makâmât fî tarîki’1-hak ; Yevdkîtü’I-hikem; el-Mevâhibür-rahmâniyye. Bu eserlerin ilk üçü dışındaki­ler Geylâniye ait olmayıp bazı kitaplar­dan ve hakkındaki menkıbelerden der­lenmiştir.

Hakkında Yazılan Menâkıbnâmeler.
 
Abdülkâdir-i Geylâni’nin menkıbeleri ve hayat hikâyesi hakkında yazılan eserler, onun hem tasavvufî görüşlerini hem de hayatı hakkındaki bilgileri yansıtmaları bakımından önemlidir. Müridlerinden Ebû Bekir Abdullah et-Temîmrnin yazdığı Envârü’n-nâzır fî ma crifeti ahbâri’ş-Şeyh “Abdilkadir isimli ilk menâkıbnâme zamanımıza kadar gelmemiş­tir. Bu eserin daha sonra yazılan me-nâkıbnâmelere kaynak olduğu muhak­kaktır. Abdülkâdir-i Geylânî hakkında yazılan menâkİbnâmelerin en tanınmışı ve önemlisi, İbn Cehzam diye tanınan Ali b. Yûsuf Şattanûfi’nin (ö. 713/1314) Behcetü’l-esrâr ve ma Edînü’I-envâr [254] adlı eseridir. Abdülkâdir’in pek çok fikir, davranış ve şathiyesinin nakledildiği bu menâkıbnâ-me kendi eserleri kadar önem taşır. Abdülazîz ed-Dîrîni’nin el-Behceta’ş-şuğrâ’sı bunun özetidir. Behcetü’l-esrâr’ın Türkçe tercümeleri de vardır. Kerkük­lü Abdurrahman et-Tâlibâni’nin Tercü­me-i Behcetü’l-esrâr’ı ile Edirneli Hüseyin b. Hasanın Behce­tül-esrâr Tercümesi kay­da değer tercümelerdir. Diğer tercümeleri ise daha çok bu iki ter­cümeye dayanır. Menâkıbnâmeler içinde Muhammed b. Yahya et-Tâzefi’nin (ö 963/1556) Kala’idü’l-cevahir fi menâkıbi’ş-Şeyh ‘Abdilkâdir ve Muhammed ed-DilâFnin (ö. 1136/ 1726) Netîcetut-tahkik adlı eserleri de önemlidir.

Diğer menâkıbnâmeler şunlardır:
 
