Ralph Cudworth Kimdir, Hayatı, Eserleri, Hakkında Bilgi

CUDWORTH, Ralph (1617-1688)

İngiliz, filozof. Cambridge Platoncu-luğu akımının en önde gelen temsilcisi. Tanrıtanımazlığı yıkmaya çalışmıştır.

Somerset’deki Aller köyünde doğdu, Cambridge’de öldü. Babası Cambridge Üniversitesi’nde hocalık yapmış ve Kral I.James’in yanında çalışmış bir din adamıydı. Beş yaşındayken babasını yitiren Cudworth’a ilk eğitimini üvey babası verdi. 1632’de Cambridge’de okumaya başladı. Yedi yıl sonra burada eğitim görevi üstlendi. 1645’te bu üniversitedeki Clare College’m başına getirildi. Aynı yıl profesör oldu. 1654’te bu kez Christ’s Coliege’a başkan olarak atandı. Geçinmesi güç bir kişi olan Cudworth, bu nedenle edindiği düşmanlarının sık sık hücumuna uğramıştır. Kimilerinin kendisini üniversiteden attırmaya çalışmalarına karşın, görevini ölümüne dek sürdürmüştür.

Özdekçiliğin eleştirisi
Deneycilik, Ingiliz felsefe geleneğinin belirgin bir özelliğidir. Ancak, özgün düşüncelerin üretildiği bu doğrultu yanı sıra, İngiliz düşüncesinde deneycilik ve özdekçiliğe bir tepki olarak çıkan usçu akımlara da rastlanır. Bunlar daha çok, üniversitelerde kök salmış Orta Çağ Skolastiği’nin yeni düşüncelere usçuluk yoluyla saldırısıdır. Cudworth’ün, Henry More ve John Norris ile birlikte içinde bulunduğu Cambridge Platonculuk akımı işte böyle bir tepkinin ürünüdür. Cudıvorth, Descartes’ın usçuluğunu benimser, ancak onun mekanik doğa kuramım, tanrıtanımazlığa yol açacağı düşüncesiyle, yadsır. Descartes’m “açık ve seçiklik” ilkesini evrensel doğrulara götüren tek yol olarak görür. Ona göre, evrensel doğrular doğuştan bilinir, ancak bunlar insanların varlığından bağımsızdır. Tüm insanlarda özdeş olan bu kavram ya da ulamlar (kategoriler), tümel us olan Tanrı’nm zihninde evrensellik kazanır, yine bundan ötürü nesnelerin özünü oluştururlar. Descartes’çı usçuluğu Platonculuk doğrultusunda geliştiren Cudtvorth’a göre ahlakın temelindeki “iyi” kavramı böyle bir evrensel öz niteliği taşır. Kimi eylemlerin “iyi” oluşu, evrensel ve değişmez bir niteliktir. İyiliği Tanrı oluşturmaz. O, zaten “kendiliğinden iyi” olanı yapar. Yoksa bir eylem, onu Tanrı meydana getirdiği için iyi olamaz. Dolayısıyla temel ahlak ilkeleri, bu Platoncu evrensellikleriyle, insanı olduğu ölçüde, Tanrı’yı da bağlayıcıdır.

Cudworth’e göre tanrıtanımazlığa yol açan felsefi tutum özdekçiliktir. Tanrıtanımazlığı yıkmak amacıyla yazdığı The True Intellectual System (“Doğru Düşünce Dizgesi”) adlı yapıtında Thomas Hobbes’u hedef alır. O yıllarda yeni duyulmaya başlamış olan Spinoza’mn görüşleri de, Cudworth’e göre, tanrıtanı-
mazlığa götürmekteydi. Bu nedenle o, Hobbes’un özdekçiliği yanı sıra,Strato’ya bağladığı canlı, özdekçiliğe (hylozoism) de karşı çıkmıştır. Bunu yaparken Spinoza’nın henüz yayımlanmamış olan yapıtındaki tümtanrıcılığı (pantheism) canlı özdekçiliğin bir türü olarak yorumlamaktaydı.

Cudworth’e göre, eğer zihin, Hobbes’un düşündüğü gibi özdeğin bir niteliği olsaydı bundan çelişik sonuçlar doğardı. Çünkü, özdekçiliğe göre nesneler, boşluk içinde yer kaplayan, ya devinim durumunda ya da durağan olan, atomların bir araya gelmesinden oluşur. Bu atomlar edilgindir. Kendiliklerinden durağanlıktan devingenliğe, veya devinimden durağanlığa geçemezler. Oysa, doğasından ötürü, tin ya da zihin bir etkinlik odağıdır. Tanımsal olarak edilgin olanın, etkin olanı, bir nitelik biçiminde taşımasının çelişkiye götürdüğü açıktır. Bu açıdan, canlı özdekçiliğe de yer yoktur, çünkü edilgin olanın canlı olduğunu söylemek de aynı çelişkiyi doğuracaktır. Cudworth’ün bu uslamlamalarından Descartes’m “düşünce-uzam” ikiciliğini “etkinlik-edilginlik” olarak yeniden yorumladığı görülmektedir. Böylece, ona göre, tanrıtanımazlığı yenmenin en doğru yolu atomculuğa bir göz atmaktır. Atomculuğun çelişkisi özdekçi ve canlı özdekçiliğin çelişkisidir. CudvvorthV göre gerçekte atomculuk önce Musa Peygamber tarafından öne sürülmüştür, ancak, onun atomculuğu tutarlı olarak Tanrı’cıdır.

