Mekan (Khora) Felsefede, Filozoflara Göre, Hakkında Bilgi

Mekân. Nesnenin kapladığı yer, uzay.

Sözlükte “olmak” anlamındaki kevn (kiyân, keynûne) masdanndan türetilmiş ism-i mekândır ve “oluşun meydana gel­diği yer” demektir. Çoğulu emkine, bu­nun da çoğulu emâkindir. Kelimenin kö­künün “saygın bir yere sahip olmak” mânasındaki mekâne masdarıyla da irtibatı vardır. Nitekim klasik fikrî eserlerde “yer kaplamak” anlamında kullanılan ve bu masdardan türetilen temekkün aynı kök­ten gelmeyen mekân terimiyle kavramsal bir ilişki içindedir. Kur’ân-ı Kerîm’in bir­çok yerinde geçen mekân kelimesi [mese­lâ bk. Yûnus 10/22; Meryem 19/22; Hac 22/26; Sebe’ 34/51] gündelik dildeki manasıyla nesnelerin veya kişilerin bulun­duğu yeri ifade etmektedir.

Kelimenin kavramlaşma süreci eski Yu­nan felsefesine kadar gider. Eski felsefe metinlerinde “yer” (İng. place, space) karşılığı olarak khora, topos ve pou te­rimleri kullanılmıştır. Cürcânî, geleneksel İslâm dü­şüncesinde görülen mekân ve hayyiz te­rimlerini aynı şekilde tanımlayarak ikisini eş anlamlı saymaktadır. Müellifin tesbitine göre İslâm kelâmcıları mekânla hayyizi -cisim gibi uzam yahut boyutlara sa­hip olan veya atom gibi uzamı bulunma­yan- “nesnelerin kapladığı, varlığı zihinde olan bir boşluk” olarak, İslâm filozofları ise “kuşatan cismin kuşatılan cismin dış yüzeyiyle örtüşen iç yüzeyi” şeklinde ta­nımlamıştır. Bu tanım farklılığının ar­dında kelâm ve felsefe geleneklerinin uzun çözümleme ve tartışmaları yer al­maktadır. Latince locus terimi de hem mekân hem hayyiz karşılığı kullanılmış­tır.

Eflâtun’a kadar gelişen eski Yunan fel­sefesinde mekânın mahiyeti hakkındaki tartışmalar daha ziyade doluluk boşluk kavramları etrafında olmuştur. Elea oku­lu filozofları boşluğu hiçlikle özdeşleştirerek reddederken atomcular onu evrenin ilkesi saymışlardır. Eflâtun için mekân (khora) öncelikle oluş ve bozuluşun üze­rinde gerçekleştiği yerdir. Fakat filozof mutlak anlamdaki mekânı geometrik yü­zeylerle sınırlı olan maddenin yer kapladı­ğı, ezelî ve evrensel kap (hipodokhe) gibi tasavvur etmiştir. Aristo, hocasının oluş ve mekân arasında kurduğu ilişkiyi ilk madde ile mekânı bir­biriyle aynı saydığı şeklinde yorumlamış ve eleştirmiştir. Filo­zofa göre cisimler yer değiştirdiğine gö­re yerin (topos), içerdiği cisimden farklı olması gerekmekte olup mekân “kapla­yan cismin hareketsiz ilk sınırı” şeklinde tanımlanmalıdır. Bu tanım aynı zamanda boşluğun imkânsız­lığını da ifade etmektedir. Nitekim Aristo boşluğu (kenon) “içinde hiçbir şeyin bulun­madığı yer” olarak tarif etmiş ve realiteden yoksun olduğu için reddetmiştir. Filozof, oluş ve bozuluş dün­yasında hareketin yöneldiği tabii mekân kavramına da başvurmuştur. Buna göre her unsura has tabii hareket yine ona has tabii bir mekâna doğrudur. Bu mekâna ulaşıldığında unsurun hareketi sona erer. Aristo’ya göre kav­ram mantığı açısından yer yahut mekân (pou) aynı zamanda bir konuya yüklem olan tümel kategorilerden biri olup “nerede” sorusuna cevap teşkil eder. 

