Ahiret Hayatının Varlığı, Aşamaları, Hakkında Bilgi

AHİRET
 
Dünya hayatından sonra başlayıp ebediyen devam edecek olan ikinci hayat.

Ahiret, evvelin mukabili ve “son” mânasındaki âhirin müennesi olup Kur’an’-da 110 yerde geçer. Bunun yirmi altı­sında müzekker ve el-yevm kelimesine sıfat şeklinde el-yevmü’l-âhir (son gün). dokuzunda dâr İle sıfat veya isim tam­laması halinde ed-dârü’l-âhire, dârü’l-âhire (son ikamet mahalli), birinde en-neş’etü’l-âhire (ikinci yaratılış, son hilkat) tarzında, elli yerde de dünya ile (ikisin­de dünya mânasındaki ûlâ ile) mukabele edilmiş olarak zikredilir. el-Âhİrenin, ya­lın olarak kullanıldığı yerlerde de ed-dâ­rü’l-âhire tamlaması mânasında olduğu kabul edilir. Bu kullanılış şekillerinden de anlaşılacağı üzere âhiret mefhumu İle dünya mefhumu arasında sıkı bir münasebet vardır. Âhiret dünya hayatı­nı takip eden, ona benzer fakat daha değişik ve ölümsüz bir hayattan, ebedi­yet âlemine ait çeşitli merhaleler ve hal­lerden ibarettir.

Ahiret Hayatının Varlığı.
 
Âhiret İnancı, iptidai kavimler dahil, tanrının varlığını kabul eden hemen hemen bütün din ve düşünce sistemlerinde mevcut olmakla beraber, ölümden sonraki bu hayatın mahiyeti ve tasviri hakkında birbirin­den farklı görüşler benimsenmiştir. Es­ki Ahid’de dünya hayatından sonra ru­hun ölmezliğine ve dünyada işlenen gü­nahların tesbit edildiğine işaretler bulunduğu gibi ölümden sonra Allah’ın gö­rüleceği, yapılan amellere karşılık veri­leceği de ifade edilir (bk Eyüb, 14/14-22, 19/25-29; Daniel, 12/21. Bununla beraber Matta İncilinde (22/23-30), Sadükî mezhebine bağlı yahudilerin Hz. Musa’dan naklettikleri bir meseleyi tar­tışma konusu yaparak âhireti inkâr fik­rine meylettiklerinden bahsedilir. Yeni Ahid’de âhiret ve mücâzat inancı açık bir şekilde mevcuttur (bk Matta, muhte­lif bablar; Markos, 12/18-27; Luka, 20/ 27-38) Kur’an’da Hz. Nüh. İbrahim, Yû­suf. Mûsâ, İsa ve diğer peygamberlerin kendi ümmetlerine âhiret akidesini tel­kin ettikleri ifade edildiği gibi (bk. Yûsuf 12/ 101 , Meryem 19/33; Tâhâ 20/55; eş-Şuarâ 26/81-102; Nûh 71 / I 7-18), Allah’a ve âhiret gününe inanan yahudi, Nasârâ ve Sâbiîler’in kurtuluşa erecekleri beyan edilmekte [bk el-Bakara 2/62, el-Mâıde 5 69) ve “kendisinden önceki ilâhî ki­tapları doğrulayıcı” olarak gönderilen Kur’an’ı âhirete inananların kabul ede­ceği haber verilmektedir (bk el-En’âm 6/921 Kur’ân-ı Kerîm’den önceki semavî kitapların gerek otantik gerekse apokrif kabul edilen nüshalarında âhiret inan­cına yer verilmekle beraber, konu hiçbir zaman Kur’an’daki kadar açık ve mü­essir bir şekilde ifade edilmiş değildir. Bundan dolayı. E. Rosenthal tarafından ileri sürüldüğü gibi, İslâm âhiret inancı­na ait malzemenin Yahudilik ve Hıristi­yanlık’tan alınmış olması ihtimal dahi­linde değildir [bk. Juda’tsm and Isiam, s 17-181. Semavî dinlerin temel esasların­dan birini oluşturan âhiret inancının ba­zı noktalan arasında bir benzerliğin ve­ya paralelliğin bulunması tabiidir. Çünkü hepsinin kaynağı İlâhî vahiydir. Şayet Kurandan önceki ilâhî kitaplar tahrife uğramasalardı muhakkak ki söz konusu benzerlikler daha büyük çapta olacaktı.