İbnü’l-Cevzî, Dürerü’l-cevâhir; Yâffi, Eşne’l-melâhir, Kastallânî. er-Ravzü’z-zâhir; İbn Hacer. Ğıbtatü’n-nâzır; Abdur­rahman el-Kâdirî el-Geylânî, el-Fethul-mübîn ; Erdebîlî, Telrîcü’l-havâtır fi menâkıbi’ş-Şeyh Abdilkâdir; Yûnînî, Menâkıbu Şeyh Abdilkâdir, Muhibbüddin el-Kâdirî, Riyâzü’l-besâtîn, İbrahim es-Serirî. Muhtaşaru’r-Ravli’z-mahir; Muhammed Saîd es-Sencâdî, Ravzü’n-nâzır, Abdurrahman et-Tûlyânî, Menâkıbu Şeyh Abdilkâdir; Ali b. Yahya el-Kâdirî, Tuhfetü’l-ebrâr ve levâmicu’l-envâr; Ebû Bekir Abdullah el-Bağdadî. Envârü’n-nâzır; İbrahim ed-Derûhî, Hulâşatü’l-melâhir; Afîfüddin el-Yâfıî, el-Bâzü’1-eşheb; İbrahim es-Sâmerrâî, eş-Şeyh Seyyidî ‘Abdülkadir el-Geylânî ; İbn Mülkân. Dürerü’l-cevâhir; Ali Mu­hammed el-Bağdâdî, Nüzhetü’n-nâzır, Abdülhak el-Behlevî. Zübdetü’l-esrâr; Kutbüddin Mûsâ, eş-Şeretü’l-bahir; Muhammed Sıbgatullah, Faşlü’1-cevâhir, Harîrîzâde, Tevfîku’1-melikil-Kâdir-, Ebü’1-Hüdâ Efendi. el-Kevkebü’z-zâhir; Şeyh Senûsî, Tercemetü’ş-Şeyh “Abdulkadir; Ahmed Necd er-Râşid, cevâhin’l-macânî; Ebû Hâmid el-Fihrî. Mir’âtül-mehâsin; Ebû Zeyd Ab­durrahman el-Fihrî, İbtihâcü’l-kulüb; Salih el-Halebî, Reyhana-kulûb; Ebû Muhammed el-Bekrî, Dürretü’t-Tîcân; Ebü’l-Abbâs es-Sicilmâsî, ez-Zevâhi-rü’l-lîrîkıyye, Abdurrahman es-Sühreverdî, Risale fi menâkıbi Seyyidî Abdilkâdir el-Geylânî, el-“Ürlü’l-âtır fi ebnâ’i Şeyh Abdilkâdir. Ayrıca bazı Türkçe menâkıbnâmeler de kaydedil­meye değer: Cebbârzâde Mehmed Arif, Atiyye-i Sübhâniyye Eser Melih Yuluğ tarafından sadeleşti­rilerek yayımlanmıştır. Abdülkadir Akçiçek, Devrinde Abdül­kadir Geylânî; İsmail Hakkı Uca, Miraç Gecesinde Doğan Güneş. Abdülkadir-i  Geylânî’den  Sonra  Kadiri Nesli. Bütün İslâm âleminde asırlardan beri tesiri kuvvetli bir şekilde hissedilen Abdülkâdir-i Geylâni’nin, Kala’idü’l-cevâhir’e göre, yirmi yedisi erkek kırk do­kuz çocuğu olmuştur. Bunlardan ilim, zühd ve tasavvuf bakımından önemli olanlar şunlardır: Ebû Abdurrahman Abdullah (ö. 589/1193). En büyük oğlu­dur. Ebû Abdullah Seyfeddin Abdülvehhâb (ö. 593/1196). Babasının cenaze namazını kıldırmış. Nasır-Lidînillâh za­manında kadılık yapmıştır. Ebû Bekir Tâceddin Abdürrezzâk (ö. 603/1206). Babasının son hac seferinde kafileyi ida­re etmiş, çok sayıda talebe yetiştirmiş­tir. Bugün Rabat ve Selâ’da bulunan Kâ-dirî şeriflerinin ceddi bu zattır. Oğlu Ebû Salih Nasr (ö. 633/1235), Bağdat’ta kâ-dılkudâtlık yapmıştır. Ebü Abdurrah­man Şerâfeddin îsâ. Cevâhirü’l-esrâr ve Setâlifü’l-envâr adlı tasavvuf! bir eserin müellifidir. Mısır’a hicret etmiş ve 573’te (1177) orada vefat etmiştir. Halen Mısır’da bulunan Kâdirî şerifleri­nin eeddidir. Ebû İshak Sirâceddin İb­rahim. Fas, Merakeş, Tetuan, Vahran (Oran), Tanca, Cedîde, Dârülbeyzâ ve Rabat gibi Mağrib şehirlerinde bugün mevcut olan Kâdirî şeriflerinin ceddidir.

592’de (1196) Vâsıfia vefat etti. Toru­nu Ahmed b. Muhammed 1272’de En­dülüs’e Vadi Âş’a gitmiş. 1373’te Gırnata’ya yerleşen çocukları, daha son­ra burasının hıristiyanların eline geç­mesi üzerine Kuzey Afrika’ya dönmek zorunda kalmışlardır. Ebû Muhammed Abdülazîz. Moğol istilâsı üzerine Bağ­dat’tan ayrılıp Sencar’a gitmiş, daha sonra Bağdat’ta vefat etmiştir (ö. 602/1206). Ceylîler veya Geylâniler adı veri­len Bağdat Kâdirî şeriflerinin ceddi bu zattır. Ebû Nasr Ziyâeddin Mûsâ (ö. 618/1221). Şam. Halep ve Humus gibi Suriye şehirlerinde yaşayan Kâdirî şerif­lerinin ceddidir.