İslâm düşüncesinde mekân kavramı ke­lâm ve felsefe geleneği arasındaki kozmolojik tartışmalarda önemli yer tutar. Atomcu bir kozmolojiyi benimseyen ke-lâmcılar, Bağdat Mu’tezile okulu gibi bazı eğilimler dışında boşluk kavramını benim­semişlerdir. Mekân konusunda Demokritosçu-Eflâtuncu Ebû Bekir er-Râzî ve Aristocu (Fârâbî, İbn Sînâ) fikirlerle mü­cadele etme gereği duyarak giriştikleri tartışmalar, kelâmcıların boşluk kavramıyla ilgili düşüncelerini giderek daha ay­rıntılı ve belirgin hale getirmiştir. Bu be­lirginliğin bir yansıması olarak geç dönem Sünnî kelâmcılan arasında yaygın biçim­de benimsenen mekân tanımı Cürcânî ta­rafından kesin ifadelerle ortaya konmuş­tu.

Bazı istisnalar dışında İslâm filozofla­rının çoğunluğu mekân konusunda Aris­tocu çizgiyi takip etmiştir. Bu istisnaların erken dönemdeki örneklerinden olan Ebû Bekir er-Râzî atomcu-Eflâtuncu bir me­kân anlayışına sahiptir. Filozofa göre ontolojik bir ilke olarak mekân içinde yer kaplayan cisimlerin varlığından bağımsız olduğu için mutlaktır; ezelî olduğu için sonsuzdur; atomlar arası mekanik ilişki­lere yer sağladığı için de boş bir uzaydır (halâ). Buna karşılık cisimlerin kapladığı ve ancak cismin varlığıyla birlikte düşü-nülebilen yere “izafî mekân” denmelidir.

İlk İslâm filozofu Kindî’nin “kuşatanla kuşatılan cismin son sınırlarının karşılaş­ması” şeklindeki mekân tanımı izlenecek Aristocu çizgiyi önceden belirlemiş gibi­dir. Filozofa göre cismin mekânını terke-debilmesi veya aynı yerin bir başkası ta­rafından işgal edilebilmesi, mekânın yer kaplayan cisimle özdeş olmayan bir ger­çekliğe sahip olduğunu göstermektedir.

Aristocu bir mekân anlayışına sahip gö­rünmekle beraber İhvân-ı Safâ’nın çözüm­lemeleri yeterince açık değildir. Fârâbi’ye gelindiğin­de mekân tanımı biraz daha belirginleş­mektedir. Filozofa göre kuşatan cismin iç yüzeyi ile kuşatılan cismin dış yüzeyine mekân denir. Buna göre evrenin ötesin­de onu dıştan kuşatan bir şey bulunma­dığına göre evrenin mekânı yoktur. Aris­to’daki tabii mekân kavramına da atıfta bulunan Fârâbî evrenin Ötesinde doluluk veya boşluğun olmadığını vurgular. Ancak mekânın mahiyetini tamamlayan asıl kavram filo­zofa göre “kuşatıcı sınır”dır. Kavrama ka­tegori mantığı açısından bakıldığında “o nerede” sorusunun meselâ “evde” şeklindeki cevabı her zaman mekânın Fizika’-da yer alan “kuşatıcı yüzey” şeklindeki tanımına uygun düş­meyebilir. Nitekim evde bulunan kimse ev tarafından kuşatılıyor değildir. Zira ta­biat felsefesi açısından anlamlı olan kuşatan-kuşatılan arasındaki izafet ilişkisi mantık kategorisi olarak yer ve yer işgal eden arasındaki İlişkiyle her durumda ay­nı değildir.