Kurân-ı Kerîm’de yüzden fazla terim ve deyim kullanılarak âhiret akîdesi iş­lenmekte (bk. Gazzâlî, IV, 516-517; Zc-bîdî. X, 462-465), konuyla ilgili âyetler hem Mekkî hem de Medenî sûrelerde sık sık tekrarlanmaktadır. Bu tekrarın, konunun önemini vurgulamak, sorum­luluk duygusunu pekiştirmek, dünya ile âhiret arasındaki psikolojik mesafeyi kısaltarak müminin ruhunu yüceltmek ve hayatını ebedîleştirmek gibi hedef­lere yönelik olduğunu söylemek müm­kündür. Birçok sûrede kâinatın, özellik­le insanın yaratılışından, evrenin idare edilişinden ve hayatın akışından bahse­den âyetlerle âhiret hayatını tasvir eden âyetler yan yana yer almıştır (bk. Mülk, İnsan, Mürselât, Nebe’, Nâziât, Târik, A’lâ süreleri). Kur’an’ın tasvirine göre dünya hayatı bir “oyun ve eğlence”, bir “süs ve öğünüş’tür-, “mal, evlât ve nüfuz yarışı’dır. Netice itibariyle o geçici bir fay­dalanış ve aldanış vesilesidir. Asıl hayat âhiret hayatıdır, huzur ve sükûn sadece ölümsüz âlemdedir (bk. el-Ankebût 29/ 64; el-Mü’min 40/39; el-Hadîd 57/20). Her ne kadar Ölüm geride kalanlar için acı ve hasret dolu bir olay ise de imanlı gönüller için fânilikten ebedîliğe geçişi sağlayan bir vasıtadır. Nitekim birçok âyette ölüm ve âhiret hayatı “buluş­mak, sevdiğine kavuşmak” anlamındaki lika (likâullah, likâü’l-âhire) kelimesiyle ifade edilmiştir [bk. M F Abdülbâki, Mu’cem, “lika3” md). Aynı noktaya te­mas eden bir başka âyette de Allah’ın dostları olduklarını ileri süren yahudile-re şöyle hitap edilmiştir: “Eğer samimi iseniz ölmeyi temenni edin” (el-Cuma 62/6] Gerçi insan, yaratılış itibariyle yaşama sevincine sahiptir ve ondaki bu duygu hayat mücadelesinin en önemli güç kaynağını teşkil etmektedir. Bu se­beple ölüm tabii olarak ürkütücü bir şeydir. Ancak asıl hayatın ikinci âlemde başlayacağına inananlar, Ölümün ebe­dî yokluk olmadığını kabul ederler. He­nüz hayattayken âdeta bu yeni haya­tın özlemini duyarlar. Kütüb-i Sitte’öe yer alan bir hadise göre Hz. Peygamber, “Kim Allah’a kavuşmayı arzu ederse Al­lah da ona kavuşmayı ister; kim Allah’a kavuşmayı istemezse Allah da ona ka­vuşmayı istemez” buyurmuş, yanında bulunanlar, “Hiçbirimiz ölümü hoş kar­şılamayız” deyince sözlerine şöyle devam etmiştir: “Durum sandığınız gibi değil. Gerçek şu ki. mümin olan bir kimsenin son nefesleri yaklaşınca Allah’ın hoş­nutluğu ve lutuflanyla müjdelenir; artık ona göre Allah’a kavuşmaktan daha se­vimli bir şey bulunamaz” (Buhârî, “Ri-kâk”, 41; Müslim, “Zikr”, 14, 16-18).

Fahreddin er-Râzrye göre âhiret ko­nusunun aklî ve nakli olmak üzere iki yönü vardır. İnsan vücudunun ve için­de yaşadığımız kâinatın fâni olduğunu. Öldükten sonra tekrar dirilmenin de imkân dâhilinde bulunduğunu kabul et­mek konunun aklî yönünü, kıyametin nasıl kopacağı ve âhiret hayatının na­sıl başlayıp devam edeceği hususu ise naklî yönünü oluşturur (bk. Mefâtîhu’l-ğayb, i, 8) İlk dönemlerden itibaren fi­lozoflar da eskatoloji ile meşgul olmuş­lardır. Onların konuyla ilgilenmesi inanç
açısından değil, yaratılış felsefesi, ahlâk anlayışı ve ruhun ölmezliği açısındandır. Âhiret hayatı beş duyunun idrakleriyle sınırlı bulunan pozitif ilimlere konu teş­kil etmez. Bu sebeple onunla ilgili ola­rak İlim adına kesin bir şey söylemek mümkün değildir. Ne var ki ilim adamı da düşünen ve duyan bir insandır. Şah­sî temayülleri ve İlmî yorumları sonun­da âhiret konusunda müsbet veya men­fi bir kanaate varabilir.

Kur’ân-ı Kerîm’in âhireti ispat meto­du, “Nereden geldim, nereye gidiyo­rum?” sorusuna tatminkâr bir cevap bulmaya dayanır. Düşünen her insanın sormaya mecbur olduğu bu sorunun bi­rinci kısmında materyalist izahı benim­semeyen, kendisine ve içinde yaşadığı tabiata hâkim, mutlak kudrete sahip bir yaratıcının varlığına inanan kimse, söz konusu sorunun ikinci kısmında da aynı düşünce tarzını devam ettirerek öbür âlemin ölümsüzlüğünü kolaylıkla benimser. Bundan dolayı Allah’a imanla âhiret gününe iman Kur’an’da sık sık ve birlikte zikredilmek suretiyle bunun ne kadar önemli bir ilke olduğuna dik­kat çekilmiştir. Dünyaya ilk gelişinde pek âciz bir canlı olan insan, hayatının daha sonraki devrelerinde fizyolojik ve psikolojik yönden gelişip tabiatın en mükemmel varlığı haline gelir. Ondaki ruhî ve fikrî gelişme devam ederek kendisinde ebediyet duygusu meydana getirir. İnsanın, iyi düşünmeden, ilk ba­kışta yok oluş (fena) gibi telakki ettiği ölümden korkması veya Öbür âleme inanmayanlarla ona hazırlıklı olmayan­ların ölümden ürkmesi de bu ebediyet duygusuna bağlanabilir. O halde daha mükemmel ve ölümsüz bir âlem olan âhiretin varlığını benimsemek insanın tabii yaratılışında bulunan bir özellik­tir. Ancak dünya hayatının cazibesi, ki­şinin fıtratındaki ölümsüzlük duygusu­nu unutturup tabiatındaki seyri durdu­rabilir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de âhire­ti inkâr etmenin bu gayri tabiiliğine şöy­le işaret edilmektedir: “İyi bilin ki Al­lah’ın laneti, kişileri Allah yolundan dön­düren, onu eğriltmek isteyen ve âhireti inkâr eden zalimlerin tepesinedir” (Hûd 11/18-19).