Kuzey Afrika’da daha çok şerif, şürefâ, şorfa gibi İsimler alan Kadiriler Irak, Suriye ve Anadolu’da seyyid ve Geylânî şeklinde anılmaktadır. Bağdat ve çevre­sinde yaşayan Geylânî seyyidler Moğol ve Timur istilâsı sebebiyle zaman za­man Bağdat’ı terkederek Musul’a ve İran’a gitmek zorunda kalmışlarsa da daha sonra cedlerinin türbesinin bulun­duğu Bağdat’a dönmüşler, dönemeyen­ler ise burasını zaman zaman ziyaret etmişlerdir.

Bugün Türkiye sınırları içinde yaşa­yan Kadirî seyyidler, Osmanlı Devleti ta­rafından XIX. yüzyılın başında Irak’ta­ki Girdigân’dan getirtilerek bölgede­ki asayişi sağlamak maksadıyla Bitlis, Siirt, Van ve Beytüşşebap gibi şehirle­re yerleştirilmişlerdir. İlk olarak Girdi­gân’dan Güneydoğu Anadolu’ya gelen Seyyid Abdullah Girdigânîdir. İran’da­ki Rızâiye bölgesinden gelen Geylâniler umumiyetle Beytüşşebap’a yerleşmiş­lerdir. Bu bölgedeki Geylânî seyyidleri 1925 tarihine kadar kendilerine bağ­lı vakıflardan geçimlerini sağlamışlar, Kâdiriyye tarikatının temsilcileri ve mü­derris olarak görev yapmışlardır. Gü­neydoğu Anadolu illerinde yaşayan Kâ­dirî seyyidlerinin çoğu son zamanlarda bu bölgeden ayrılarak İstanbul, Ankara. Bursa ve Mersin gibi şehirlere yerleş­miş, ilim ve öğretim işini bırakarak da­ha çok ticaretle uğraşmaya başlamış­lardır. Bunların Kadirî tarikatıyla fazla ilgileri de kalmamıştır.

Kâdirî şerifleri İran, Hindistan, hatta Endonezya gibi Güneydoğu Asya’daki İslâm ülkelerine de yayılmışlardır. En-donezya’daki Pava’da 1779’da Pontianak Sultanlığını kuran Şerif Abdurrah­man, kabri bugün de bölge halkı tara­fından ziyaret edilen Şerif Hüseyin b. Ahmed  el-Kâdirînin oğludur.  1941’de İngilizler’e karşı Irak’ta meydana gelen ayaklanmayı idare eden Seyyid Reşîd Ali el-Geylânî el-Kâdirî, Libya’da Kral İdrîs es-Senûsi’nin özel danışmanlığını yaptıktan sonra Bağdat’a dönmüş ve Irak Cumhurbaşkanı Abdülkerîm Kâsım’a suikast düzenlemekle suçlana­rak idam edilmiştir. 1922’de İrak’ta ba­kan olan Seyyid Abdurrahman el-Kâdirî ile Irak elçisi olarak görev yapan Seyyid Zafer el-Geylânî el-Kâdirî de son döne­min tanınmış Kâdirileridir. Abdülhay el-Kâdirî, son zamanlarda gerek Kuzey Af­rika’da, gerekse başta Irak olmak üze­re çeşitli Ortadoğu ülkelerinde yetişmiş eğitim, siyaset, hukuk ve iktisat alanın­da tanınan Kâdirîlerin geniş bir listesi­ni verir.