İbn Sînâ, mekânın ontolojik gerçekliğini ortaya koymak üzere yer değiştirme ve bir cismin yerini başkasının alması olgu­suna dikkat çeker. Buna göre yer değiş­tirme olgusu değiştirilen bir yerin var ol­duğunu, bir cismin yerini başkasının al­ması olgusu ise geride bırakılan bir yerin bulunduğunu göstermektedir. Mekân adını alan bu yerler cismin cevherinden, onun kendine ait nitelik ve niceliklerden bağımsız olarak orada bulunmaktadır. Mekânı “başkasının değil kuşatıcı cismin sınırı olan yüzey” şeklinde tanımlayan İbn Sînâ bu tanımın dışarıda bıraktığı alternatif görüşleri de eleştir­miştir. Buna göre mekân madde ve suret olamaz; çünkü cisim mekânından ayrılır­ken madde ve suret kendisinden ayrıl­maz. Mekânı cismin üç boyutuyla veya boşluğun boyutlarıyla tarif eden görüşler de yanlıştır; zira boyutun kuşatıcı olma niteliği yoktur. Ancak eni boyu olan, fa­kat derinlik boyutu bulunmayan bir yüzey bir cismi mekânı olarak kuşatır. Boşluğa gelince, filozofa göre boşluğu bir hiçlik­ten ya da mutlak boyutlardan ibaret gö­ren görüşlerin hepsi yanlış bir cismanî varlık görüşünden hareket etmektedir. Çünkü birçok aklî gerekçeden ötürü cis­min bulunmadığı bir mekân düşünüle­mez. Mekânın izafeti cismin madde ve suret denilen oluşturucu ilkelerine de­ğil bu iki ilkeden oluşan cismedir. Cismin yer kaplaması ile mekân fikri arasındaki mantıksal ilişki sebebiyle yer kaplama­yan cisim düşünülemeyeceği gibi cisimsiz bir yer de düşünülemez. Dolayısıyla evrende boşluk imkânsızdır. Yer kaplama niteliğinin yanı sıra cisimlerin sonlu ol­ması ve boyutlarının bir diğer cisminkiyle geçişmemesi de (tedahül) söz konusu­dur. Çünkü sonsuz boyutlara sahip bir cis­min ne yer değiştirmesi ne de kendi sa­bit eksenindeki dönüş hareketini tamam­laması mümkündür. Bir cismin boyutla­rının diğeriyle geçişmemesi fikri de yine böyle bir geçişimi mümkün gören boşluk fikrinin reddiyle ilgilidir. Bunların mantık­sal sonucu olarak tek bir yerde iki cisim bulunamayacağı gibi tek bir cisim de iki yerde bulunamaz.

İbn Rüşd de problemi ele almaya me­kânın ontolojik gerçekliğini vurgulayarak başlar. Eğer mekândan cismin zatî yük­lemi olarak söz edebiliyorsak -ki öyledir-cisim mekansız düşünülemez. Yer kapla­yan cisimden daha büyük veya daha kü­çük olmamasına karşılık mekân cisimden farklı, onu kuşatan bir gerçekliktir. Me­kân ile kastedilen bir cismin başka cisim­lerle ortaklaşa paylaştığı yer değil onun gerçek yeridir. Bu şekildeki kuşatan-ku­şatılan ilişkisi cismanî âlemin sınırına ka­dar söz konusu olduğuna göre mekânın, yüzeylerin kendisiyle ayrıldığı bir boyut ya da boş bir uzay olduğu ileri sürülemez. Hareket kavramı açısından bakıldığında mekânı, “içinde hareketin gerçekleştiği ve son bulduğu kuşatıcı sınır” olarak da tanımlamak mümkündür.

Modern felsefenin öncü isimleri de me­kân problemiyle ilgilenmiştir. Descartes’a göre maddenin mahiyeti uzam ya da yer kaplamaktır. Dolayısıyla mekân ve cisim aynı şey olup boşluktan söz edilemez. Monadolojisiyle ünlü Leibnitz, mekânın hiç­bir şekilde cevher sayılamayacağını ileri sürerek mekânı yalnızca “bölünemeyen cevherlerin (monad) içinde yer aldığı bir ilişkiler sistemi” olarak tanımlamıştır. Kant ise mekânın nesnel gerçekliği olma­yan, yalnızca bilen öznede deney öncesi var olan bir sezgi yahut fenomenleri gör­me biçimi olduğunu ileri sürmüştür. Her ne kadar pozitivist açıdan metafizik ve hatta teolojik nitelikte olduğu vurgulansa da ünlü izafiyet teorisinin ortaya konulu­suna kadar modern bilime egemen olan Newtoncu mutlak mekân kavramı yerini dört boyutlu uzay-zaman (space-time) kavramına bırakmıştır.

TDV İslâm Ansiklopedisi

Daha yeni Daha eski