Genel olarak insandaki fıtrî özellikler­den biri de adalet duygusudur. Dünya­nın hiçbir yerinde ve hiçbir dönemde sürekli olarak adaletin hâkim olduğunu söylemek mümkün değildir. Haksızlığı görüp de derinden rencide olan insan büyük bir hesap gününün gerçekleşeceğine inanmak ister, iyi ile kötünün, zalim ile mazlumun hesaplarının görü­leceği o gün Kur’an’ın ilk sûresinde yevmü’d-dîn (amellere karşılık verileceği gün) diye vasıflandırılmış ve bu sûrenin beş vakit namaz içinde okunması emredil­miştir. Kur’an’da kıyametin daha çok, adalet ve hesap verme mefhumlarıyla birlikte tasvir edilmesi de bu gerçeğin bir başka şekilde ifadesi sayılmalıdır.

Kâinatın akıllara durgunluk veren bir incelik ve ahenk içinde kuruluş ve işleyi­şi öteden beri düşünürlerin ilgisini çek­miş, tabiat ilimlerindeki gelişmelerden sonra ise bilginlerin bu konudaki duy­guları hayranlığa dönüşmüştür. Kur’ân-ı Kerîm’de. insanın da bir parçasını teşkil ettiği kâinatın gayesiz yaratılmadığı Ibk. el-Rnbiyâ 21 ’16. Sad 38/27), yeri, göğü, ayı, güneşi, kısacası bütün imkânlarıyla onun insanın emir ve hizmetine verildi­ği (teshir) ifade edilmiştir (bk. İbrahim 14 33: el-lfac 22/651. Bu mertebeye yü­celtilmiş olan insanın hemcinslerine ve yaratanına karşı elbette ki bazı görevle­ri olacaktır. O. bu ulvî duyguyu vicdanı­nın derinliklerinde hisseder ve bu gö­revleri yerine getirmek için hayatı bo­yunca çaba harcar. Böylesine kâmil bir iman ve iyi amel sahibi olan bir kimse­nin mükâfatını tam olarak alması aklın ve vicdanın bir gereğidir. Üstelik dünya hayatı boyunca insanlar zekâ. kabiliyet, sağlık, servet vb. bakımlardan eşit du­rumda değildir. Fakru zaruret açılarıyla ölenler olduğu gibi zenginlik zevkleri içinde gözlerini hayata kapayanlar da vardır. Şayet fakir kötü, zengin iyi bir insan idiyse adalet yerini bulmuş dene­bilir; fakat durum tersine ise, ömrünü acılar içinde geçiren dürüst ama fakir insanın mükâfat göreceği ikinci bir ha­yat gereklidir. Ahiretin varlığını zaruri kılan başka sebepler de vardır. Hakikat ve kemal anlayışlarını bunlar arasında saymak mümkündür. İnsanların birçok konuda farklı görüşlere sahip oldukları ve herkesin kendi görüşünün doğrulu­ğuna inandığı bir realitedir. Çelişen gö­rüşlerin hepsini doğru kabul etmek de mümkün değildir. O halde hakikatin bü­tün açıklığıyla ortaya çıkacağı ve herkes tarafından anlaşılıp benimseneceği bir gün olmalıdır. Öte yandan insan, diğer varlıkların aksine, kemalini kendi gayre­tiyle (iktisabî) elde eder. Bilgi veya ma­rifet ile elde edilecek olan bu kemal, ölünceye kadar bedenin çeşitli fonksi­yonlarıyla gerçekleşir. Bu fonksiyonlar bitince kemale erme son noktasına ulaşır ve çekilen bunca zahmetin karşılığını görme, yani ruhun manevî hazları tat­ma dönemi başlar. Bu da ancak ölüm­den sonra gerçekleşecek bir husustur. Şu halde ruhu bu lezzetten mahrum bı­rakmak, ne kemal ne de adalet prensi­biyle bağdaşır (bk. Fuzûlî, s. 79-80).

Her şeye rağmen âhiret vakıasının doğrudan idraki -bir inanç konusu ol­duğu, duyuların ötesinde bulunduğu ve her yaşayana göre şu anda mevcut ol­mayıp gelecekte gerçekleşeceği için-mümkün değildir. Konuyla ilgili olarak sıralanan bütün deliller akla ışık tut­maktadır-, kabul veya red kararı akıl ile kalbin iş birliğine bağlıdır. Ufku dar, iç dünyası fakir olanlar sathî bir düşünüş­le, “Çürümüş, zerresi kalmamış kemik­leri kim diriltebilir?” tarzındaki bir şüp­heye kapılabilir. Böyle bir tereddüdün. “Nereden geldim, nereye gidiyorum?” şeklinde ifade edilen başlangıç ve so­nuç (mebde ve meâd) probleminin so­nuç kısmıyla ilgili olduğu şüphesizdir. Kur’ân-ı Kerîm, “Onları ilkin yaratan, tekrar diriltir” (Yâsîn 36/79) demek su­retiyle problemin başlangıç felsefesine dayanır ve ateist bir telakkiden veya mantıksız bir düşünüşten çıkan söz ko­nusu itiraza cevap verir. Başlangıca İna­nan sonucu da kabul etmek zorunda­dır. Yani tabiatın kendi kendine değil, tabiat üstü mutlak kudret sahibi bir halik tarafından yaratılıp idare edildiği­ni kabul edenler, onun ikinci hayatı da yaratıp devam ettireceğine inanmakta güçlük çekmezler. Bundan dolayı mese­le, D. B. Macdonald’ın zannettiği gibi (bk. İA, vı, 777}, “Peygamber devrindeki iptidai Arap telakkisine bağlı basit bir konu” değildir. Burada hareket nokta­sı olarak kabul edilen ana fikir, tarihin muhtelif devirlerinde olduğu gibi bu­gün de varlığını hissettiren İnkarcı gö­rüşün mahkûm edilmesinden ibarettir.