Algı
Zihnin özdeğe indirgenemeyeceği, algı sürecinden de anlaşılabilir. Fizyolojik açıdan algı, bir “basınçlar süreci” olarak görülebilir. Oysa algı sonucunda elde edilen deney içeriği bir basınç değildir. Bunu kavramak, zihnin özdeksel olmadığını anlamaya yeterlidir. Öte yandan, Cudworth algı konusu ile bilgi felsefesi bağlamında da ilgilenmiştir. Ona göre duyum bize yalnız başma bilgi veremez. Bilgi, zihnin ancak kendi içerikleri üzerine dönmesiyle olanaklıdır. Ayrıca, düzen, oran, araç, amaç, neden, sonuç gibi kavramların duyumlarla elde edilmesi olanaksızdır. Duyum, doğası gereği eksik ve bölük pörçüktür. Duyumların görevi kavramların ortaya çıkmasına yardım etmektir. Bilgi ancak kavramların bilgisi olabilir. Kalıcı ve tutarlı olan kavramlardır. Geçici ve sürekli değişen duyumun bilgisi olamaz. Duyumun bu değişkenliği ve bölük pörçüklüğü içinde, ondan tutarlı bir algı oluşturmak için yine kavramlar gereklidir. Kavramlar bu anlamda, duyumu düzene sokar, ona belirli bir tutarlılık verir. Platon’daki bilgi-kam (epistemedoza) karşıtlığından esinlenmiş görünen bu duyum-kavram ikilemi bilginin değişmez ve evrensel oluşuna bağlanmaktadır. Kavramlar doğuştandır, ancak, duyumlar yoluyla belirginleşirler. Böylece ortaya çıktıktan sonra da bilginin içeriğini, nesnesini oluştururlar.

Zihin
Cudsvorth’ün zihin felsefesi alanında ileri sürdükleri arasında, istenci, tinle özdeşleştirdiği insana bağlayışı sayılabilir. Ona göre istenci taşıyan insan olduğuna göre, özgürlüğünden söz edilebilecek olan da istenç değil, insanın kendisidir. Eylemlerin nedenleri arasında usun sayılamayacağım, insanları davranışa sürükleyenlerin, güdüler ve eğilimler olduğunu savunmuştur. Bellek, imgelem gibi zihin yetileri, zihin içinde birer varlık değil, zihnin eylemlerinden-dir. İnsan ruhunun karşısında bulunduğu seçim bencil ve hayvansı bir yaşamla tinsel bir yaşam arasmdakidir. Özgürlük de, tinsel yaşamın hayvansı olana ne ölçüde yeğlendiğine bağlıdır.

Cudworth, ortaya attığı “biçimlenebilir tinsel güçler” kavramıyla, Darwin’cilik dönemine kadar, biyolojinin felsefi boyutu üzerinde etkili olmuştur. Bu güçler, ona göre, amaç ve etkinlik taşıdıkları halde bilinci olmayan tinsel varlıklardır. Tin üzerinde etkili olabildikleri, sanrı ve düşlere neden oluşlarından bellidir. Canlı varlıkların ruhları olmadan davranış yetisi taşımaları, Descartes’ın dediği gibi birer “oto-maton” ya da robot olmalarıyla değil, biçimlenebilir tinsel güçlerle açıklanmalıdır. Birçok biyologun benimsediği bu kavramı Pierre Bayie eleştirmiş ve kabul edilmesinin tanrıtanımazlıkla sonuçlanacağım göstermeye çalışmıştır. Locke ve Shaftesbury, Cudworth’ ün ahlak öğretisinden belirli bir ölçüde etkilenmişlerdir. Berkeley ise ontolojisinin kimi önemli kanıtlarını daha önce Cudworth’ün kullandığı etkin – edilgin varlıklar ayrımına dayandırır. Bir tepki akımı olarak usçu İngiliz felsefesi 18. yy’da Samuel Clarke tarafından sürdürülmüştür.

• YAPITLAR (başlıca): The True Intellectual System, 1671, (“Doğru Düşünce Dizgesi”); A Treatise Concerning Eternal and Immutable Morality, (ö.s.), 1731, (“Evrensel ve Değişmez Ahlak Üzerine Bir inceleme”); A Treatise on Free Will, (ö.s.), 1838, (“Özgür İstenç Üzerine Bir İnceleme”).

• KAYNAKLAR: L. Gysi, Platonism and Cartesianism in the Philosophy of Cudıvorth, 1962; J.Passmore, Ralph Cudworth, 1951.

Türk ve Dünya Ünlüleri Ansiklopedisi

Sitede Ara