İslâm âleminin her tarafında rastla­nan Kâdirî şerifleri ve seyyidleri hakkın­da bilgi veren çeşitli eserler kaleme alınmıştır. Bunların başlıcaları şunlar­dır: İbrahim es-Sâmerrâî. eş-Şeyh QAbdülkadir el-Geylânî ; Abdülkâdir el-Kâdirî el-Geylânî, es-Sefînetü’1-Kadiriyye ; Abdülhak ed-Dihlevî, Zübdetü’l-esrâr fi menâkıbi Şeyhi’l-ebrâr ; Mu­hammed Sıbgatullah. Faşlü’l-cevâhir Hindistan, ts.Mağrib Kâdirî şerifleri hakkında bilgi veren eserlerden bazıları da şunlardır: Dilâl, Netîcetü’t-tahkik ; Süleyman el-Âlemî, es-Sırrü’z-zâhir (Fas, ts); Fudaylî, ed-Dürretü’1-behiyye (Fas 1314); Abdüsselâm b. Tayyib el-Kâdirî, ed-Dünü’s-senî fi zikri men bi-Fâs min ehli’n-nesebi’l-Hasenî ; Abdülvâhid b. Muhammed el-Fâsî, İğâşetü’1-leh-fân ve selvetü’l-hümûm ve’1-ahzân bi’1-Kâdiriyyîn ; İsmail b. Muhammed el-Kâdirî, el-Füyûzâtü’r-rabbâniyye (Mısır, ts); Muhammed b. Tayyib el-Kâdirî, Neşrü’l-meşânî fi-ehli’1’karni’î-hâdî caşer ve’s-sânî ; Abdülhay el-Kâdirî. ez-Zâviyetü’1-Kâdiriyye’abre’t-târîh ve’l-‘uşûr ; Muhammed el-Munlâ et-Tünisî, Kitâbus-Sefîneti’1-Kâdiriyye; Muhammed el-Mekkî Azûz, es-Seyfü’r-rabbânî