İslâm akaidinin üç ana esasından (Al­lah, peygamber, âhiret) birini teşkil eden âhiret inancı her şeyden önce insanda sorumluluk duygusu meydana getir­mekte ve bu yönüyle hem hukukî hem de ahlâkî müeyyide olmaktadır. Dünya hayatında insanın zorluklarla, haksızlık­larla mücadele ettiği halde bunları orta­dan kaldıramadığı, neticede elem çekti­ği bir gerçektir. Mutlak adaletin tecelli edeceği, iyiliğin mükâfatlandınlması için bütün engellerin ortadan kalkacağı ebe­diyet âleminin varlığına inanmak, insan için büyük bir teselli kaynağı ve yaşama sevincidir. Çenâb-ı Hak, insanların atası olan Âdem’i “kendi eliyle” yarattığını, ona ruhundan üflediğini ve onu melek­lerin secdesine vesile kılıp yeryüzünde kendi halifesi tayin ettiğini beyan et­mektedir (bk. el-Bakara 2/30; Sâd 38/ 71-75); bu mânada Allah’tan gelen insa­nın fena bulmayıp yine ona dönmesi kaçınılmaz bir sonuçtur. Yaratılış hik­metini unutmayan ve insanlık şuurunu yitirmeyen kişinin ruhu bundan başka hiçbir şeyle tatmin bulamaz.

Kur’ân-ı Kerim, diğer ilâhî kitaplarla mukayese edilemeyecek kuvvette âhi­ret akîdesini telkin etmektedir. Bunun­la birlikte İslâmiyet dünyadan el etek çekmeyi hiçbir zaman tasvip etmez. Dünya başlangıç, âhiret sonuç olduğuna göre ikisi arasında denge kurmak ge­reklidir. İnsan âhirete hazırlanırken dünya nimetlerinden nasip almayı da unutmamalıdır (bk. el-Kasas 28/ 77). Önemli olan, dünyanın cazibesine kapı­lıp âhiret saadetini ihmal etmemektir. Çünkü, “dünya âhirete nisbetle geçici ve değersiz bir metâdan ibarettir” (er-Ra’d 13/26). “Âhiret yurduna gelince, asıl hayat, huzur ve sükûn oradadır” (el-Arıkebfit 29/64; el-Mü’min 40/39). Hz. Peygamber’in, “Allahım! Asıl hayat âhi­ret hayatıdır, asıl saadet ebediyet saa­detidir!” (Buhârî, “Cihâd”, 33; “Şalât”, 481 tarzında başlayan duası bu gerçeğin bir ifadesidir.

Ahiretin gerçekliği konusu, insanın psikolojik muhtevasında ve dış dünyada bulunan bunca delile rağmen yine de inkâr edilebilmektedir. Kur’ân-ı Kerîm, inkâr sebeplerinin başında dünya sevgi­sini zikreder. Ölümsüz âlemin nimetle­rine nisbetle son derece değersiz olan dünya nimetlerinin hemen ele geçirile­bilir olması onları cazip hale getirmiştir. Bu cazibeye kapılan gönüller fâni haya­tı ebedî hayata tercih eder. Genellikle servet ve mevki sahibi insanların oluş­turduğu bu tipler dünya hayatının çeki­ci görünümüne aldanır, servetlerine, toplumdaki siyasî ve sosyal mevkilerine güvenerek mağrur olurlar. Hatta bu anlayış giderek onlarda bir inanç haline dönüşür (bk. el-Mu’minûn 23/33-38; en-Nem! 27/1-5; el-Câsiye 45/34-351. Hal­buki onların bu davranışı selim yaratı­lışlarına ters düşmektedir. Âhirete inan­mayanların tatmin edici hiçbir delilinin bulunmadığını, bu konudaki iddialarının bir kuruntudan ibaret olduğunu şu âyet­ler veciz bir şekilde ifade etmektedir: “Onların bu konuda hiçbir bilgisi yoktur. Sadece zan ve kuruntuya dayanırlar. Halbuki zan, gerçek karşısında hiçbir şey sağlamaz. Bizi anmaktan yüz çevi­ren ve dünya hayatından başkasını arzu etmeyen kimselere önem verme! Onla­rın ilim adına varabildikleri son nokta işte bundan ibarettir” (en-Necm 53/28-30).

Birçok âyette Allah’a imanla âhirete iman beraber zikredildiği gibi âhireti inkâr edenlerin Allah’ı da inkâr duru­muna düştükleri ifade edilir (bk. en-Ni-sâ 4/38; er-Ra’d 13/5). Çünkü sorguya çekileceği ve dünyada yaptıklarının kar­şılığını göreceği ikinci bir hayata inan­mayan kimsenin Tanrının varlığını ka­bul edişi, çoğu zaman kozmogoni anla­yışının gerektirdiği felsefî bir kanaat­ten öteye geçemez. Felsefî kanaatler kalbin değil fikrin ürünleridir ve kişinin davranışlarına yön verme gücünden ge­nellikle yoksundur. Emir altına girmek, davranışlarını insan üstü âlemden ge­len prensiplere göre düzenlemek ve ile-riki bir hayat programı çerçevesinde sorumluluk almak istemeyen insanlar, âhiret realitesini inkâr ederler. Hatta buna engel olacak vicdanlarının sesini bile kısmaya çalışırlar.

Kur’ân-ı Kerim âhireti inkâr eden ba­zı tipleri de kibirli ve katı yürekli olarak tasvir eder. Maddî hazlara düşkün ve bayağı arzularını tatmin için kalbini ka­rartan, kibirli, mütecaviz, merhametsiz, yetimi itip kakan, fakire bizzat yardımcı olmadığı gibi başkaları nezdinde de bu konu için gayret göstermeyen kimse, “din gününnü yani âhireti inkâr eder (bk. en-Nahl 16/22; el-Müddessir 74/43-47; el-Mütaffifîn 83/10-14; el-Mâûn 107/1-31.

Kısa bir dünya hayatından sonra ölümle her şeyin son bulduğunu iddia etmek, insan ruhunu sonu belirsiz bu­nalımlara sürükler. Düşünen kafa ve duyan gönüllerin bunu kabullenmesi kolay değildir.

Ahiret Halleri. İnsanın ölümüyle onun âhıret hayatı başlamış olur. Bir hadiste, kabrin âhiret duraklarının ilki olduğu belirtilmiştir (bk. Tirmizî. “Zühd”, 5; İbn Mâce, “Zühd”, 321. Kıyametin kopması­na kadar sürecek olan bu zamana ber­zah* hayatı denilmiştir. Ancak çeşitli merhaleleri ve kendine has halleriyle tasvir edilen âhiretin gerçekleşmesi, bugünkü dünya nizamının bozulmasın­dan sonra olacaktır.

Âhiret hayatını kıyametin kopması, hesabın görülmesi ve hesap sonrası ebedî hayatın başlaması şeklinde üç mer­halede ele alıp incelemek mümkündür.

a- Kıyametin kopması Kur’ân-ı Ke-rîm’de saat* kelimesiyle ifade edilmiş ve bu anı Allah’tan başka hiç kimsenin bilemeyeceği belirtilmiştir. Beklenme­dik bir zamanda ve çok süratli olarak gerçekleşecek olan bu olayın dehşetine gökler de yer de dayanamayacak, o gü­nün şiddetinden çocukların saçları ağa­racak, emzikli kadınlar bebeklerini unu­tacak, hamileler çocuklarını düşürecek ve bütün insanlar şaşkına dönecektir (bk. el-A’râf 7/187; el-Hac 22/1-2; el-Müz-zemmil 73/17). Kur’ân-ı Kerîm’de kıya­metin tasviriyle ilgili âyetlerden anlaşıl­dığına göre, bu olay kâinatta mevcut kozmik düzenin bozulmasıyla başlaya­caktır. Fakat bunun ne zaman olacağı kimseye bildirilmemiş, sadece “belki de yakın olduğu” ifade edilmiş (bk. el-Ah-zâb 33/63); eş-Şûrâ 42/171 ve alâmetle­rinin belirdiği haber verilmiştir (bk. Mu-hammed 47/ 18). Hz. Peygamber de or­ta parmağıyla şahadet parmağını gös­tererek kendi dönemi ile kıyametin kop­masının iki parmağı gibi birbirine yakın olduğunu söylemiştir (bk. BuhârT, “Ri-kâk”, 39; Müslim, “Fiten”, 133-1351. An­cak naslarda geçen bu tür zaman belir­lemelerini, birkaç bin yılın önemsiz bir küsur sayıldığı jeolojik ve kozmolojik za­man kavramı içinde yorumlamak gere­kir. Buna göre kıyametin kopuşu gibi büyük bir kozmik olayın ne zaman ger­çekleşeceğini söylemek, hatta tahmin etmek mümkün değildir. Zaten İslâm literatüründe konuyla ilgili ciddi sayı­labilecek herhangi bir zamanlama da mevcut değildir.

Hadis literatüründe, kıyametten önce ortaya çıkacak olan “kıyamet alâmetle­rimle İlgili oldukça geniş bilgi vardır. Bir kısmının sağlamlık bakımından tenki­de tâbi tutulabileceği bu tür rivayetle­rin muhtevasını iki grupta mütalaa et­mek mümkündür. Bunlardan birincisi dinî emirlerin ihmal edilmesi ve ahlâkın bozulması tarzındaki manevî faktörler­dir. İkincisi ise deccalin ortaya çıkışı. Hz. Tsâ’nın dünyaya dönüşü, kozmik düze­nin bozularak güneşin batıdan doğup doğudan batması gibi mevcut tabiat ka­nunlarını aşan olaylardır. İslâm tarihi­nin erken devirlerinden itibaren, sosyal ve siyasî çalkantılar yüzünden dinî ve ahlâkî hayatın zayıflamaya başladığı tar­zındaki şikâyetlerin ortaya çıktığı bilin­mektedir. Bu tür şikâyetlerin gittikçe artış gösterdiği de bir gerçektir. Ancak bu nevi sosyal olaylardan hareket ede­rek dünyaya ömür biçmek ve kıyametin gelişi için zaman belirlemek isabetli ol­maz. Dünyanın son günlerinde meyda­na geleceği haber verilen olağan üstü hadiseler de ancak kendi dönemleri ve oluşum şartlan içinde değerlendirilebi­lir; bu tür olaylar hakkında önceden za­man belirleyici tahminlerde bulunmak mümkün değildir.