Bibliyografya

1- İbnü’l-Cevzî, el-Muntazam (nşr. F. Krenkow), Haydarâbâd 1357-59/1938-40.
2- İbnül-Esîr, el-Kâmil (nşr C. ). Tornberg), Lelden 1851-76 -Beynil 1385-86/1965-66.
3- Sühreverdî. ‘Abdulu’l-ma’ârif, Beyrut 1966.
4- Sıbt İbnü’l-Cevzî, Mir’âtü’z-zamân fi târîhil-a’yân, Haydarâbâd 1371/1951.
5- Şattanüfî, Behcetü’l-esrâr ve ma’dinil’l-envâr fi menâkıbi’s-sâdeti’l-ahyâr mine’l-meşâyihi’l-ebrâr, Kahire 1304. 6- İbn Teymiyye, Mecmu’u fetâuâ (nşr. Abdurrahman b. Muhammed), Riyad 1381-86.
7- İbn Teymiyye, Câmi’u’l-resâul, Cidde 1984.
8- İbn Teymiyye, Mecmu’atü’r-resâ’li (nşr. M. Reşîd Rızâ). Beyrut 1403/1983.
9- Muhammed Alîyi Tebrîzî. Reyhânetü’t-edeb, Tahran 1328-33 hş.
10- Zehebî. A’lâmü’n-nübetâ’, XX, 439-451.
11- İbnü’l-Verdî. Tetimmetü’l-muhtaşar fî ahbâri’l-beşer (nşr. Ahmed Rif’at el-Bedrâvî), Kahire 1285-Beyrut 1389/1970, II, 107.
12- Kütübî, Feuâtü’l-Vefeyât (nşr. İhsan Abbas), Beyrut 1973-74.
13- Yâffi. Mır’âtü’l-cinân, Haydarâbâd 1334-39.
14- İbn Kesîr. el-Bidâye, Kahire 1351-58/1932-39- Beyrut 1401/1981.
15- İbn Receb. Kitâbü’z-Zeyt alâ Tabakâtü’l-Hanâbile, Kahire 1372/1952-53-Beyrut, ts. (Dârü’l-Ma’rife). I, 290.
16- İbn Tagrîberdî. en-Nûcümuz-zâhire, Ka­hire 1956-1383/1963.
17- Hansârî, Ravzâtul-cennât, Tebriz 1306 hş.
18- Câmî, Nefahâtü’l-üns (nşr. Mehdîyi Tevhîdî Pûr), Tahran 1337 hş.
19- TâzetT, Kala’idü ‘l-cevâhir fi menâkıbi ‘Abdilkâdir el-Citânî, Kahire 1331.
20- Şa’rânî. et-Tabakatü’l-kübrâ, Kahire 1373/1954.
21- Münâvî. el-Keüâkibü’d-dürriyye (nşr. Mahmûd Hasan Rebî). Kahire 1357/1938.
22- İmam Rabbânî, et-Mektûbât, İstanbul 1963.
23- Dârâ Şikûh. Sefînetü’t-evliyâ1, Leknev 1872.
24- İbnü’1-İmâd. Şezerâtü’z-zeheb, Kahire 1350-51- Beyrut, ts. (Dâru îhyâi’t-türâsi’l-Arabî), IV, 198.
25- Muhammed b. Muhammed el-Endelüsî. el-Hulelü’s-sündüsiyye fi’l-ahbâri’t-Tûnisîyye (nşr. Muhammed el-Habîb el-Heyle). Beyrut 1985.
26- Muhammed b. Tayyib el-Kâdirî, Neşrü’t-meşânî li-ehli’l-kamıl-hâdî’aşer ve’ş-şânî (nşr. Ahmed Tevfîk-Muhammed Hiccîl, Rabat 1397/1977.
27- Dilâî. Metîcetü’t-tahklk, Fas 1309.
28- Yûsuf en-Nebhânî, Câmi’u kerâmâti’l-evliyâ’, Kahire 1329.
29- Hocazâde Ahmed Hilmi, Hadikatü’l-evliyâdan Silsile-i Meşâyih-ı Kâdiriy-ye, İstanbul 1318.
30- Seyyid Muhammed Ebü’l-Hüdâ es-Sayyâdî, el-Keukebü’z-zâhir fi menâkib-ğaus ‘Abdilkâdir, İstanbul 1313.
31- Sâ­dık Vicdanî, Tomar-Kâdiriyye.
32- Ma’sûm Ali Şah, Tarâyıku’l-hakayık, Tahran 1339 hş.
33- Aİni Mehmed Âli. ün Grand Saint de L’İstam, Abdülkadir Guilani, Paris 1938.
34- Brockelmann. GAL, II, 264.
35- Suppl, II, 283.
36- Abdulkâdir Mahmûd, et-Felsefetü’ş-şûfiyye İV-İslâm. Kahire 1966.
37- Abdünnebî Kevkeb. Şâh-i Cîlân, Lahor 1971.
38- Tâhâ Ebû Verde. el-Minehu’l-ilâhiyye fi’l-misere ve’l efkâri’l-Kâdiriyye, Kahire 1973.
39- Ebü’l-Hasan en-Nedvî, et-İmâm ‘Abdülkâdir el-Geylânî, Kahire 1974;
40- A. Schimmel, Tasauvufun Boyuttan (trc. Ender Gürol), İstanbul 1981.
41- Abdülhay el-Kâ­dirî, ez-Zâviyetü’l-Kâdiriyye Sabre’t-târih ve’l-cuşûr, Tetvan 1407/1986, s. 126 vd.
42- Hasan Câf, “eş-Şeyh Abdülkâdir el-Kîlânî”, ed-Dirâsâtü’l-İstâmîyye, sy. XIII/2, İslamabâd 1978.
43- Jacqveline Chabbi. “Abd al-Kâdir al-Djîlânl personnage historiqve”, St.l, XXXVIII (1973).
44- Reşid Rızâ. “Abdülkâdir”, DM, XI, 621-624.
45- D. S. Margoliouth, “Abdülkadir”, İA, I, 80.
46- D. S. Margoliouth, “Kâdiriye”, İA, VI, 50-54.
47- W. Braune,  “Abd al-Kâdir al-Djilâni”, EIZ (İng), I, 69-70.
48- W. Braune,  “Abdünnebî Kevkeb. Abdülkâdir el-Ciylânî”, ÜDMİ, XII, 924-934.
49- B. Lawrence. “Abd-al-Qâder Jilâni”, Elr., I, 132-133.

TDV İslam Ansiklopedisi

Sitede Ara