Kıyametin nasıl kopacağı hususu Kur’-an’da ayrıntılı sayılacak bir şekilde an­latılmıştır. Buna göre görevli melek ta­rafından sûr’a üflenecek, Allah’ın dile­dikleri hariç, göklerde ve yerde kim var­sa düşüp ölecek, ikinci üfleyişte ise her­kes diriltilip mahşere (toplanma yerine) gitmeye hazır olacaktır (bk ez-Zümer 39/68). Birçok âyet kıyametin kopuşunu büyük bir kozmik değişim olarak tas­vir eder: Gök yarılacak, güneş dürüle-cek, yıldızlar dökülecek, denizler kay­nayıp kabaracak, dağlar yerinden kal­dırılıp yürütülecek ve ufalanıp atılmış yün haline gelecek; kısacası hem yer hem de gökler şekil değiştirecektir (bk. İbrâhîm 14/48; Tâhâ 20/105-107; et-Tek-vîr 81/1-3; el-lnfıtâr 82/1-3, el-Kâria 101/ 1-51.

b- Âhirette hesabın başlaması, sûra ikinci üfleyişten sonra kabirlerdekilerin tekrar diriltilmesi ve mahşerde toplan­masıyla olacaktır. Kurân-ı Kerimde he­sap meydanına hareketin bir davetçinin (İsrafil) çağrısıyla olacağı, kişilerin çağrı­ya karşı koymadan koşuşan çekirgeler gibi belli bir hedefe doğru ilerleyeceği ifade edilir (bk. el-Kamer 54/6-8; el-Meâ-ric 70/43-44! Bu yolculuğun tasviri hak­kında çeşitli hadisler de rivayet edilmiş­tir (bk. İbn Kesîr, I, 228-232). İslâm inancı­na göre kıyamet gününde insanların he­saba çekilmesi belli kayıtlara bağlı ola­rak yapılacaktır. Bunlara Kur’an’da ki-tâb (yazılı belge) adı verilmekte (bk. el-İsrâ 17/13-14», Türkçe’de ise amel def­teri olarak bilinmektedir. Amel defteri, yazıcı melekler (Kirâmen Kâtibin) tara­fından tutulmakta ve kişinin dünyadaki bütün söz, fiil ve bazan da niyetleri ha­yır ve şer olarak değerlendirilerek bu deftere geçirilmektedir (bk. ei-Kehf 18/ 49; el-İnfitâr 82/10-12). Söz konusu ya­zılı belgenin mahiyeti hakkında (kâğıt üzerinde bir yazı mı. bir mikrokart veya film mi, hücreyi oluşturan gende saklı bir sır mı vb.) herhangi bir şey söylemek mümkün değildir. Allah Teâlâ. hiçbir vasıta ve malzeme kullanmadan her şeyi kuşatan sınırsız bir ilme, muhasebe ve muhakemeye ihtiyaç hissettirmeyecek mutlak bir adalete sahip olduğu halde, onun hesap günündeki icraatını bu tarzda yürütmesi, bütün sırların ortaya çıkarılacağı o gündeki aleniyeti sağlama ve gerçeklerden herkesi haberdar etme hikmetine bağlı olsa gerektir.

Kıyameti tasvir eden ve kula ait so­rumluluk sınırlarını çizen çeşitli âyet ve hadislerden anlaşılacağı üzere, bütün mükellefler (insanlar ve cinler) her şey­den önce imandan sorguya çekilecektir. Bundan sonra kul haklarının, daha son­ra da Allah ile kul arasındaki hakların hesabı görülecektir. Müslüman âlimle­rin çoğunun kanaatine göre, ilâhf vahye samimiyetle inananlar, kul hakkı veya diğer günahları sebebiyle bir süre ceza-landırılsalar da sonunda kurtuluşa ere­ceklerdir. Fakat kendilerine bildirildiği halde ilâhî tebligata inanmayanlar ebe­dî hüsrana uğrayacaklardır.

c- Âhiret gününde kulun tâbi tutula­cağı hesabın sonucu, Kurân-ı Kerîm’de, “terazilerin (tartıların) ağır yahut hafif gelmesi” şeklinde ifade edilmiştir. Nasıl olacağını Allah’tan başka kimsenin bil­mediği bu terazide “tartılar”! ağır ge­lenler kurtuluşa erecek ve mutlu bir hayat süreceklerdir. “Tartılar”ı hafif ge­lenler ise kendilerini hüsranda bulacak­lardır (bk. el-A’râf 7/8-9; el-Mü’minûn 23/102-103; el-Kâria 1Û1/6-8). Kur’an terminolojisinde kurtuluş (felah) cen­net, rızâ ve cemâli, hüsran da cehennem, elem ve mahrumiyeti ifade eder. Rızâ. kurtuluşa erenlerin Allah’tan, Onun da kendilerinden hoşnut olmasıdır ve bü­tün maddî nimetlerin üstündedir (bk. et-Tevbe 9/72; el-Fecr 89/27-30; el-Bey-yine 98/8). Cemâl de Cenâb-ı Hakk’a bakmak ve O’nu görmektir (bk. el-Kıyâ-me 75/22-25; el-Mütaffifîn 83/151. Hüs­rana uğrayanlar bu nimetlerden mah­rum olacakları gibi çeşitli elem ve azap­lara da mâruz kalacaklardır.

Cennet ve cehennem hayatını tasvir eden birçok âyet ve hadisin ve ayrıca âhiret hayatıyla ilgili diğer nasların üs­lûp ve muhtevasına bakıldığı takdirde, bu ikinci hayatın sadece ruhlar âlemin­de başlayıp süreceğini ileri sürmek, bu hayat içinde bedenlerin rol almayacağı­nı söylemek aşın bir te’vil olur. Bu se­bepledir ki Gazzâlî “haşr-i cismânî’yi in­kâr eden filozofların bu kanaatini İslâm dışı telakki etmiştir. Âhiretle ilgili nasların ihtiva ettiği maddî unsur ve tasvir­ler, insanlar tarafından idrak edilebil­mesi için dünyadakilere benzetilirse de bunların temel özellikleri itibariyle ta­mamen ayrı şeyler olduğu şüphesizdir. Ebedî âlemin kanunlarını fâni âlemin kanunlarıyla mukayese etmek ve biri­nin şartlandırdığı mantıkla diğeri hak­kında hüküm vermek elbette ki yanlış­tır fbk. es-Secde 32/17; Buhârî, “Bed’ü’l-halk”, 8; Müslim, “îmân”, 312).

Cennet ile cehennemin ve âhiret haya­tının ebedîliği hemen hemen bütün İs­lâm âlimlerinin benimsediği bir husus­tur. Saadet yurdu olan cennetin ebedîli­ğine itiraz edilmemekle beraber, elem ve azapla dolu cehennem hayatının so­na erebileceğini veya cehennem halkı­nın azaba karşı bağışıklık kazanabilece­ğini İleri sürenler olmuştur. Hz. Ömer. İbn Mes’ûd. Ebû Hüreyre ve Ebü Saîd el-Hudrî tarafından benimsendiği riva­yet edilen bu görüşe taraftar olanlar arasında İbnü’l-Arabî. İbn Teymiyye. İbn Kayyim el-Cevziyye de bulunmaktadır (bk. İbn Kayyim, s. 280-315) (âhiret hayatı­nın çeşitli ayrıntıları için bk. A’RAF, CE­HENNEM, CENNET, HAŞİR, KIYAMET).

İslâm inancının temel konularından birini teşkil eden âhiret mevzuu çeşitli İslâmî eserlerde ele alınarak işlenmiş­tir. Konularına göre düzenlenmiş muh­telif hadis kitapları, kıyamet alâmetleri ve âhiret hallerine çeşitli bölümler ayır­mışlar (fiten vg melâhim, sıfâtü’l-kıyâme. sıfâtü’l-cenne, sıfatü cehennem gibi) ve konu ile ilgili birçok hadisi bu bölümler­de toplamışlardır. Kelâm ilmi, genellikle İslâm inancına veya Ehl-i sünnet akide­sine karşı yapılan itirazlara cevap mahi­yetinde ortaya çıktığından, ilk döneme ait kelâm kitaplarında, tartışmalı konu­lar arasına girmeyen âhiret mevzuuna fazla yer verilmemiştir. Mütekâmil de­virden itibaren yazılan kelâm kitapla­rında ise âhiret konusu daima kendine has yerini almış ve daha çok İslâm filo-zoflanyla Mutezile ve Havâric gibi bid’at fırkaları arasında anlaşmazlık konusu olan meseleler tartışılmıştır. Tasavvuf ve irşada yönelik İslâmî eserlerde de âhiret konularına yer verilmiştir.

İslâm âlimleri âhiret inancıyla ilgili müstakil eserler de meydana getirmiş­lerdir. Bu eserlerin bir kısmı, ölümden veya dünyanın yıkılışından itibaren cen­net ile cehennemin ebedîliğine kadar bütün âhiret hayatını içine almaktadır. Bunlar arasında Ebû Dâvûd es-Sicistânî*ye ait el-Ba’ş (nşr. Muhammed es-Sa-îd b. Besyûni Zağlûl, Beyrut 1407/1987), Gazzâlfye ait ed-Dürretü’1-fâhire, İbn Abdüsselâm’a ait Beyânü ahvâli’n-nâs yevme’î-kiyâme (bk. Keşfü’z-zunûn, 1, 260), Kurtubfye ait et-Tezkire, Süyutr-ye ait el-Budûrü’s-sâlire, İbn Kesîr’e ait en-Nihâye ve Seyyid Kutub’a ait Me-şâtıidü’l-kıyâme iıl-Kw*ân (Beyrut, ts., Dârü’ş-Şurûk) adlı eserleri zikretmek mümkündür. Âhiret hayatıyla ilgili ola­rak kaleme alınan eserlerin bir kısmı da bu hayatın belli konularını kapsar. Meselâ kıyamet alâmetleri konusunda Şemseddin es-SehâvFye ait eI-Kanöca iî mû yahsünü’I-ihâta bihî min eşrö-ti’s-sa’a (nşr. Mecdî es-Seyyid İbrahim, Kahire, ts., Mektebetü’l-Kurân), Berzen-crye ait el-İşâ ca ve Siddık Hasan Han’a ait el-İzâ’a li-mâ kâne ve mâ yeitûnü beyne yedeyi’s-sâ’a (Kahire 1379/1959) adlı eserler; kabir hayatı konusunda İbn Kayyim’in er-Rûh, İbn Receb’in Ehvâ-îü’l-kubûr ve ahvâlü ehlihâ ile’n-nü-şûr (nşr. Muhammed es-Saîd b. Besyû-nî Zağlûl, Beyrut 1405/1985), Süyûtrnin Şerhu’ş-sudûr bi-şerhi hâlil-mevtâ ve’1-kubûr (Kahire, ts., Halebl baskısı] ve Süleyman Toprak’ın Ölümden Son­raki Hayat-Kabir Hayatı (Konya 1986) adlı eserleri zikredilebilir. Cennet ile ce­hennemin tavsifi konusu muhtelif ha­dis kitaplarında ve kelâma dair eserler­de yer aldığı gibi, ilk dönemlerden iti­baren kaleme alınan müstakil eserlerde de işlenmiştir. Bunlar arasında şu ki­tapları saymak mümkündür: Abdülme-lik b, Habîb el-Kurtubî, Kitâbü Vaşfi’l-firdevs (Beyrut 1407/ 1987); İbn Kayyim, Hâdi’l-ervâh; İbn Receb, et-Tahvîf mi-ne’n-nâr ve’t-ta’rîf bi-hâli dâri’1-be-vâr (Beyrut 1405/1985); Siddık Hasan Han, Yakazatü üli’I-i’tibâr mimmâ ve­rede fî zikri’n-nâr ve aşhâbi’n-nâr (Ka­hire 1398/1971). İslâm âlimleri, âhiret hayatında müminlerin erişeceği en bü­yük lütuf olan rü’yeUıllah* konusunda da müstakil eserler kaleme almışlardır. Bunlar arasında Âcurrfnin et-Taşdîk bi’n-nazar ilallahi Te’âlâ ti’l-âhire (nşr. Semlr b. Emîn ez-Züheyrî. Beyrut 1408/1988); Ebü’n-Nehhâs Abdurrah-man b. Ömer’in Kitâb fî rü3yetillâhi teböreke ve te’âlâ (nşr. Mahfüzurrah-man b. Zeynullah es-Selefî, Meceiletü’l-Câ-mi’ati’t-İstâmiyye, Medine 1401, XIII, sy. 50-51, s. 253-264) ve Süyûtrnin İsbâlü’l-kisâ3 *ale’n-nisâ* (Beyrut 1405/1984) adlı eserlerini zikretmek mümkündür.

Bibliyografya

1- Buhârî, “Bed’ul-halk”, 8, “Şalât”, 48, “Ci-hâd”, 33, “Rikâk”, 39, 41;
2- Müslim. “îmân”, 312, “Zikr”, 14, 16-18, “Fiten”, 133-135;
3- İbr\ Mâce, “Zühd”, 32; Tirmizî, “Zühd”, 5;
4- Mâtü-rîdî. Kitâbü’t-Tevhîd (nşr. Fethuilah Huleyf), Beyrut 1970 — İstanbul 1982, s. 323-365;
5- Kâ-dî Abdülcebbâr. el-Muğni, XVI (nşr. Emin el-Hûlîl, Kahire 1380/1960, s. 431-433;
6- a.mlf., Şerhıı’l-üşûli’l-hamse I nşr. Abdul kerim Os­man). Kahire 1384/1965, s. 734-738;
7- Bağdadî. Uşûtü’d-dîn, İstanbul 1346/1928 — Beyrut 1401/1961, s. 228-239, 242-246;
8- Cüveynî. el-^Akîdetü’n-Nizâmiyye Inşr M. Zâhid Kevserl). Kahire 1367/1948, s. 58-64;
9- Gazzâlî, İhya’, Kahire 1332 — Beyrut 1402-1403/1982-83, IV, 516-517;
10- Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhul-ğayb, Kahire 1934-62 — Beyrut, ts. (Dâru İhyâi’t-turâsi’l-Arabî), I, 8;
11- Ebü’l-Muîn en-Nese-fî, Tebsıratü’l-edille, Süleymaniye Ktp., Fâtih, nr. 2907, vr. 213a-2l9B;
12- İbn Kayyim el-Cevziy-ye. Hâdi’l-eruâh, Kahire, ts. (Mektebetü Nelv datı Mısr). s. 280-315;
13- Lisânü’l’Arab, “âhiret:” md.;
14- İbn Kesîr, en-Nihâye (nşr Tâhâ Muham-med ez-Zeynî), Kahire 1389/1969, I, 228-232;
15- Teftâzânî, Şerhu’i-‘Akâ’id, İstanbul 1315 — İstanbul 1966, s. 132-151;
16- Fuzûlî. Matta’ul-icükâd ınşr Muhammed b. Tâvit et-Tancî), Ankara 1381/1962, s. 77-87;
17- Tehânevî, Keş­şaf “âhiret” md.;
18- Zebîdî, İthâfü’s-sâde, Kahire 1311 — Beyrut, ts. (Dâru Jhyâı’t-türâsi’l-Arabîl, II, 213-221;X, 462-465;
19- Keşfü’z-zunûn, I, 260, 1163;
20- feâhul-meknûn, I, 59, 107, 171, 275; II, 168. 410;
21- E. 1. J. Rosenthal, Judaism and İs­lam. Landon 1961, s. 17-18;
22- M. F. Abdülbâkl, Mu’zem, “lika'”, “âhiret” md.leri;
23- Hasan el-Mııstafavî. et-Tahkîk fî kelimâti’l-Kur’âni’t-Ke-,inı, “âhiret” md.;
24- Akkâd, el-Kut* ân ue’l-insân (Mevsû’a içinde). Beyrut 1390-91/1970-71, IV, 189-190;
25- Ferid Vecdî. DMİ, I, 89-103;
26- Meh­met Aydın, Din Felsefesi, İzmir 1987, s. 184-209;
27- Ö. R. Doğrul-İ. H. İzmirli, “Âhiret”, İTA, I, 158-170;
28- D. B. Macdonald, “Kıyamet”, İA, VI, 776-780;
29- A. S. Tritton, “Âkhira”, E\? (Fr.l. I, 335.

 TDV İslam Ansiklopedisi

Sitede Ara